Cabaret: Güle Oynaya Karşılanan Naziler

Cabaret, faşizmin yükselişiyle ilgili evrensel bir öykü anlatıyor.

1970’lerde Yeni Amerikan Sineması adı altında altın çağını yaşayan Hollywood’da bağımsız sinema da yükselişteydi. Mike Nichols, Robert Altman, Jerry Schatzberg gibi yönetmenler de ortalığı kasıp kavuruyordu. Mike Nichols’ün The Graduate, Who’s Afraid of Virginia Woolf, Catch 22 ve Carnal Knowledge gibi filmleri Fransız Yeni Dalgası’nın kadın erkek ilişkileri, aile tabuları gibi konularını Hollywood’a büyük başarıyla taşındı. Ardından Robert Altman’ın Kore Savaşı’nı kendi absürt tarzıyla taşladığı M.A.S.H. (Cephede Eğlence) ki film bugün dahi Full Metal Jacket ve Apocalypse Now ile birlikte en büyük savaş karşıtı film olarak görülüyor. Hemen ardından Brewster McCloud, McCabe & Mrs. Miller, The Long Goodbye, Thieves Like Us, California Split ve en büyük iki başyapıtlarından Nashville ile 3 Women gelmişti. Jerry Shatzberg ise fotoğrafçılıktan sinemaya geçiş yapan bir yönetmendi ve filmleri de oldukça azdı. Ancak 1971’de çektiği ve Al Pacino’ya The Godfather’daki rolünü kazandıran The Panic In Needle Park, başta Cannes olmak üzere Avrupa’daki birçok festivalde büyük ses getirmişti.

Şimdi gelelim Cabaret’in yönetmeni Bob Fosse’a. Fosse’un ilk uzun metrajı 1969 yapımı Sweet Charity’di. Onun ardından 1972’de Cabaret, 74’te usta kara mizah komedyeni Lenny Bruce biyografisi Lenny ve 79’da da All That Jazz geldi. 1987 yılında henüz 60 yaşındayken hayatını kaybeden Fosse, özellikle bu son üç filmiyle büyük başarılar elde etmiş ve ses getirmişti. Cabaret en iyi yönetmen ve en iyi kadın oyuncu dahil 8 dalda oscar kazandı. Lenny de en iyi yönetmen ve en iyi film dahil 6 dalda oscara aday oldu ve All That Jazz da 4 dalda oscar kazandı.

Film, Weimar Cumhuriyeti’nin son dönemlerinde Berlin’de bir dans kulübünde dansçılık yapmakta olan, en büyük hayali de büyük bir oyuncu olmak olan Sally Bowles, İngiltere’den öğretmenlik yapmak için Almanya’ya gelen genç İngiliz Brian Roberts, Amerika’dan gelen Alman burjuva Max ve Sally’nin eski arkadaşı Fritz’in arkadaşlık ve aşk ilişkilerini anlatıyor.

Yıl 1931. Berlin’deyiz. Nazizmin ayak sesleri yavaş yavaş duyulmaya başlanmış. Sokak duvarlarında Weimar Cumhuriyeti lideri Hindenburg’un afişlerinin üstü swastikalarla boyanıyor. Halk sokaklarda aç, işsiz ve mutsuz. Ancak Kit Kat Club’daki insanlar hiç öyle değil. Masalarına düzenli gelen şampanyalar, viskiler, cinler. Sahnede aralıksız ve müthiş bir enerjiyle dans eden Cabaret kadınları. Sally Bowles da onlardan biri. Sally, seksi seven, alkole düşkün, çok konuşkan, sürekli gülen ve pozitif bir kadın. En büyük hayali ise büyük bir oyuncu olmak. Kulübün göründüğü ilk sahnelerle birlikte araya trenden inerek Almanya’ya yeni gelen Brian’ı da görüyoruz. Brian bir İngilizce öğretmeni, eşcinsel ve Nazilere karşı olan tavrıyla sivriliyor. Fritz ise Sally’nin en eski arkadaşı, onunla birlikte Kit Kat’te takılıyor ve Brian’ı Sally ile o tanıştırıyor ve birlikte vakit geçirmeye başlıyorlar. Filmin başlarında da oldukça önemli bir sahne var. Kit Kat’in müdavimlerinden üst sınıfa mensup bir kişi kulüpte oturan bir Nazi askerini tartaklayarak dışarı atıyor. Ancak kimse bunun farkında bile değil.

