Düşüş Öyküleri: Borg McEnroe’ya, Godard Godard’a Karşı

Sporun ve sinemanın ortak kaderlere sahip olan iki ismi ve onları anlatan iki film.

“Bana tenis konusunda ne söylendiyse tam tersini yaptım ve başarıya ulaştım.” Bjorn Borg
Yazının epigrafında yer alan söz sadece Borg için değil, fark yaratmayı başaran birçok isim için de geçerli. Tıpkı Godard gibi… O da ona söylenen her şeyin tersini yaparak başarıya ulaştı. Sinema ve spor dünyasının iki aykırı ismini buluşturan şey ise gene sinema. Doğal olarak aynı filmde buluşmasalar da aynı salonda (Filmekimi – Kadıköy Rexx) buluştu bu ikili.
Janus Metz’in ilk uzun metrajlı kurmaca filmi olan “Borg/McEnroe” (2017) ile Oscar’lı “The Artist’in” (2011) yönetmeni Michel Hazanavicius’un “Le Redoutable” (2017) filmleri, iki çok yetenekli insanın düşmeden önceki günlerine bizi götürüyorlar.

İki film o kadar çok birbirine benziyor ki hikayeleriyle, Borg ile Godard birer karbon kağıdı ile ayrılmışlar gibi. Sinema ve spor gibi, popüler kültüre katkıları tartışılmaz iki alanın yarattığı ikonlar –ki buna müziği de eklemeliyiz- sanırım aynı trajedileri yaşıyorlar.
Genellikle sinema zirveye çıkış öykülerini ve/veya çöküş öykülerini tercih eder. İki filmde buna tevessül etmek yerine, zirvedeki günlerin bitişinden hemen öncesine yöneliyorlar. Her şey yolunda gibidir. Gerçi Godard üreten insan 35’inde ölmeli veya susmalıdır diyerek, Borg ise hayranlarından kaçıp saklandığı kafede onu tanımayan garsona kendini elektrikçi olarak tanıtmayı tercih ederek, zirvedeki zamanlarının artık bitmek üzere olduğunun farkında olduklarını, izleyiciye de sezdirirler. Bunu fark etmeyen sevdikleri kadınlar, dostları ve meslektaşlarıdır.
İki isim de çok önemli bir anın öncesindedirler. Godard “La Chinoise” (1967) ile sosyalizm hakkında yepyeni bir şeyler söylemek için çabalarken, Borg ise 4 kez üst üste kazandığı Wimbledon şampiyonluğu sonrası beşincisini hedef koymanın sancılarını yaşar. Çevrelerindeki herkes onlardan zirvedeki varlıklarını sürdürmelerini bekliyordur. Bu başarı beklentisi hem kendileri için hem de yakın çevreleri için bir baskı oluşturur. Birinci Dünya Savaşı sonrası dillere pelesenk olan “Le Der Des Der” (Sonların sonuncusu savaş) tamlaması tam da onların, bu iki film sayesinde, tanıklık ettiğimiz günlerine uygun düşmektedir. Borg ve Godard yalnızdırlar. Kalabalık ve yakınlarındaki insanlar onları anlamamaktadırlar. Aslında hayatla kurdukları bağ yaptıkları iş ile sağlanmaktadır: Spor ve sinema. Korkuları mesleklerinin de onları terk etmesidir. Godard’ın ilerlemiş yaşına rağmen filmler çekmesinin, hala “Film Socialisme”(2010) ile sol yumruğunu izleyiciye doğru sallamasının ardında da, Borg’un tenisi bıraktıktan yıllar sonra, 1991 yılında tahta raketiyle çime çıkmasında da bu sevginin emarelerini görmek mümkün. Onların insanlarla kurdukları iletişim yaptıkları işle ancak olabildiği için, o işten vaz geçmemeleri çok doğal. Çünkü biri sinemanın diğeri de tenisin ifade ettiği her şeyi temsil ediyorlardı. Filmlere yansıyan intihar (Le Redoutable) ve anıştırması (Borg/McEnroe) da bu durumu açıklamakta son derece kilit role sahipler. Godard’ın yönetmenlik şöhreti belki bu anlamda Fellini ile boy ölçüşebilir, Borg ise tenisçi olarak Nadal ve Federer ile.
Borg’un “top karanlıkta bile beni bulur” sözleri aslında her şeyi özetliyor. Top onu terk ettiğinde o da oyunu terk edecektir.

