!f İstanbul 2015’in Ardından 25 Film

Haktan Kaan İçel, !f İstanbul'da izlediği 25 filmi değerlendirdi......

Her sene şubat ayı içerisinde Türkiye’de sinemanın kalbinin attığı festival, !F İstanbul Bağımsız Filmler Festivali bu sene de kendine has programıyla seyircilerle buluştu. Genel olarak programdaki filmler arasında öne çıkanların içinde 2015 yılının Oscarlarının galibi Birdman amiral gemisi olarak yer aldı. Sözü fazla uzatmadan sırasıyla filmlere bir göz atalım.
big-eyes-lana-del-rey-bar
BİG EYES
Tim Burton’ın son filmi festivalin açılış filmiydi. Yeterince olumlu eleştiriler almasa da, Big Eyes açıkçası Tim Burton’ın Big Fish’ten bu yana yaptığı en iyi film. Tim Burton’ın malum Johnny Depp ile giriştiği yönetmen – oyuncu ortaklığına bu filmle beraber ara verilmişti. Bu Burton’a iyi gelmiş gibi gözüküyor ki, ressam Margaret Keane’in hikayesi sınırlı bir konuya sahip olsa da, olabildiğince akıcı kurgusuyla verilmek istenen etkiyi yeterince seyirciye ulaştıran bir yapım olarak dikkat çekiyordu. Amy Adams’ın son yıllardaki yüksek performansları göz önüne alındığında, geçmişi aratır bir şekilde zayıf bir oyunculuğu dikkat çekiyor. Christoph Waltz ise nedendir bilinmez, hep aynı oyunculuğu sergileyerek karakterlerini iki boyutlu kılmayı adet edinmeye başladı. Sonuç olarak ortalamayı tutturan bir film olarak sinema tarihinde yerini aldı.
o-52-TUESDAYS-facebook
52 TUESDAYS
Avustralya kıtasında çok ses getiren 52 Tuesdays, Boyhood filminde olduğu gibi geniş zamana yayılan çekim süresiyle insanların merakını cezbetmeye çalışan bir filmdi. Film cinsiyet değiştirmeye karar veren bir annenin kızıyla ilişkisini salı günü yptıkları buluşmalar üzerinden anlatmaya çalışıyordu. Bunu yaparken, bir yandan handycam kullanarak gerçekçilik katmaya uğraşırken, bir yandan da kurmaca çizgisini kaybetmemeye çalışıyordu. Boyhood’un 12 seneye yayılan serüveni kurgusal olarak nasıl toparlandıysa, 52 Tuesdays bunun tam tersi söz konusu olarak öne çıkıyor. Kurgunun dağınık bir şekilde durması, filmin yer yer tıkanmasına neden oluyor. Bir yandan bir büyüme hikayesi ve bunun psikolojik etkilerini inceleyen film, kimi parlak fikirlerine rağmen sıradanlıktan kurtulmayı başaramıyor. Buna paralel olarak Keşif yarışmasında da yarışan film, ne seyircilerin yoğun ilgisini, ne de eleştirmenlerin övgülerini kazanabildi.
Luna-Dave-McKean
LUNA
MirrorMask’ın yönetmeni olarak tanınan Dave McKean’in yeni filmi Luna üç arkadaşın toplanıp geçmişle yüzleşmelerini işliyor. Tabii bunu yaparken stop – motion animasyonlar ve çizimleri kullanmayı ihmal etmiyor. Yer yer sürreal sularında gezinen Luna, dramatik anlamda belli bir standardı tutturmayı başarıyor. Özellikle karakterlerin kendi aralarındaki diyaloglarında son derece başarılı işler çıkartıyor. Tabii Luna’nın sorunları da yok değil. Bu sorunların en başında tempo sorunu olduğu söylenebilir. Film belli kısımlarda yağ gibi kayarken, bazı kısımlarda o kadar yavaşlıyor ki, durma noktasına geliyor. Basit bir arkadaş yemeğiyle başlayan film, travmatik iç hesaplaşmalara dönüşürken, ufak tefek aksaklıklara rağmen seyircinin kafasında soru işaretleri bırakarak, memnuniyet ve memnuniyetsizlik çizgisi arasında sıkışmasına neden oluyor.
TU DORS NICOLE
TU DORS NICOLE
Vancouver Film Festivali’nden üç ödülle dönen Türkçe ismiyle “Nicole, Uyumuşsun”, siyah beyaz paletiyle bir grup gencin, ailesinin tatile gitmesi sonucunda evde yalnız kalıp, yaz tatillerinde geçirdikleri zamana odaklanan bir film olarak özetleyebiliriz. Kendine has mizahı filmin en güçlü kozu konumunda diyebiliriz. Genel itibariyle doğal oyunculuklar filmi sürükleyen önemli faktörlerden biri olarak öne çıkıyor. Geçtiğimiz yılın hit filmlerinden Frances Ha’yı hatırlatan film, Kanada’nın bağımsız kanadındaki gizli hazinelerden biri konumunda denilebilir. Özellikle yetişkin sesli çocuk ve Nicole’ün kimi muzır halleri, filmin içinde tebessüm etmenize olanak tanıyor. Konu itibariyle bir büyüme filmi denilebilir. Karakterlerin olgunlaşma sürecindeki çalkantılı duygu yüklerini güzel özetleyen bir filme imza atılmış. Bu yılın en başarılı filmlerinden biri diyebiliriz.
