Derviş Zaim: Vicdan ve Hakikat Sineması

Derviş Zaim, Osmanlı geleneksel sanatlarını tema edindiği üçlemesini; son filmi “Gölgeler ve Suretler” ile tamamladı. 11 martta gösterime giren filmin bahanesiyle biz de kendisiyle sineması üzerine genel bir söyleşi...

Derviş Zaim, Osmanlı geleneksel sanatlarını tema edindiği üçlemesini; son filmi “Gölgeler ve Suretler” ile tamamladı. 11 martta gösterime giren filmin bahanesiyle biz de kendisiyle sineması üzerine genel bir söyleşi gerçekleştirdik. Görüntüde bir ses sorunu yaşadığımız için belirli bölümlerde anlaşılma zorluğu yaşanabiliyor. Bu durumda röportajın tam metnini de hemen alttan okuyabilirsiniz…

 

 

Vicdan ve hakikat sineması

Sizi kendine has bir kimlik ve sinema dili oluşturma gayretinde olan bir yönetmen olarak biliyor ve takip ediyoruz. Peki, sizin sinemayla ve hayatla olan temel derdiniz nedir?

Benim için önemli olan iki kavramı zikredebilirim. Böylece daha kısa ve kompakt bir yanıt verme ihtimalim ortaya çıkmış olur. Benim için vicdan ve hakikat önemli iki kavramdır.

Seyirci bazlı olmayan sinema analizini temellendirmenin insanı bir yerlere götürmeyeceğine inanıyorum. Yönetmen olarak yapımcı olarak, sinema ile uğraşan birisi olarak, bir ayağının seyircide olması, seyirciden destek alması ona sadece ve sadece güç verir. Vicdan ve hakikat karşısındaki tavrınızı sürekli olarak yeniden tanımlamak zorundasınız. Vicdan, oluşturacağınız, sabit, derin dondurucuda tutulacak bir şey değildir. Hakikate ilişkin tanımınız da böyledir. Onları sürekli olarak yeniden tanımlamanız gerekir. Nereye getirmeye çalışıyorum ben bunu, şuraya getirmeye çalışıyorum: eğer vicdan ve hakikat bu kadar dinamik tanımlanan bir şey ise sizin bağımsız, olabildiğince bağımsız durmanız lazım ki vicdan ve hakikat karşısındaki tavrınızda diri olsun, saik olsun, sahici olsun.

 

“Kendi seyircimi eğitmeye çalışıyorum”

Bizim ülkemizde bu koşullar düşünüldüğünde ana arter Kültür Bakanlığı. Televizyonlara ilişkin olarak ikinci bir kategori söyleyebiliriz. Kabalaştırarak konuştuğumun bilinmesini isterim, üçüncü bir kaynak da seyirci. Eğer siz filmlerinizi yapmak için sürekli olarak devlete ve televizyonlara bakarsanız vicdan ve hakikat karşısındaki tavrınız da ihtimaldir ki bir süre sonra problemli hale gelebilir. Dolayısıyla insanın seyircisini oluşturması, seyircisini eğitmesi kötü bir şey değildir. Seyirciyle barışık olması hiç kötü bir şey değildir. Sen inandığın sinemayı yap ve üstelik inandığın sinemayı yaparken kendi seyircini de eğit. Olabilecek en mükemmel koşul budur. Ben kendi adıma konuşmam gerekirse bunun peşindeyim. Bunun bir süreç olduğunun altını çizmek isterim. Bu tamamlanmış, tamamlanacak, bitmiş bir şey değildir. İlerideki yapacağım proje sonrasında, gişede çok başarılı olma ihtimali olan bir film yaptığımı varsayalım. Ondan sonra işler benim için bitmiş anlamına mı gelecek ya da bir şeyi yaptım başardım anlamına mı gelecek? Hayır. Her an her filmimde yeniden tanımlamak zorundayım seyirciyle olan ilişkimi. Seyirciyi, seyirciyi eğitme misyonumu…

Batılı ülkede taşlar yerine daha fazla oturduğu için, bir sinemacı seyirciyi eğitmek, seyirciyle ilişkisi konusundaki meseleleri daha saklayabilir, daha sature edebilir hale getirmiştir. Bizde öyle değildir. Bizde bir sinemacının başka bir çok şeyin yanı sıra öğretmen olması da gerekebilir -ne yazık ki- ben de bunu yapmaya gayret ediyorum.

