Eksik Bir Watanabe Portresi ya da Unbroken

Unbroken’ı seyrettikten sonra aklımda korkunç savaş koşulları, gökyüzünde birbirine giren savaş uçakları, tüm zorluklara rağmen hayatta kalmaya çalışan esir askerler, yaratılan aksiyon ve tüm bunların anlatımı için oluşturulmuş büyük...
unbroken film

Unbroken’ı seyrettikten sonra aklımda korkunç savaş koşulları, gökyüzünde birbirine giren savaş uçakları, tüm zorluklara rağmen hayatta kalmaya çalışan esir askerler, yaratılan aksiyon ve tüm bunların anlatımı için oluşturulmuş büyük prodüksiyondan çok Watanabe kaldı. Oysa Watanabe bu filmde herkesin nefretini kazanmak için uydurulmuş, kimsenin merak etmediği kötü adam “tip”iydi. O, filmde sadece bir ayrıntı, aşılması gereken bir engel gibi gösterilmişti. Ama bence Watanabe de en az filmin asıl kahramanı kadar üzerine kafa yorulması gereken biriydi. Bu yüzden Unbroken’ı filmin “kötü” adamı Watanabe üzerinden anlatmak gerektiğini düşündüm.

watanabe unbroken

Watanabe hakkında bilebildiğimiz tek şey subay olmayı çok istese de orduya ancak bir onbaşı olarak girdiği. Sonra da cephe gerisindeki askeri bir esir kampına komutan olduğu. Japon ordusu bunu bilerek mi yapmış yoksa bu görev tesadüfen mi verilmiş Watanabe’ye, bilemiyoruz. Eğer Japon ordusu onun gibi arızalı bir askeri bilerek bir esir kampına komutan olarak atamışsa bu gerçekten şeytani bir karar. Çünkü Watanabe subay olamayışının yani başarısızlığının yükünü her an omuzlarında duyan biri. Bu, onun için öylesine kahreden bir başarısızlık ki artık bir takınıtı, bir kompleks. Ruhunda iyileşmeyen bir yara. Hiçbir zaman yukarı çıkamamış, “önemli” bir asker olamamış Watanabe’yi alır içinde esir subayların da olduğu düşman askerleriyle dolu esir kampına koyarsanız elbette o kampta ortalık şenlenir. Watanabe hıncını özellikle kamptaki esir subaylardan çıkarır. Bir esir subaya eziyet etmenin mazeretinden çok ne var? Ya da mazeret olmasa kaç yazar? Watanabe elinden eksik etmediği sopayı subaylara ver eder. Esirlerin neresine gelirse vurur. Kendisini hep bir şeyler başarmaya zorlayanlar için, belki de hayat içinde her düşüşünde başına dikilip onu aşağılayan babasından intikam alırcasına vurur. Bir savaşa girmeye zorlanıp onu ordunun “sıradan” bir askeri yapanlar için vurur.

Ama esir askerlere eziyet etmek Watanabe gibi eksik, yarım ve ruhu yaralı, intikam peşindeki asker için bile o kadar da kolay değildir. Boru mu? Karşısında aslanlar gibi Louis Zamperini vardır. Zamperini, Akdeniz’in bağrından Amerika’ya oradan da Pasifik cehenneminin ortasına bir savaş uçağı mürettebatı olarak savrulmuştur. Daha çocuk yaşta sağlam bir serseri olma yolunda ilerlerken ağabeyinin teşviki ile atlet olmaya özendirilen Zamperini, Olimpiyat seçmelerine katılıp şanlı ülkesi Amerika’yı temsil etmeye hak kazanır. Ne ki Zamperini’ye Tokyo Olimpiyatlarına bir atlet olarak katılmak nasip olmaz. Onun kaderinde Japonya’da esir bir asker olmak vardır. Her Amerikalı gibi Zamperini de doğuştan bir kahramandır. Ailesi ve ülkesi onunla her daim gurur duyar. Azimlidir, güçlüdür, sebatkârdır. Watanabe gibi değildir yani. Kompleksleri, nefreti ve öfkesi yoktur. Zamperini sadece, ne işi varsa, Japonya’da haksız yere tutulduğu bir askeri esir kampında eziyet gören mazlum bir askerdir. Hem kim bilir bu pozitif kişiliğiyle Japon kentlerini bombalarken bulunduğu irtifadan aşağıdaki insanlara sevgi dolu gülücükler bile yollamıştır da biz görmemişizdir. Zamperini şimdi de kazanmalıdır. Zamperini mutlaka kazanacaktır. Zira bu, onun hikayesidir. Onun azminin gücünün ve direncinin hikâyesidir. Bu, onun kahramanlığının tescili olan filmdir. Nitekim öyle de olur. Amerika Japonya’yı alt eder ve Zamperini kurtulur.

unbroken film

Peki Watanabe’ye ne olmuştur? Watanabe kaybolur. Geride Esir kampında bulunan odasında bıraktığı muhtemelen babasıyla çocukluğunda çekilmiş flu bir fotoğraf ve duvara yaslanmış bir vaziyette boynu bükük duran sopası kalır. Watanabe toz olup uçmuştur. Tıpkı 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya atılan atom bombasıyla toza ve dumana dönüşen diğer yüz kırk bin Japon gibi. Gelin görün ki toz olup uçan onca insan kıyısından köşesinden dahi olsa anlatılmaz Unbroken’da. Zaten bunlar bir savaşa dair tatsız anılardır. Zamperini’nki hariç. Onunki şüphesiz bir başarı öyküsü.

Adamımız Zamperini filmde mazlum bir esirden muzaffer bir askere dönüşerek ülkesine dönüp o mübarek toprağı öptükten kelli, kendini iyiliğe ve güzelliğe adar. En büyük erdem düşmanını affetmektir. O da Japonya’ya döner, kendisine esir kamplarında eziyet eden herkesle yüzleşip onları affeder. Bir galipken mağlup ettiğini sana yaptıkları için affetmek elbette kolayadır ama ya bir mağlupken seni mağlup edeni sana yaptıkları için affetmek? Sanırım bu o kadar da kolay ve basit bir şey değil. Nitekim Watanabe, Zamperinin kendisiyle görüşme isteğini reddeder. Zaten savaştan sonra bir süre savaş suçlusu olarak saklanmış ardından çıkarıldığı savaş mahkemesi yüksek merhametini gösterip onu bağışlamıştır. Peki, Zamperini ülkesi adına birkaç dakikada yüz binlercesini toza ve dumana dönüştürdüğü, ortalığı cehennem yerine çevirdiği için Japonlardan özür dilemiş midir? Orası muamma.

Sahi bu Watanabe, bu çiyan suratlı adam, hiç mi mutlu olmamıştır? Hiç mi sevmemiş, hiç mi umut etmemiş, sevdiği insanın elini aşkla tutmamıştır? Ağız dolusu bir kahkahayla hayata hiç mi gülmemiştir? Peki Watanabe? Onun portresi hâlâ eksik.

kategori:
izlenim

ilgili