Deux jours, une nuit: Marion Cotillard… Sanki Kendi İçer Gibi

Bu satırların yazıldığı ve okunduğu ülkede etrafınıza bakınca sizi “düdükleme” çabasındaki insan oranı normalin çok üstünde mi görünüyor? Kimse kolay kolay sadece “iyilik” için iyilik yapmıyor mu? “Belli ölçüde...
iki gün bir gece

Bu satırların yazıldığı ve okunduğu ülkede etrafınıza bakınca sizi “düdükleme” çabasındaki insan oranı normalin çok üstünde mi görünüyor? Kimse kolay kolay sadece “iyilik” için iyilik yapmıyor mu? “Belli ölçüde çıkarını düşünürsün ama bu kadar da olmaz, bu kadar kolay satış koyulmaz” dediğiniz anlar oluyor, öyle değil mi?

Tabii ki çevrenizden, sevgili arkadaşlarınızdan bahsetmiyorum. Hepsi çiçek gibi çocuklar. Her gün ne devrimler yapıyorsunuz. Seviyorsunuz ülen birbirinizi! Öte yandan, akla şu soru da gelmiyor değil: Herkes birilerinin arkadaşı, eşi-dostu… O zaman kim bunlar? Düdükçü ortalamamız niye bu kadar yüksek ve çılgınca bir süratle yükselmeye devam ediyor?

Tüm hak arama yollarınızın tek yön yapılıp dubalar, huniler ve delinatörlerle işverenin “kucağına” yönlendirildiği çalışma hayatınıza geçelim. Kendini güvende hisseden var mı? Yüzde yüz haklı olsa bile bir şekilde korunacağına güvenerek sivrilmeye, “anarşik” damgası yemeye cesaret eden? Diyelim ki bunu yaptınız. İş arkadaşlarınızı peşinizden sürükleyebileceğinize, desteklerini alıp kitlesel, sektörel, en azından ‘ofissel’ bir isyan dalgası yaratacağınıza inanıyor musunuz?

Liste uzayıp gider. Ama üzülmeyin. En azından yalnız değilsiniz! “Dardenne BaşGanlar”ın muazzam bir filmle anlattığına göre Avrupa’nın göbeğinde, Belçika’da da durum farklı değil.

“İki Gün ve Bir Gece”den (Deux jours, une nuit), Sandra’nın hikayesinden bahsediyorum. Çünkü Sandra’nın hikayesi, (bir başka reyiZ Roy Andersson’a da hakkını teslim etmekle beraber) bana göre haftanın en iyisi…

iki gün bir gece

Sandra karakterini, yansıtması gereken duyguyu beyazperdeye yansıtma konusunda günümüzün en usta aktrislerinden olan Marion Cotillard oynuyor. Film boyunca kamera onun güzel yüzünden çok nadiren ayrılıyor. Can veren gülümseyişini azıcık da olsa görebilmek için 1 saat kadar beklememiz gerekse de, 95 dakika boyunca müthiş bir oyunculuk performansına maruz kalıyoruz. Zira Dardenne Kardeşler’in önceki filmlerinin aksine başrolü yetenekli bir yarı amatör oyuncuya değil, uluslararası şöhret kazanmış bir sinema starına teslim ederken bir bildikleri var.

Sandra, Liège bölgesinde ufak bir kasaba olan Seraing’de bir “fabrika kızı”. Kendisi pek güneşi göremese de, güneş paneli imal eden bir fabrikada çalışıyor. Kocası ve iki çocuklarıyla “yuvarlanıp gidiyorlar”. (Bir not: Dardenne’lerin tüm filmleri Seraing’de çekildi.)

Fakat Sandra depresyon iznindeyken, iş arkadaşları tarafından 1000 yumoş’luk ikramiye karşılığında “satıldığı” haberini alıyor. Öğreniyoruz ki patron iki seçenek sunmuş: “Sandra’yı işten çıkarmama razıysanız size 1000’er euro veririm. Ama diyorsanız ki ‘Üreten de Yöneten de Biziz!’, o zaman babayı alırsınız.”

16 işçiden sadece ikisi Sandra lehinde oy kullanmış, diğerleri ilk seçeneği tercih etmişler. Onları da fazla suçlamayalım. Kimi evine tadilat yaptıracak, kimi çocuğunu ‘bi tık’ daha iyi bir okula gönderecek, kimine basitçe “para lazım”. Türlü türlü sebepleri var.

Asıl “Cotillard şov” zaten bu noktada başlıyor. Kocası Manu’nun (Dardenne’lerin favori oyuncusu Fabrizio Rongione) verdiği cesaretle Sandra sazı eline alıyor, kararı iptal ettiriyor, patronu Pazartesi yeni bir ‘gizli oylama’ yapmaya ikna ediyor. (Dostum bu arada sen “Pazartesi sendromu” diyorsun da bazı insanlar bazı Pazartesi’lere ne dertlerle başlıyor.)

Şimdi Sandra’nın önünde, iş arkadaşlarını ikna etmesi gereken bir hafta sonu var. Sandra artık bir “hafta sonu savaşçısı”. Adresleri buluyor, kapı kapı dolaşıp “La bu Sandra size ne etti kardeşim? Beraber ve solo olarak niye küfrediyorsunuz?” diye soruyor.

Bahaneler sıralanırken, derin umutsuzlukların arasından ufak zafer kırıntıları görünüp kaybolurken, bu “ahlaki yüzleşme serisi” bir sinema şölenine dönüşüyor. Daha da büyüleyici olan şu ki, Dardenne’ler Sandra’nın iş arkadaşlarından hiçbirini “kalpsiz bir zalim” olarak göstermiyor. Onlar için de çok zor bir seçim. Her türlü “patronun kazanacağı” bir durum söz konusu. Hepsinin hayatında zorluklar var. Lakin bu zorluklar vahşi bir rekabete, performans takıntısına, arkadaşlarına işini kaybettirmeye kadar giden bir “sidik yarışı”na yol açmasaydı hoş olmaz mıydı?

Velhasıl Dardenne Kardeşler’in son filmi, işçi sınıfının dertlerine odaklanan müthiş bir dram. Bu yıl Cannes’da Altın Palmiye için yarıştı, Filmekimi’nde birkaç yüz şanslı sinemaseverle buluştu ve bu hafta Başka Sinema salonlarında vizyona giriyor. Filme giderseniz, Marion Cotillard’ın (Alpay’ın seslendirdiği Bora Ayanoğlu şarkısındaki gibi) “köşeyi dönüp kaybolmayı” reddedişini izlerken tüyleriniz diken diken olacak. Çünkü “köşeyi dönüp” kaybolmak, emekçilerin yapmaya vicdanının el vereceği bir iş değil.

kategori:
izlenim

ilgili