İlk filminiz olan Tabutta Röveşata’da gerek dil olarak gerekse de yapım tasarımı açısından son derece minimalist bir sinema görmüştük. Peşisıra yaptığınız filmler bu minimalist çizgiden bambaşka noktalara geldi. Bu durum ilk filminizin yapım koşullarıyla mı ilgiliydi?

Aynı gerilla koşullarında tekrar bir işe kalkışsam, muhtemelen düşük bütçeli bir işi gene yaparım. Bir insanın kendisine potansiyellerini değerlendirebilme bağlamında sorular sorması da gerekir. Eğer ben başka tarz işler de yapabilme potansiyelini içimde barındırıyorsam; bu potansiyeli harekete geçirip bunu realize etmem gerekir. Ben her defasında farklı bir meselenin peşine düşmeye çalıştım gerek biçim gerek içerik olarak ama bunları da dediğim gibi bir potansiyeli değerlendirebilmek adına yaptığımı söyleyebilirim.

Bu, tırnak içerisindeki farklı işlerin arasında da tabii ki onları birleştiren kimyasal bir bağ her zaman oldu. Yaptığım işler birbirinden farklı gözükebilir ama onları hem biçim hem içerik olarak birleştiren bir şeyler oldu. Biçim anlamında minimalizmden daha farklı yönlere savrulmamın gitmemin ana sebeplerinden birisi de potansiyelleri değerlendirebilmeye çalışmak. Bu ülkede benim önüme gelebilme ihtimali olan yapım koşulları a, b, c, d, e ise bu yapım koşullarına mümkün olduğu kadar dürüst bir biçimde kaygılanmamın ve kendimi daha iyi ifade edebileceksem, potansiyelimi daha iyi ortaya çıkaracaksam bunlardan faydalanmanın çarelerini düşünmeye gayret ettim.

Sadece ve sadece yapım anlamında bir model oluşturmak değil veya tersini söylemek gerekirse estetik anlamda; biçim ve içerik, tema ve anlamlandırmada bir örnek oluşturmak değil, yapım anlamında da model oluşturmak gibi bir niyetim oldu her zaman için.

Seyirciyi eğitmek gibi bir misyon da yüklendiğinizi söylediniz? Özellikle bu üçlemelerde seyircinizin önceden neleri bildiğini varsaydınız? Hangi bilgilere sahip izleyicinin üçlemenin tadına varabileceğini düşünürsünüz?

Tabi minyatür alanında mürekkep yalamış, Surname’yi görmüş insanların Cenneti Beklerken’i farklı okuyabilme ihtimalleri daha fazladır ama bu filmleri yazarken aynı zamanda da bu konuyla çok fazla ilgisi olmayan insanların da bu konuyu takip edebilecek yapıyı karşılarında bulmalarını sağlamaya gayret ettim. Yani, bir donanımla filmin başına geçip izleyen ve o donanımı nedeniyle başka zevkler, başka lezzetler alan insanların yanı sıra o kadar fazla donanıma sahip olmayan insanların da filmlerime baktıktan sonra yine kendilerince bir şeyler keşfedebilmesinin imkanlarını sağlamaya gayret ettim. Böyle keyifli bir yanı var yapmaya çalıştığım şeylerin. Sadece bu işi yalamış yutmuş, hatmetmiş insanların zevk alabileceği bir çerçeve içinde düşünmüyorum. Üstelik Freud’un bir lafını da söylemek isterim: “Bir puro bazen sadece bir purodur”. Çok katmanlı bir film de bazen sadece bir filmdir.