Sonrasında filme bir karakter daha katılıyor. Natalia Landauer. Natalia da üst sınıfa mensup bir Alman Yahudisi ve Brian’dan İngilizce dersi almaya başlıyor. Bu esnada da Fritz fena halde aşık oluyor Natalia’ya ancak dönem havası ve ailesi böyle bir ilişkiye hazır değil. Anti-semitizm yavaş yavaş gücünü göstermeye başlıyor. Ancak hiçbir şekilde vazgeçmiyor Fritz. Ardından artık daha fazla Sally ile Brian’ı izlemeye başlıyoruz. İkisi çok yakın arkadaş oluyorlar, birlikte çokça vakit geçiriyorlar ve Brian da eşcinsel olmasına rağmen Sally’ye bir şeyler hissetmeye başlıyor. Bu arada Brian’ın eşcinsel olduğunu ilk tanıştıklarında Sally’nin Brian’ı baştan çıkarmaya çalıştığı bir sahnede anlıyoruz ancak Sally gayet normal bir şekilde karşılıyor bunu… O dönemde ikisinin yaptığı da çok cesur bir davranış çünkü Naziler 1933’te iktidara geldikten sonra 1936’yla beraber LGBTI’lere de büyük savaş açmış ve binlercesini öldürmüştü.

Sonrasında Amerika’dan Max geliyor. Max ise karısını aldatan, çok fazla dolaşan oldukça zengin bir kişi. Max ile Sally’nin flört etmeye başlaması ise Brian’ı epey rahatsız ediyor. Buralarda da çok önemli bir sahne bulunuyor. Sally, Brian ve Max Berlin sokaklarında yürüyorlar ve bir suç mahalliğine rastlıyorlar. Alman Komünist Partisi KPD’nin üyesi Naziler tarafından öldürülmüş. Max burada:

“Bırakalım en azından komünistleri öldürsünler, biz bunları kontrol altında tutarız.”

Burada tam olarak Amerika’nın İkinci Dünya Savaşına girmeden önceki Almanlara olan tavrına bir gönderme yapılıyor. Yani uzaktan izleyen, endişelenmeyen, pragmatist bir şekilde komüsitlerin temizlenmesinden övünen Amerika politikasına…
Bir sabah tamamen üst sınıfa mensup insanların oturmakta olduğu bir kafeye gidiyorlar ve orada Hitler Gençliği üyesi bir gencin okumaya başladığı bir marşa tanık oluyorlar. O söyledikçe insanlar da katılmaya başlıyor ancak yalnızca 80’li yaşlarında bir kişi insanları hüzünle izliyor ve marşı söylemiyor. Bu sahnede özellikle çok başarılı bir kamera kullanım şekli seçilmiş. Marşı söylemeye başlayan Hitler Gençliği üyesi genç çocuk alt açıyla yüceltilerek alınıyor ve sonrasında zaten sözde üstün ari ırkının beyazlığını ve saçlarının sarılığını görüyoruz. Ona yavaş yavaş eşlik etmeye başlayan insanlar da hep yakın omuz açıyla çekilmiş. Bu sayede marşı söylerlerken yüzlerindeki gaza gelmeyi, salya akmaları gibi anları rahatlıkla görebiliyoruz. Bu olanlardan sonra üçlü grubumuz kafeyi terk ediyorlar ve Brian burada Max’e şöyle diyor:

“Bunları kontrol edebileceğinize gerçekten inanıyor musun?”

