Dogs of Berlin: Yallah Almanya’ya!

Netflix'in ikinci almanca yapımı, hem çok bizden, hem de çok yabancı...

Almanya’nın değişen kültürel yapısı, yeni dönem mültecilere ve 50 yıl geçmesine rağmen Gastarbeiter olarak nitelenen göçmen işgücüne olan yaklaşımı, üzerine kitaplar yazılmış ve daha çok yazılacak konular. Dogs of Berlin, ülkenin başkentini ve tüm bu tartışmaları odağına alıyor ama farklı bir yöne bakıyor.

İçinde bir türk ve alman geçen her hikaye, içine bir de lübnanlı, hırvat ve bilimum ülkeden insan eklerseniz, ister istemez didaktik olur. Şimdiye kadar farklı etnik kimlikleri bir araya getiren her kitap, film, tiyatro oyunu vs. ister istemez mesaj verme kaygısını öne aldı, “Hepimiz Kardeşiz” diye türkü söylemeye başladı. Aralarında “İnsan insandır, etnik kimliğinden bağımsız olarak, iyisi-kötüsü, kirlisi-temizi vardır” diyebilen çok az yapım izleyebildik. Bu tip yapımlarda türk mağdur, alman düşüncesiz ama zamanla öğrenmeye başlayan karakterlere bürünür. Nazi ise hep nazidir…

Dogs of Berlin, ilk bölümlerinde bu didaktik ve klasik anlatım biçimlerini gıdıklayarak işe başlıyor. Dizinin ana karakteri ex-nazi, deneyimli polis Kurt Grimmer, daha ilk bölümden kendini pis işlerden uzak tutamayan elleri ve hatta kolları kirli bir polis. İçine battığı çamur, dizinin 10 bölümü boyunca hiç temizlenmiyor, kirini, pasını başka insanlara da bulaştırıyor. Normalde böyle bir karakter yaratılırken, pişirilen çorbanın içine pek vicdan koyulmaz. Grimmer, tüm zaaflarıyla iyi ve vicdanlı bir karakter. Seçimlerini bilinçli yapıyor, zekası ve şansı sayesinde ölmekten kurtulup duruyor. “Namuslu” türk dedektif Erol Birkan ise tipik bir göçmen karakterinden uzak. Almandan daha alman, daha üst sınıf, daha bürokratik, daha kurallara bağlı ve aslında itiraf etmek gerekirse daha sıkıcı… Benzer öykülerde kuralları genelde göçmen karakter esnetir ve kent yaşamına alışmış sıkıcı yerel kişiliği “Bak başka dünyalar da var” diye zamanla değiştirir. Erol Birkan’ı senaristlerin “Bu kadar dürüst, bürokratik ve didaktik karakter çok sıkıcı olur. Bari gay yapalım” diye çizdikleri çok belli.

Dizinin ilk bölümünde, gerçek hayatta Mesut Özil olarak görebileceğimiz bir karakterin, türk asıllı alman milli takım yıldızı Orkan Erdem’in ölümüyle hiç temposu düşmeyen olaylar başlıyor. Dizide diğer karakterlerin de başına bir dolu olay gelse de, ana rota hep Kurt Grimmer’ın yaşadıkları üzerinden çizilmiş, diğer karakterler üzerinden yöneltilen soruların büyük bölümü yanıtsız kalıyor ve belki de ikinci sezona saklanıyor. Grimmer’ın davayı üzerine alması, davayı bir kazanç kapısı olarak kullanma çabası, ekibini oluşturması ilk 3 bölüme yayılmış durumda… Bu bölümlerde Grimmer’ın hayatını tehlikeye sokacak hemen herkesi de tanıyoruz. Acımasız lübnanlı getto kralı Hakim Tarık-Amir, profesyonelliğe önem veren mafyatik hırvat bahisçi Tomo Kovac, odak noktasını bir Almanya-Türkiye maçının oluşturduğu olaylar bütünü içinde yerini alıyor. İlk anlarda niyetini tam anlayamadığımız, kralın hain kardeşi Kerim Tarık-Amir yan karakter gibi görünse de giderek olaylara yön veren isim olarak önem kazanıyor… Kurt Grimmer’ın annesi Eva ve kardeşi Ulf’ün başı çektiği nazi grubu, Grimmer’ın evlilikten ve hayattan sıkılmış eşi Paula, lübnanlı çetede önemsiz bir isimken Erol Birkan’la tanışıp hayatı değişen Murad ve ablası Maissa, Grimmer’ın hayatını bir türlü toplayamayan sabık sevgilisi Sabine ana öykünün çevresindeki katmanları oluşturuyor.

Netflix dizilerinin genel karakteristiği haline gelen “İlk üç bölüm hikayeyi kur, karakterleri tanıt, aksiyon için start düğmesine dördüncü bölümde basarsın” bu dizide de kendisini gösteriyor. Aksiyon yükselirken işin içine Almanya Futbol Federasyonu, bilimum uyuşturucu ve bahis mafyası da giriyor. Bir süre sonra “Orkan Erdem’i kim öldürdü” sorusu anlamını kaybediyor. “Berlinliler içlerinde bu kadar nefret ve hırs varken, nasıl birlikte yaşayabiliyorlar?” sorusu ağırlık kazanıyor. Bu sorunun yanıtı Kurt ve Erol’ün zoraki başlayan dostluğu ve işbirliği… Diziden bir mesaj almak gerekirse bu “Herşey açık açık konuşulduğunda sorunlar daha kolay çözülür” olabilir, zaten son sahnede hem buna vurgu yapılmış, hem de ikinci sezona pas atılmış.

Dizinin ilginç ayrıntılarına gelince… Oyuncuların bazılarının (Haftbefehl hariç) dizi boyunca güzel örneklerini dinleme şansı bulduğumuz Berlin Hip-Hop gruplarının kriminal yaşama da bulaşmış solistleri olduğunu, mafyanın önemsiz elemanlarını canlandıranların gerçekten kentin yeraltı dünyasına mensup insanlar olduğunu küçük bir araştırmayla öğrenebilirsiniz. Dizinin otantik havası çekim yapılan mekanların ve yan kadroları oluşturan gerçek insanların çok doğru seçilmesine bağlı… Senaryo zaman zaman uçsa da, bu seçimler sayesinde gerçeklik algısını hiç kaybetmiyor, biraz fazla CGI kullanılan Almanya-Türkiye maçı hariç tabi ki…

Karşımızda tıpkı Kurt Grimmer gibi zaafları da olan, ama çok da kötü niyetli olmayan, vasatın üstünde bir yerlerde duran bir dizi var. İkinci sezonla ilgili henüz bir haber yok ama çekildiği takdirde soluksuz izleneceği bir gerçek…

kategori:
izlenim

ilgili