Bu üçlemede geleneksel Osmanlı sanatını merkeze alarak biçimsel anlamda çok zor ve ilginç şeyler denediniz? Biçimin bu derece belirleyici olmasının öz’ü ezmesinden kaçınabildiğinizi düşünüyor musunuz?

Sinemada sıkmak çok büyük bir günahtır. Seyirciyi sıkmamanın erdemine inanmak lazım.

Çok daha deneysele kaçan işler yapabilirdim. Biçimin tek başına daha görünür olduğu ve içeriği domine ettiği işler yapabilirdim. Dolayısıyla, biçimin ve içeriğin dengesini ince bir çizgide bir araya getirme konusunda mesai harcadığımı söylemem gerekiyor. Çünkü “ben yaptım oldu” mantığı iyi bir mantıktır, bazen işe de yarayabilir, size 300-500 kişi sıkı bir hayran kitlesi de edindirebilir ama bu bir süre sonra sizin aleyhinize dönmeye başlar. Sinemada başarılması gereken en önemli kalıplarından bir tanesi biçim ve öz arasındaki ince dengeyi oturtmayı başarabilmektir. Dolayısıyla geleneğe yaslanan ve geleneğin bazı biçimlerini kendisine model alıp onlardan farklı metaforlar elde etmeye çalışan çalışmaların peşine düştüğüm zaman bu tehlike her zaman önümdeydi. Enerjimin büyük bir kısmını bu tehlikenin altından nasıl kalkabileceğimi ayırdığımı söyleyebilirim.

Türk Sineması özgün değil

Gölgeler ve Suretler’in vizyona girmesiyle tamamlanacak olan bu üçlemenin sinematografinizde nasıl bir yer edineceğini düşünüyorsunuz?

Türk sinemasının gelecekte alabileceği en önemli eleştirilerden bir tanesi  -yeni sinema da, bağımsız türk sineması da dahil olmak üzere konuşuyorum- tüm sevaplarına rağmen bundan yüz-yüzelli yıl sonra alabileceği eleştirilerin başında şöyle bir şey gelecektir: özgün değil. Çok iyi örnekler var. Batıdan esinlenmiş, uzak doğudan esinlenmiş ve bu esinlendiği örneklerden aşağıda kalmayan örnekler çıkarmışlar ama totaline baktığın zaman, makro baktığın zaman, özgün müdür, o konuda bize önemli soru işaretleri bırakacaklar.

Bunu aşabilmenin yollarından bir tanesi sinemanın saf, kendi içerisinde araştırmalarından çıkacak, organik olarak fışkıracak bir kaynağın önümüzdeki 15-20-30 sene içerisinde ortaya çıkması. İkinci bir kaynak, sizin yaşadığınız coğrafyayı temel alıp o coğrafyanın bazı değerlerinden yararlanarak sinemanızı iyileştirmeye çalışmaktır. Dil arayışlarını bunun üzerine oturtmak gerekir. Benim de yapmaya çalıştığım şey, kabalaştırarak söylemeye çalışırsam, budur: Geleneğe bakarak, geleneğin bana verdiği bir takım yapılara bakarak o yapılardan sinema için nasıl metaforlar üretebilirim meselesinin peşine düşmeye gayret ediyorum. Yapmaya çalıştığım şeyin özeti budur. Bunu da dediğim gibi, her şeyin tek biçime, tek tarza indirgenmeye çalışıldığı günümüzün kaotik dünyasında daha farklı nefes alınabilecek bir oda yaratmak için yapıyorum.

