Brooklyn: Gitmek Mi Zor, Kalmak Mı?

Barış Toker, Brooklyn filmi hakkındaki izlenimlerini yazdı....
Brooklyn

Ödül sezonunun ses getiren filmlerin Brooklyn nihayet bu hafta ülkemizde de vizyon şansı buluyor.

İrlanda’da, 2. Dünya Savaşı’nın birkaç yıl sonrasında, imkânların kısıtlı olduğu bir ortamda doğup büyüyen bir genç kız olan Eilis Lacey, New York’ta yaşayan bir rahip aracılığıyla daha iyi bir yaşam için “yeni dünya” ABD’ye göç etmeye karar verir. Artık başka diyarları görmeyi arzulayan, sevmediği işinden ve kısıtlı yaşam standartlarında kaçmak isteyen Eilis, arkasında bırakacağı annesi ve ablasını düşünmeden edememektedir. ABD’ye taşındıktan sonra yaşadığı sıla hasreti sürpriz bir aşkla ufak çaplı Amerikan rüyasına dönüşecek olsa da, ana vatan İrlanda’dan gelen haberler onu zor seçimlerin içine sürükler.

BROOKLYN

1492’de, Kristof Kolomb’un bilinçli keşfinden sonra, Amerika kıtası monarşilerin ve savaşların yorgun düşmüş Avrupa insanları tarafından her daim bir cazibe nesnesi, yeni umutların toprağa bürünmüş hali oldu. Yüzyıllar içerisinde, göçlerle birlikte Amerika kıtası Avrupa’dan gelen beyaz adamın getirdiği, çoğunlukla savaşlardan ibaret medeniyet ile bambaşka bir haritalaşmaya doğru evrildi. Bununla da birlikte, 20. yüzyıl başlarında bu cazibe nesnesi kara parçasının rüya ülkesi ABD oldu. Doğduğu topraklarda aradığını bulamayan bütün dünya vatandaşlarına kapısını açan ABD, artık yeni bir başlangıç yapmak isteyen umutlu insanların yeni adresi haline geldi. Brooklyn’in baş karakteri Eilis de bu umut pastasından kendi payına düşeni almak için ABD’ye yelken açmaya karar veren milyonlarca insandan biri.

Brooklyn için bildiğimiz anlamda bir yol filmi demek doğru olmaz. Her ne kadar Eilis’in yaşam yolculuğunu izliyor olsak da, gerçek anlamda yaptığı yolculukla ilgilenmiyor film. Yol filmlerinde karakterin ulaşacağı hedefin aracı, yolda yaşadıklarının ise ana mesele olduğunu görürüz hep. Ancak Brooklyn’de Eilis’in okyanus ötesi yolculuğu kısa bir şekilde anlatılıyor. Hatta yolculuktan aklımızda kalanlar sadece birkaç komik sahne ve Georgina karakteri oluyor. Zorlu ABD macerasında kendisine birçok iyi kalpli insan rehberlik eden Eilis’in karşısına çıkan ilk “melek” de zaten bu Georgina karakteri oluyor. Duygusal ve tam anlamıyla saf olmasa bile saflık derecesinde iyi birisi olan Eilis, yaşadığı tüm zorlukları hikaye boyunca karşısına çıkan iyi insanlar sayesinde atlatıyor. Başta kendisini ABD’ye gelmeye ikna eden rahip olmak üzere irili ufaklı birçok karakter adeta Eilis’e iyilik yapmak için yarışıyorlar. Bu ilk bakışta film için negatif bir durum gibi gözükse de aslında filmin bütününe bakınca öyle olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü Brooklyn baştan sonra romantik bir masal. Benzer bir ABD’ye göç hikayesini konu eden yakın zamanlı James Gray filmi The Immigrant’in karamsarlığını burada görmüyoruz. Yine yakın zamanlı ve yine İrlanda’dan ABD’ye yapılan bir göçün hikayesini anlatan Jim Sheridan imzalı In America bile iyimser bir film olmasına rağmen Brooklyn’in yanında yer yer karamsarlığa kaçan bir film olabiliyor. Yani filme tamamen bu gözle bakmak lazım. Zaten Eilis’in en dramatik anlarında bile kaybolmayan masumane bakışları ve tabir-i caizse temiz yüz ifadesi filmin bu havasına paralellik sağlıyor.

Brooklyn

Bu masalsı hikâyeyi ve iyimser romantizmi seyirciye inandırıcı bir şekilde aktarmak tabii ki kolay bir iş değil. Bu noktada en büyük pay Saoirse Ronan’ın dersek abartmış olmayız. Yıllardır çocuk rollerinden aşina olduğumuz Ronan’ı ilk kez bir yetişkin rolünde izliyoruz. Hatta çocukluktan, kendi ayakları üzerinde ve kendi kararlarını veren bir kadına dönüşümünü izliyoruz bu karakterde. Her ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu çoktan kanıtlamış olsa da sürekli sığ karakterlerde köreltildiğine inandığım Ronan’ın Eilis karakterini oldukça duru ve zarif bir şekilde ele alışı alkışı hakediyor. Filme oyunculuk yönünden güç katan bir diğer etken ise Emory Cohen. Eilis’in hikayesindeki dönüm noktalarından biri Tony isimli İtalyan bir gençle olan gönül ilişkisi, doğal olarak. Doğal olarak diyorum çünkü her masal prensesinin illaki bir prensi de olur. Bu İrlandalı genç kadının kalbini kazanan ve hayatının akışına yön veren İtalyan genci rolünde oldukça iyi bir sınav veriyor Cohen. Karşılıklı bu iki iyi oyun sunumu da ister istemez ortaya güzel bir kimya koyuyor ve filmin en güçlü kozlarından birisine dönüşüyor.

Filmi inandırıcı kılan diğer etkenler de John Crowley’nin yönetimi ve başarılı prodüksiyon. Crowley, olması gerektiği gibi filme aşırı dokunuşlardan kaçınıyor ve filmin klasik bir masal ekseninde seyretmesine müsade ediyor. Seyircinin içine işleyen müzik kullanımı ve 50’li yılların atmosferini başarıyla yansıtan prodüksiyon da buna eklenince ortaya başarılı bir film çıkıyor.

Filmi sıkıntıya sokan ayrıntılardan bahsedersek eğer, Jim Farrell karakterine değinmemiz gerekebilir. Bir anda ortaya çıkan ve oldukça tekdüze kalan bu karakter hikâye için belki gerekli olsa da inandırıcılığa zarar veriyor. Ayrıca kimi zaman diğer karakterlerin de sadece Eilis için varolduğu gibi bir izlenimine kapılsak da, neyse ki filmin romantik masalsı atmosferi bu açığı kapatıveriyor.

Brooklyn, klasik sinema formüllerinden hoşlanan seyircileri oldukça tatmin edecek, sona erdiğinde akılda ve kalpte güzel hisler bırakacak kaliteli bir film olarak haftanın ilgiyi hakeden filmlerinden.

kategori:
izlenim
Barış Toker

ERIN GO BRAGH! criticker.com/profile/baristoker/

ilgili