Buluşun ve Unutuşun Öyküsü: Per Aspera Ad Astra*

Film bizi baba-oğul iki astronotun kusur-bağışlama denklemine götürüyor.

Tarihin altında, hafıza ve unutuş.
Hafıza ve unutuş altında, yaşam.
Ama yaşamı yazmak başka bir hikâye.
Sonu yok. (Paul Ricoeur)

1975 yapımı Space 1999 (Uzay 1999) dizisi TRT’nin tek kanallı döneminde ülkemizde de gösterilmişti. Martin Landau’nun (Komutan John Koenig) başrolünde yer aldığı dizi, en çok müzikleriyle ülke insanı üstünde etkili olmuştu, çünkü Yeşilçam’ın ürettiği filmlerde uzun bir süre bu dizinin müzikleri kullanılmıştı. 1999 çok uzun bir zaman önce uzak bir gelecek olmaktan çıktı. İnsanlığın uzay ile ilgili projeksiyonları hem bilim-kurgu romanları/filmleri yoluyla hayal dünyamızda, hem uzay yolculuğu çalışmalarına girişen Elon Musk gibi isimlerle realitede sürüp gidiyor. Ad Astra, elbette Space 1999’a göre görsel olarak çok ileride olsa da gelecek tasavvuru açısından hala aynı noktada bulunuyor. Yıl 2019 ama hala Space 1999’ın o gün hayal ettikleri gerçekleşmiş değil. İkisi de geleceğe dair birer spekülasyon. Uzayda geçen bir soap opera olan 1975 tarihli diziden farklı olarak Ad Astra bir baba-oğul yüzleşmesi üstünden gelecekte geçen ama daha kadim kodları kullanan bir hikâye anlatıyor. Zaten güçlü yanını kurduğu bu anlatı oluşturuyor.

“Aşk ölüm kadar güçlüdür.” der Kierkegaard, ama film aşkın yittiği yok oluşun gezdiği bir evren sunuyor bize. Aşk bir hatıra olarak yer bulabiliyor kendine. James Gray’in yazıp yönettiği Ad Astra bizi aşkı kaybetmiş, babası tarafından terk edilmiş, elinde sadece mesleği kalmış bir adamın, tıpkı Nuh’un gemiye binmeyi reddeden asi oğlu gibi babasıyla ve kendisiyle yüzleşmesinin hikayesini anlatıyor. Bu kadar kadim bir öykü için en uygun dekor olan uzay boşluğu ile yürüyen bir hiçliğe, adeta anti maddeye dönüşmüş Roy McBride karakteri filmin iki ana unsuru olurken diğer tüm unsurlar, olaylar, karakterler McBride’ın babasıyla yüzleşip içindeki boşluğa bakacağı anın önündeki küçük engelleri oluşturuyor. Bu bakımdan Sandra Bullock’un tek başına uzay boşluğuna direndiği The Gravity (2013) ile Ad Astra uzak akraba sayılabilir.

Babasının neden olduğu düşünülen patlamalar nedeniyle dünya yok olmak üzeredir. Umutsuzlukla doludur Dünya… Oğul kozu babaya karşı sürülür. Hans-Georg Gadamer, Umut ilkesi ile ilgili düşüncelerinin ilham kaynağı olarak Aeschylus’un anlattığı Prometheus versiyonunu gösterir. Çünkü Prometheus gelmeden önce insanlar ne zaman öleceklerinin bilgisine sahiptiler. O yüzden insanlar mağaralarında kaçınılmaz sonlarını bekleyen larvalara benziyorlardı. “Hiçbir umutları yoktu. Sonra Prometheus geldi ve ölümün ne zaman geleceği bilgisini yok etti. Ve böylece insanlar mağaralarından çıkmaya, evler ve yollar inşa etmeye, şehirler kurmaya, sanat ve bilim üretmeye başladılar.” Bu ahiret yerine hayata güvenmeyi öğreten umuda Yunanlılar ‘elpis’ adını verdiler.İşte o Elpis’i Neptün kaynaklı fırtınalar yüzünden kaybetmek üzeredir Dünya…
Prometheus’un verdiği umutla o hızımızla uzay bir keşif ve fetih alanına dönüşmek üzere. Film bizi kolonilerini Akdeniz kentleri yerine gezegenlere kurmuş bir insanlık dönemine götürüyor. Yani ‘Space 1999’un öngörüsünden çok daha yakına, çok daha inandırıcı bir biçimde…