Le Redoutable

“Hiç kimsenin, yazarken, boyarken, yontarken, dökerken, kurarken veya icat ederken, cehennemden kurtulmak dışında bir amacı olmadı.” Antonin Artaud

Michel Hazanavicius oyunculardan daha çok filme damgasını vuruyor. Sinema adına söylemek istediklerini kimi zaman oyuncularının replikleriyle, kimi zaman Godardvari numaralarla söylüyor. Filmden size geçen his öncelikle “yönetmen severek ve eğlenerek çekmiş” duygusu oluyor. Büyük bir meslektaşının hayat hikayesini, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Anne Wiazemsky’nin anılarından senaryolaştıran Hazanavicius komediye yaklaşan bir dili tercih etmiş.
Pasolini’nin “Hiç kuşkusuz Godard da, tıpkı Antonioni gibi hasta insanlar çekiyor –‘dünya onlara dokunuyor’: Ama bu insanlar bir tedavi altında değiller, maddi özgürlüklerinden hiçbir şey kaybetmemiş haldeler; hayat dolu hepsi… Ve bu herhalde yepyeni bir insan tipinin antropolojik olarak doğmakta olduğunu gösteriyor…” sözleriyle dile getirdiği koşulları (68 olayları, sol içi tartışmaları) yansıtmayı tercih ederken, karı koca arasındaki ilişkiye de kamerasını çeviriyor. Politik filmler çekmek için çabalayan Godard’ın politika karşısında düştüğü çaresizlik filmin en güçlü yanlarından birini oluşturuyor. Ulus Baker’in yazdığı gibi “Politika nostaljiden en uzak hayat deneyimidir.” Filistin’de Yahudilerin sürdürdüğü acımasız politikayı eleştirmek için Godard’ın söylediği “Yahudiler bugünün Nazileridir” cümlesini (komik bir hale bürüyerek de olsa) batılı bir filmde duyabilmek fransız yönetmenin cüretini göstermek açısından önemli. Politik sinema veya sinema politiktir mi gibi tartışmalar için de önemli ipuçları taşıyor film. Gene Baker’in hatırlattığı bir Godard cümlesini bu paragrafa eklemekte yarar var: “…birisi Beethoven’den hoşlanıp Sting’den nefret eden, öteki ise tersini hisseden bir karıkoca için hiçbir mesele yoktur; ama eşlerden biri Spielberg’ten hoşlanıyor, öteki nefret ediyorsa ayrılık er geç mukadderdir…”
Güçlü karakterlerin aşkı bile bir süre sonra yorma kapasitelerini de görmek için Anne, Jean- Luc ilişkisine bakmak yeterli oluyor. Kadının çaresizlikle süslü umarsızlığı ile Godard’ın hırçınlığının bir araya geldiği anlar filmin ana akslarından birini oluşturuyor. Bir yönetmenin hayatına bakmak için, özellikle de zirveden sonra gelen günleri anlamak için film, önemli bir anahtar görevi görüyor. Politik çabasının insanlarla ilişkisini bozma kapasitesi o kadar yüksek ki sonunda politika tutkusu aşklarına da halel getiriyor. Temiz planlarla, filmdeki heyecanı değil ama sevgiyi hissedebiliyorsunuz. Oyuncuların da eğlendikleri görülüyor. Özellikle Louis Garrell çok başarılı bir Godard portresi çiziyor. Stacy Martin ise Anne rolünde güzelliği ile ön planda. Filmi yönetmeni sevenlere/sevmeyenlere, aşkı kavramaya çalışanlara, insanın hayatla yaşadığı çaresiz ilişkiyi merak edenlere özellikle tavsiye ederim.