Ardından Berlin’e geri dönüyorlar, Max bir mektup bırakarak aralarından ayrılıyor. En başından beri kaldıkları apartmana döndüklerinde bir şey fark ediyorlar ki apartman sahipleri de Nazilere sempati duymaya ve onları desteklemeye başlamış. Brian burada onları da tersliyor. Ve antisemitizmin gerçek anlamda Alman halkına enjekte edildiğini burada anlıyoruz. Ev sahiplerinden birisinin sözleri dikkat çekiyor:

“Yahudiler dünyayı ele geçirecek, zaten tamamı çok zenginler, para hep onlarda.”

Burada da elbette halen günümüzde dahi devam eden sağ popülist söylem olan ‘Dünyanın sahibi Yahudiler’in başlangıcını öğreniyoruz. Aynı zamanda Kit Kat Club’te de dans gösterileri ve eğlenceler devam ediyor. Ancak burada da çok dikkatli bir yer var. Gösterilerden bir tanesinde sahnede dans eden kadınların kafalarında Nazi askerlerinin kaskları bulunmakta ancak üstleri yarı çıplak, ellerinde de tüfek niyetine bastonvari sopalar bulunuyor ve gülünç bir dans ediş şekilleri var. Seyirciler de yine bu gösteriyi gülerek ciddiye almayarak izliyor. Burada da aslında tüm film boyunca verilmekte olan Nazilerin halkın ciddi bir bölümü tarafından neredeyse iktidar olmalarına kadar ciddiye alınmamaları, yüzlerine gülünmüş olması mesajı var. Bunun hemen sonrasında Brian hiddetli ve sinirli bir şekilde apartmandan çıkıyor ve sokakta yürürken bildiri dağıtan Nazilerle karşılaşıyor ve onların ‘mütevazi’ şekilde uzattıkları bildirileri yırtıp bayraklarını fırlatıyor ve onlar tarafından dövülerek hastanelik oluyor. Hastanede ise Sally ile Brian’ı birlikte görüyoruz ve burada artık ikisi de birbirini hiç ayrılmayacaklarını söylüyorlar. Sonlara doğru yaklaştığımızda ise olaylar hızlanıyor. Fritz, Natalia ile evlenebilmek için Yahudi oluyor ve evleniyorlar ancak Natalia’nın köpeği de bu aralıklarda Naziler veya sempatizanları tarafından öldürülüyor ve evinin önüne Jude (Yahudi) yazılıyor. Sally hamile kalıyor ancak bebeğin babasının kim olduğuna dair bir fikri yok ama Brian onu terk etmeyi asla düşünmüyor ve babasının kim olduğunun da umurunda olmadığını söylüyor. Ancak kısa bir süre sonra Sally bebeği aldırıyor çünkü yaşadığı hayat tarzı ve en büyük hayali olan oyunculuk hamileliğini kaldıracak bir hayat değil. Kısa bir süre sonra da Brian İngiltere’ye dönmeye karar veriyor, Sally’yi de davet ediyor ancak Sally Berlin’de kalıp oyunculuk hayaline dolu dizgin ilerlemek isteyerek bu isteği reddediyor ve mutlu bir şekilde ayrılıyorlar. Filmin sonu ise gerçekten çok çarpıcı ve çok vurucu.

Film bir aynaya yakın çekim kullanılarak dans seremonilerinin liderinin yüzünden uzaklaşıp dansı göstererek açılıyordu. Son sahnede ise yine aynı ayna yakın kadraja alınmış ancak bu sefer aynada yüzü makyajlı seremoni lider yok, seyirci koltuklarının tamamında oturmakta olan swastikalı Naziler var. Film Nazilerin iktidara gelişiyle 1933’te sonlanıyor.

Yönetmen: BOB FOSSE
Senaryo: JOE MASTEROFF – JOHN VAN DRUTEN – CHRISTOPHER ISHERWOOD – JAY PRESSON ALLEN
Yapımcı: CY FEUER – HAROLD NEBENZAL – MARTIN BAUM
Müzik: JOHN KANDER – RALPH BURNS
Sinematografi: GEOFFREY UNSWORTH
Kurgu: DAVID BRETHERTON
Oyuncular: LIZA MINNELLI – MICHAEL YORK – HELMUT GRIEM – JOEL GREY – FRITZ WEPPER – MARISA BERENSON

kategori:
izlenim

ilgili