Bir hatırlama, tarih ve unutuş sürecinden geçiyoruz Roy McBride’ın yolculuğu sırasında… Paul Ricoeur bağışlamanın denkleminden söz eder. Öncelikle bir kusur sonra da bir bağışlama gerekir. Film bizi baba-oğul iki astronotun kusur-bağışlama denklemine götürüyor. Bu sefer bu denklemin çözümü tüm Dünyayı ilgilendiriyor.

Babaya hayat veren, inatçı karakterlerin oyuncusu, Tommy Lee Jones, Clifford McBride karakterinden; evlatlarını yiyen Titan Kronos’a dönüştüğü yüzleşme anlarında, Brad Pitt ile birlikte filmi bir adım daha yukarıya taşıyor. Neptün’ün hemen üstünde, bir kavga verir baba-oğul. Neptün Zeus’un kardeşi Poseidon’un sembolüdür. Kronos ve oğulları Dünya’dan çok uzakta, Dünyanın kaderi için yüzleşirler. Jüpiter (Zeus), Satürn (Kronos) ve Neptün (Poseidon);bir kez daha bu kadim güçler, astronot kıyafetleri içerisinde, anti-madde, karadelikler ve uzay üsleri dünyasında tekrar ortaya çıkar.

Sadece Baba ile oğulun değil, iki erkeğin yüzleşmesi bu aynı zamanda. Çünkü; “Deneyimlerime göre bir kadının ansızın her şeyi terk etmesi ve geri gelmesi çok sık görülmez, genellikle belli bir noktada İthaka’ya ihtiyaç duyanlar erkeklerdir.” Bir babanın ve oğulun insanlık için çıktıkları fedakarlık hikâyesinden daha çok, gittikleri İthaka’dan dönmeyi göze alan ve göze alamayan iki erkeğin öyküsü bu. Evde onu bekleyen bir Penelope olmasa da Roy (Brad Pitt) geri dönmeyi seçer. Penelope/Eve (Liv Tyler) Homeros’un Odysseia’sında olduğu gibi nadiren görünür. Göründüğünde bir sis perdesi içindedir. Bir yolculuktur söz konusu olan. Roy, Neptün’e ulaşmak için uzun bir yolculuk yapar. Geri dönmesi için Ay’da ve Mars’ta karşısına engeller çıkar. Tıpkı Odysseus gibi onun da kendi Ogygia adası, sirenleri, sınavları ve canavarları vardır.

Yolculuğu için tek temel koşul nabız hızının artmamasıdır. Sirenlerin seslerini duymamak gibi bir sınavdır bu… Nabız önemlidir, çünkü “İnsan sükûnet sahibi olmayınca sükûnetli olan şeyi de göremez.” Odysseus gibi varışa kilitlenmiştir oğul McBride. Odysseus’un ilk örnek olarak temsil ettiği modern kahramanın son örneğidir Roy.

Baba kalmak için direnirken, oğul neden dönmeye çalışır? Bunun anlamını belki gerçek bir astronot olan Chris Hadfield’in sözlerinde bulabiliriz: “…astronotluk aslında sadece, hatta çoğunlukla, uzayda uçmakla ilgili değildi. Astronotluk, Dünya’da geçirdiğim süreyi en iyi şekilde değerlendirmekle ilgiliydi.”

Dikkat son cümle spoiler içerir (!)

Ezcümle: Kronos Zeus’u yemeyi başarmış mıydı?

kategori:
izlenim

ilgili