Eleştirilerle Büyüyenler, Tahammülsüzlükle Küçülenler

Ülkemizde ne yazık ki eleştiriye tahammül eden insan sayısı çok az. Hiçbir kötü niyet olmadan karşı tarafı eleştirdiğinizde, onun eksik olduğu tarafları onun yüzüne karşı söylediğinizde o kişi, acı...

Ülkemizde ne yazık ki eleştiriye tahammül eden insan sayısı çok az. Hiçbir kötü niyet olmadan karşı tarafı eleştirdiğinizde, onun eksik olduğu tarafları onun yüzüne karşı söylediğinizde o kişi, acı ama gerçek, “Haklı olabilir mi? Bu konuda bir eksiğim mi var gerçekten?” diye düşünmez. İçinizde kötü niyet olmadan, onun iyiliği için sarf ettiğiniz bu sözler onda küfür etkisi yaratır. Sonrası malumunuz. “Sen kimsin…”lerle başlayan cevaplarla eleştirileriniz haksız çıkartılmaya çalışılır. Halbuki siz onu önemsemiş, eksiklerini belirtme ihtiyacı hissetmişsiniz. Belki ilerleyen günlerde kendisini düzeltir diye düşünmüş ve eleştirmişsiniz. Ama burası Türkiye. Burada eleştiriye tahammül edecek kişi sayısı çok az.

Sinemada da durum farklı değil. Bir filmi eleştirdiğinizde, eksiklerinden bazılarına değindiğinizde anında linç ediliyorsunuz. Çünkü kulaklar “Filminin şu tarafı olmamış, şunu şöyle yapsan iyi olurdu” cümlelerini duymak istemez. O kulaklar “Müthiş bir filme imzanı atmışsın. Yarınlara kalacak bir film bu. Başyapıt” gibi şeyler duymak isterler. Egolarının tatmin edilmesi, ortaya kötü bir film koymuş olsalar dahi yüceltilmeyi isterler. Yanlış bir tutumdur bu. Ne yazık ki yanlış bir tutum içinde olduklarını fark edemezler bir türlü.

Bu yanlış tutumlarını da sürekli devam ettirirler. Film çekenlerden, “Sorunlara eğiliyorum” ayağına yatanlardan, insan daha toleranslı, daha anlayışlı, daha olgun bir tavır bekliyor.
Nerdeee! Bu tavır yerine “Sen kimsin lan” diye başlayan çocukça cümleler sarf etmekten kaçınmazlar. Yaşına bakınca olgun diyeceğin bir kişinin bu tür durumlarda içindeki ergeni ne kadar da rahat bir şekilde dışarı saldığını görünce şaşırıyorsun ister istemez. “Sen kimsin lan”dan önce bir durup o eleştiri üzerine düşünmek gerek: “Acaba bu adam eleştirilerinde haklı mı?” Haydi bu adam haksız diyelim, başka yerlerde yazan ve sinema okullarından mezun olanların filminizle ilgili eleştirileri de mi haksızlık içeriyor?

Sizden sinema alanında çok daha deneyimli olan eleştirmenlere de mi “Sen kimsin lan” diyeceksiniz? Açıkçası Ortaçağ’daki rahiplerden hiçbir farkınız yok. Eleştiriye kapalısınız. Pardon, sadece olumsuz eleştirilere kapalısınız. Gerçeklerle yüzleşmek yerine kendinize kurduğunuz o pembe dünyada yaşamayı ve çektiğiniz filmlerin bir mihenk taşı olduğuna inanmayı tercih ediyorsunuz. Bu durum ne size bir katkı sağlar, ne de sinemamıza.

Size katkı sağlamaz, çünkü eleştiriye kapalı olan hiçkimsenin ne insanlığında, ne de yönetmenliği, senaristliğinde vs bir gelişme olur. Daha iyi bir yönetmen olmak adına eleştirilere tahammül etmeyi bilmek gerekir. Eleştirilerden dersler çıkarıp önceki filmlerde düşülen hatalara yeni filmlerde düşülmemeye ve sürekli daha iyiye gitmeye çalışılır. Normal olan budur. Cem Yılmaz’ın “Eleştiri benim velinimetim” sözünü anımsatmak isterim. Büyük yönetmen Alfred Hitchcock üzerinde de durmak istiyorum. Eleştiriye kapalı olanlar büyük yönetmenlerin neden büyük oldukları üzerinde muhtemelen hiç düşünmemiştir.

