Dunkirk: Senarist Nolan Çıtayı Epey Düşürüyor

Nolan ortalamayı aşamıyor...

Takip etmişsinizdir. Yabancı basında Dunkirk‘e başyapıt denilen eleştiri sayısı hiç de az değil. Tabii “başyapıt değil ama çok iyi bir film,” de deniyor. Velhasıl şu sıralar Amerika’da film öve öve bitirilemiyor. Bana göreyse Dunkirk ortalamayı aşamıyor. Christopher Nolan’ın 2. Dünya Savaşı’nı fon alan bu hayatta kalma draması/gerilimi pek çok neden yüzünden iyi bir film olamıyor.

İlk neden karaktersizlik tabii ki. Kenneth Branagh da filmin galasında bunu belirtmişti. “Karakterlerin soyadlarını dahi öğrenemiyorsunuz, çünkü film tırnakları kemirten bir ölüm kalım savaşına odaklanıyor,” demişti. Haklı. Nolan sadece aksiyona ve gerilime odaklanmayı tercih etmiş bu kez. Eldeki karakterleri tanıtmakla, derinleştirmekle, onlara öyküler ve diyaloglar yazmakla uğraşmak istememiş. Bu yüzden Fionn Whitehead’in Tommy’sini de, Tom Hardy’nin Farrier’ini de, Cillian Murphy’nin karakterini de (bakın bu karakterin adı bile yok), kısacası hiçbirini tanıyamıyoruz. Motivasyonlarını da öğrenemiyoruz. Mesela Mark Rylance’ın oynadığı Bay Dawson’ın bu koyu cesaretinin nedeni anlatılmıyor. Peki karikatür düzeyinde karakterler yazılınca ne oluyor? Sizi bilmem ama özdeşleşecek ya da nefret edecek ya da herhangi bir duygu uyandıracak karakter olmayınca öykü de beni bir yere kadar kendisine bağladı. Özellikle ilk bir saat sona ermeden karaktersizlik yüzünden öyküden kopmak olası.

Teknik açıdan güçlü bir film tabii ki. Zaten Nolan’ın tüm filmleri bu açıdan kuvvetli filmler. Bunda şaşılacak bir durum yok. Nolan ve ekibi pek çok bombalama sahnesinin, batan gemilerden kaçma sahnelerinin ya da gökyüzünde düşman uçaklarıyla mücadele sahnelerinin hakkını vermişler tabii ki. Hoyte van Hoytema, Interstellar‘dan sonra gene döktürüyor, zor sahnelerin altından kalkabiliyor. Nolan ve kurgucusu Lee Smith düz olarak anlatılsa hiç heyecan uyandırmayacak öyküyü zaman ve mekânlar (kara-deniz-hava) arasında sürekli mekik dokuyan bir kurguyla bir yere kadar ilginçleştiriyorlar. Nolan bir kez daha lineer anlatım biçimine sadık kalmayıp farklı zamanlarda ve mekânlarda gidip geliyor. Buna örnek olarak Murphy’nin psikolojisi bozulmuş askerini gösterebiliriz. Bu askeri hem akşam diğer askerlerle birlikte görüyoruz, hem de gündüz Dawson’ın teknesinde. Nolan havada geçen bir saate, karada geçen bir haftaya ve denizde geçen bir güne odaklanıyor. Sahnelerin çoğunu hem Dawson’ın teknesinden, hem Farrier’in uçağından, hem de Tommy’nin gözünden gösteriyor.

Ama bir süre sonra her şey etkisini yitiriyor. Özdeşleşeceğimiz, endişeleneceğimiz bir karakter bile olmadığından Farrier’in düşman uçaklarını indirmeye çalışması ya da saldırıya uğraması, Tommy’nin karada ve denizde hayatta kalma mücadelesi ya da Collins’in (Jack Lowden) düşen uçaktan kurtulma çabaları veya George’un (Barry Keoghan) spoilerlık durumu ya da Dawson’ın gözükaralığı bizleri pek de heyecanlandırmıyor açıkçası. Zamanlar ve mekânlar arasında gidip gelen kurgu da bir süre sonra etkisini “tamamen” yitiriyor, bu kurgu ilginçlikten anbean uzaklaşıyor. Aynı sekansları (gemiye yüz, gemi batsın, başka gemiye yüz, o da batsın, başka gemiye git) görüp durmak da kısa süresini biraz çekilmez kılabiliyor. Sorun belirttiğimiz gibi karakter yaratılmaması. Bu yüzden lineer olmayan anlatım da, çok iyi çekilmiş sekanslar da filmi finale dek taşıyamıyor. Halbuki Apocalypse Now, The Thin Red Line, Ran gibi mükemmel savaş filmlerinin bu denli iyi olmalarının tek nedeni teknik açıdan çok iyi çekilmiş sahnelere sahip olmaları değil, çok iyi yazılmış karakterlerle de dolu olmaları (Albay Kurtz’ü unutmak mümkün mü?). Bu karakterlerin öykülerinin olması.

Gelelim diğer “ilginçliklere”. Film, 2. Dünya Savaşı’nda geçiyor ve aslında bir yenilgiyi konu alıyor: Dunkirk’e çıkartma yapan İngilizler bir süre sonra orada kapana kısılırlar ve imha olma noktasına gelirler, Fransızların da yardımlarıyla oradan zar zor kurtulurlar. Buradaki ilk ilginçlik Nolan’ın Almanların adlarını anmaması. Almanlardan/Nazilerden sadece düşman olarak söz ediliyor ve Nolan bu düşmanı bir kez olsun göstermiyor. Aynı şeyi Fransızlara da yapıyor. İngilizlerin Dunkirk’ten kurtulmalarını sağlayan Fransızlara bu kurtuluşta hiç yer vermiyor Nolan, Fransızları görmezden geliyor. Sadece iki sahnede Fransızlar görünüyor. Filme göre İngilizleri sadece İngilizler kurtarmış, en komiği de İngilizler kurtulduktan sonra Komutan Bolton’ın (Branagh) “Ben dönmüyorum. Fransızları kontrol edeceğim,” demesi. İngilizler İngilizleri kurtardı, sırada İngilizlerin Fransızları kurtarmaları var! Neyse son olarak, filmi Churchill’in söyleviyle bitirmeyi tercih etmiş Nolan. Bakıldığında politik açıdan en klişe filmini yaptığını da söylemek mümkün. Kahraman İngiliz pilotları, cesur-vatanperver-gözükara İngiliz siviller, Dunkirk’ten Fransızların da yardımlarıyla kurtarılan İngiliz askerlere yapıştırılan kahramanlık sıfatı (Nolan’a göre hayatta kalmak da kahramanlık)… Velhasıl Nolan’ın ilk savaş filmi böyle olmamalıydı.

Dunkirk‘te karakter yok, diyalog yok denecek kadar az -olanlar etkisiz-, İngilizlerden başkaları yok, klişe kahramanlık edebiyatı var. Bunlar da haliyle filmin kalitesini aşağı çekiyor. Dediğim gibi lineer anlatım biçimi de, üç mekân arasında mekik dokunması da filmi finale dek taşıyamıyor. Öte yandan müziklerde Hans Zimmer gene başarılı ama bu kez Nolan, Zimmer’ı dizginlemiş gibi. Zira müzikler en heyecanlı sahnede dahi öykünün önüne geçmiyor.

kategori:
izlenim

ilgili