Çünkü şu anda bir görüntü enflasyonu ve bombardımanı altındayız. Bu görüntü bombardımanın bilgiyi daha değerli kılmak gibi bir niyeti sanırım yok eğer yanılmıyorsam. Dolayısıyla biz kendi ürettiğimiz bilgiyi vicdan ve hakikat bağlamında değerli kılabilmek için ayakları yere basan, sistematik, organik bir çerçevede onu büyütüp, zenginleştirmenin, özgünleştirmenin yollarını aramak zorundayız Benim yapmaya çalıştığım kabaca böyle bir şeydir. Bu dünyada kendimizi ve başkalarını nasıl zenginleştirebiliriz? Kendimiz ve başkalarına nefes alabilecekleri küçük çeper nasıl inşa edebiliriz?

Gazete haberlerine bakıp film yapmıyorum

Bir röportajınızda politik bir kara film yapmayı düşündüğünüzü söylemişsiniz. Daha önce politik film de yaptınız. Bize bu projenizin ne aşamada olduğunu anlatabilir misiniz?

Bir gün bir gazete açıp, o gazeteden bir haberle hareket ederek film yapmıyorum. Böyle bir film yapmak inşallah başıma gelir. Bir gün gazeteyi açarım, çok güzel bir konu yakalarım ve onun peşine düşerim. İnşallah öyle bir şans bana da güler. Ama daha çok belli lezzetleri çağırarak film yapmayı daha değerli ve kendime daha yakın buluyorum. Politik bir kara filmle ilişkim de böyle bir ilişki.

Romana ya da novella ile ilişkimi devam ettirmek isterim ama sinemayla bir şekilde ilişki kurmuş olarak yazacağım heralde bundan sonra. Bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Başka bir lezzet katacaktır yazılarıma eğer karar verir oturur, masanın başına geçip de düz yazı yazmaya devam edersem. Böyle bir istek var. O lezzeti de çağırıyorum bir yandan. Ama bu gerçekleşmiyor. Bunun da temel nedeni galiba insan uzun metraj film peşinde koşarken iki ya da üç seneyi çok yoğun olarak harcıyor ve bu masaya oturup yazmaya çalıştığınız düz yazı için ayıracağınız zamanı bir şekilde engelliyor. Sanırım bu neden dolayısıyla kendimi roman yazmaya pek yakın hissetmedim ya da belki o beni çağırmadı.

Digital teknolojinin hızla gelişmesi sizce sinemacının özgürleşmesi ve üretimin yaygınlaşması açısından bir etki yapabilir mi?

“Teknoloji özgürlük değil”

“Teknoloji=özgürlük” çok kolaycı bir yaklaşım olur. Bu gün hegomonik yapının teknolojinin olanaklarıyla nasıl çehreler alacağını bilemeden bu soruyu yanıtlamak çok da mümkün değildir. Bize küçük bir çeper açabilir, daha özgürleştirici bir kulvar ortaya çıkabilir ama o sadece bir kulvardır. Böyle bildiğimiz ve gerçekçi olduğumuz zaman o özgürleştirici alanı daha da genişletmenin şansına, farkına sahip olabiliriz. Dikkatli olmak lazım. İndirgeyici sonuçlar her zaman tehlikelidir. Çünkü sahte umut içerisinde olursanız, sahte umut sizin duvara çarpma katsayınızı daha da büyütür. Teknoloji işimize yarayacaktır. Bu kesin ama “teknoloji=özgürlük” bu çok acil ve acele verilmiş bir yargı olur. Tırnak içine alarak dikkatli olmak gerek. Çünkü şu andaki dominant yapı teknoloji gelişse bile farklı biçimlerde, farklı çehreler de dağılır. Demokratikleşmeye yol açabiliyorsak -üretim, gösterim, ve dağıtım anlamında- bunu ancak sevinçle karşılamamız lazım.

Çok kritik bir 10-15 seneden geçiyoruz. Bu çok kritik 10-15 sene içerisinde bizim de bunları tartışacak gücümüz olsun. İnşallah böyle bir enerjimiz olur  Bu tartışmaları sature ederiz ve zamanında bunları tartışırız. Geç gelmiş bir tartışma da zararlıdır. Erken bir tartışmanın zararı olduğu gibi…

kategori:
söyleşi

ilgili