Küçük bir ayrıntı: Godard’ın filmde tatile gittiği ev geçtiğimiz yıl vizyona çıkan “Planetarium” (2016) filminde de gördüğümüz ev.

Borg/McEnroe

“Gereken her şeyi verdim, eti, aklı ve nefesi… Çoğu zaman yoruluyorum. Fikirler sendeleyip yuvarlanıyorlar.” Louis-Ferdinand Celine / Taksitle Ölüm

Spor filmleri yapmak oldukça güç. Emek isteyen bir tür. Belgesel ile kurmaca arasındaki çizgiyi doğru ayarlayabilmek en büyük sorunudur spor filmlerinin. Janus Metz bunu oldukça iyi bir biçimde kotarıyor. Yönetmenin daha önce de uzun metrajlı tek işinin danimarkalı askerlerin Afganistan günlerini anlatan “Armadillo” (2010) adlı belgesel olması, film öncesi beni oldukça tereddütte bırakmıştı.
Bir başka tenis efsanesi Arthur Ashe’in, “Björn oyundan daha büyüktü, teniste Elvis Presley veya Liz Taylor gibi bir etkisi vardı” dediği, Wes Anderson’un “The Royal Tenenbaums” filmindeki Richie karakterine ilham veren, Bjorn Borg’u beyazperdede canlandırmak oldukça güç bir iş. Bu film bunu başarıyor. İki tenisçinin arasındaki rekabete sizi tekrar ortak etmeyi başarıyor.

Özellikle Borg’a hayat veren Sverrir Gudnason mükemmele yakın oyunculuğuyla göz dolduruyor. Usta oyuncu Stellan Skarsgard, Björn’ün antrenörü Lennart Bergelin rolünün hakkını verirken, Shia LaBeouf John McEnroe’yu oynamakta zorlanmış. McEnroe gibi özgün bir karakteri canlandırmak gerçekten çok zor bir iş. En azından filme zarar vermeden bunu başarmış LaBeouf. Trier’in “Nymphomaniac” (2013) filminde yer alan rol arkadaşı Stacy Martin’in Le Redoutable da yaptığı gibi o da filmin iyi oyuncusunun yanında en azından sırıtmamayı başarmış. Buz ve ateş olarak tanımlanan ikilinin Buz tarafı daha fazla yer tutarken filmde ateş daha az yer almış. O unutulmaz finali tekrar görmek isteyenler için tenis sahnelerinin başarısını da hatırlatmak isterim. Uzun zamandır seyrettiğim en iyi spor filmi olan Borg/McEnroe spora ve insanın hayatla verdiği mücadeleye odaklananlar için önemli mesajlar taşıyan bir film. Tenisin sınıfsal yanına da eleştiriler getirmekten geri durmayan bir filmle karşı karşıyayız.
5 kez üst üste Wimbledon’ı , 4 kez üst üste Roland Garros’u kazanan Borg 26 yaşında tenise veda eder. Godard en sarsıcı filmlerini 35 yaşına gelmeden çeker. Borg/Godard ikisi de alanlarının önemli ve aykırı ikonları olarak daha uzun söz edilmeyi hak ediyorlar.

Her şeyin hızla tüketildiği, her şeyin geçip gittiği bir dünyada zirveyi görenlerin de geçip gittiklerini hatırlatan bu iki film aslında Celine’in (Taksitle Ölüm) sözlerini hatırlatıyor.

“Geçiciyiz, bu bir gerçek ama bu noktaya gelene kadar geçtiğimiz rütbeler yeter.”

kategori:
izlenim

ilgili