Hitchcock’u büyük yapan sayfalarca şey yazılabilir. Bunlardan en önemlisi ise bana göre “Eleştiriye açık olan bir yönetmen” oluşu. Kendisini eleştirmenlerden daha fazla eleştirmiştir. Derlediğim bir kaç sözünü eklemek isterim buraya: (Arka Pencere’ye kaynaklık ettiği için teşekkürler)

“”Kapri Yıldızı”, Ingrid Bergman için yapılmıştı. Ama daha sakin bir kafayla düşündüğümde asla kostümlü bir film çekmeye çalışmazdım”

“Filmler kurgulanmalıdır. Bir deneyim olarak “Ölüm Kararı” belki affedilebilir, ama aynı tekniği “Kapri Yıldızı”nda uygulamakta ısrar edişim büyük hataydı.”

“”Ölüm Kararı”nın ışıklandırmasını yürüten kameraman kendi kendine özetle şöyle demiş olmalı: “Pekala, işte bir günbatımı daha!” Hiç kuşku yok ki daha önce günbatımına uzun süre bakmamıştı; yoksa böyle berbat kartpostallara benzeyen bir görüntü ortaya çıkarmazdı.”

“Dönüp de geriye baktığımda “Ölüm Kararı”nda yaptığımın çok saçma olduğunu düşünüyorum. Çünkü öykünün görsel anlatımında kesmenin ve montajın önemi konusundaki kendi teorilerimi yok saymıştım”

Sadece bir kaç tane sözünü yazdım Hitchcock’un. Oysa Hitchcock kariyerinin başından sonuna dek hep kendisini eleştirdi. Filmlerinde nerede yanlış yaptığını görmeye ve bu yanlışlarını düzeltmeye çalıştı.

Öyle ki “The Man Who Knew Too Much” adlı filmini 1934’te çektikten sonra pek beğenmedi. Eline fırsat geçtiğinde, yani 1956’da bu filmin yeniden çevrimine imzasını attı ve ortaya “daha başarılı” bir film çıktı. Peki neden daha başarılı bir film çıktı? İlk filmde yapmaması gerektiği halde yaptığı ve filmine zarar veren şeyleri yeniden çevriminde yapmadı. Yani ilk filmin olumsuz yönlerini belirleyip bunları düzeltti. Halbuki birçok sinemacımıza böyle bir fırsat verilse gene o filmin aynısını çekerlerdi. Herkes Hitchcock’u örnek alır ama temelde yani eleştiri konusunda ondan ayrılırlar. Dünya sinemasında birçok önemli yönetmen kendi kendini bir eleştirmenden daha fazla eleştirmeyi bilmiştir.

Steven Soderbergh’in son filmleri neden vasatı aşamıyor? “Artık eleştirilere tahammül edemiyorum. Eleştirileri hiç okumuyorum” gibi bir açıklamasından ötürü olmasın? Eleştiri önemlidir özetle. Yoksa sinemaya başladığınız kafayla sinema hayatınızı noktalar ve geriye dönüp baktığınızda niteliksiz eserlerden oluşan bir filmografiye sahip olduğunuzu görürsünüz. Sinemamız adına da önemlidir eleştiri. Sizler eleştiriyi önemseyip ondan dersler çıkardığınızda daha iyi filmler çekeceksiniz belki ve bu da sinemamızın yol kat etmesi için gereklidir. Eleştiriye kapalı olan sinemacıların olduğu bir sinema bir milim bile ilerleyemez.

Birisi çıkıp kuyruk acısından “Eleştirmenler hayatlarında hiç şaryo görmediler” gibi saçmalar, diğeri çıkıp “Eleştirmenlik kurumu gereksiz bir kurumdur” der, diğeri kendisini eleştirenlere tam da kendisine yakışacak bir üslupla karşılık verir. Böyle insanlardan mürekkep bir sinemanın milim ilerlemeyeceği eleştiriye bakıştan anlaşılıyor zaten. Böyle insanları önemseyip de eleştirmemek gerek son kertede.

Birisi bana sormuştu, “Neden Bakınız’da yerli filmler eleştirilmiyor, hep yabancı filmlere ağırlık veriliyor diye?”. Nedeni aydın sıfatını hiç hak etmeyen, bu sıfatı taşıyamayan, bu sıfat üzerinde eğreti duran bu kişilerde saklıdır. Bu sitede yerli filmlere değinmememizin nedeni eleştiriyi yaptığınız anda bazılarının ağlamaya, hakaretler etmeye başlayacak olmasıdır. Öte yandan sadece bu da değil. Bu tutumumuz da eleştirilir ama daha önemli bir şey var: Ortaya konan filmler o kadar kötü oluyor ki bizler için o filmi izlemek de, eleştirmek de gereksiz hale geliyor. Ancak bazı filmleri eleştiriyoruz ve o filmlerin hangileri olduğu da belli zaten: Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem gibi “yönetmen”, “sinemacı” sıfatlarını gerçekten hak edenlerin işleri…

Son olarak umarım daha iyiye gideriz eleştiriye tahammül etme konusunda ama pek de umudum yok açıkçası. Bir deyim vardır sevdiğim: “Nato kafa, Nato mermer…”

kategori:
seçki

ilgili