3b0a95bb2274bee11ce34b48c6603d7c
X+Y
Her yıl İngiliz sinemacıların en azından bir kez sosyal sorunlara eğildiği filmlerle karşılaşınca artık şaşırmıyoruz. Bu seneki sosyal duyarlılık konusu: Otizm. Hugo filminin çocuk yıldızı Asa Butterfield, o günden bu yana boy atarak ergenlik dönemiyle karşınızda bulunuyor. Otistik bir çocuğun matematiğe ilgisi ve bunu dünya görüşü haline getirmesiyle bir matematik yarışmasına hazırlık sürecine odaklanıyoruz. Bir kaza sonucu babasını kaybetmesinin ardından, birçok zorluklarla çocuk büyütme telaşı içine giren anne rolünde Sally Hawkins bulunuyor. Bu oyunculara ek olarak İngiliz filmlerinde rastlamaya alıştığımız Rafe Spall ve Eddie Marsan her zamanki gibi iyi oyunculuklarıyla filmi sürükleyen performanslara imza atıyorlar. Genel hatlarıyla kendini iyi hisset ya da bir nevi spor filmi diyebileceğimiz film, hafif bir seyirlik olsa da, çok fazla beklentiye girmeyen sinemaseverleri tatmin edecek düzeyde seyrediyor. Sırf oyunculuk performansları için denenebilir.
Foto by Nicklas Dennermalm
DYKE HARD
Her sene !f programında bayağılığa övgü yapan ucuz filmlerle karşılaşmak gelenek halini aldı. Berbat oyunculuklar, özensiz görüntüler, absürd mizah ve glam metal müzikleriyle bezeli bir yol filmi ile karşımızdalar. Filmin atmosferini algılayabilmemiz için John Waters’ın Pink Flamingos’u hatırlamamızda yarar olduğunu düşünüyorum. Film kendini o kadar ciddiye almıyor ki, sanki evde birkaç arkadaşın sıkılıp yaptıkları bir film olarak seyrediyor. Belki de böyle olmuştur. Aşırılıktan hoşlananlar deneyebilirler. Diğer izleyiciler için vakit kaybı olur. Youtube gibi platformlarda bu film gibi milyonlarca skeç bulunduğundan sinemada izlemeye zahmet etmeye gerek olmadığını düşünüyorum.
buzzard
BUZZARD
Bir nevi bir başkaldırı filmi. Film boyunca ana karakter Marty Jackitansky’nin sistemin açıklarını kullanarak kendine kazanç sağlamasının örneklerine tanıklık ediyoruz. Bankalar, pizzacılar, teknoloji marketleri Marty’nin yaptığının farkında ama buna karşı koyamıyorlar. Çünkü Marty’nin yaptığı her hareket dolandırıcılık gibi görünse de, her vatandaşın yapabileceği yasal şeyler… Tabii Marty bu durumu öylesine abartıyor ki, belli bir sure sonra yasalara dahi karşı gelebileceğini düşünüyor. Kazancının bir kısmını hobileriyle uğraşmak için harcıyor. Freddy Kruger’ın ünlü bıçaklı eldivenini yaparak kendine bir meşguliyet sunuyor. Stajyer olduğu bankada bile çalışmak yerine çakallıklar peşinde… O günümüzün amaçsız gençlerinden biri… Buzzard da bu amaçsız adamın kendi kendine yarattığı gerilimi anlatıyor. Fight Club’ın izinden giderek film farklı boyutlara gidebilecekken geçtiği denizden sonra bir avuç suda boğuluyor. Akıcı başlayan film, bir sure sonra kabuğuna çekiliyor. Bu nedenle de potansiyelini kullanamayan ortalama filmlerden birine dönüşüyor.
THE DARK HORSE
THE DARK HORSE
Yeni Zellanda’dan dokunaklı bir drama filmi… Akli dengesi yerinde olmayan Genesis eski bir satranç şampiyonudur. Ancak toplumun dışladığı bir adam haline gelmiştir. Toplumun dışladığı bir grup çocuğa satrancın inceliklerini öğretmek tek amacı olur. Tabii Yeni Zelanda’nın varoşlarında yaşam koşulları pek iyi değildir. İnsanlar ya çetelere katılıp serseri olacaklar ya da bir amaca tutunacaklardır. Cliff Curtis’in büyüleyici oyunculuğuyla öne çıkan film, küçük insanların umuda tutunma hikayesini akıl oyunları yapmadan düz bir şekilde anlatıyor. Dramatik anlamda etkili anları içinde barındıran Dark Horse, bu senenin gizli keşiflerinden biri olabilir. Bir yandan Yeni Zelanda yerlilerinin varoşlardaki çıkmazlarını öğrenirken, bir yandan da çete ritüelleri ve racon diyebileceğimiz yazılı olmayan yasalara karşı tokat gibi. Farklı kültürlere ilgisi olanlar için tavsiye edilebilecek başarılı bir drama olarak programda öne çıkıyor.
MIDNIGHTSWIM
MIDNIGHT SWIM
Festivalin geceyarısı kuşağında gösterilen filmlerden biriydi. Kısaca konusuna değinirsek üç kız kardeşin, annelerinin ölümünden sonra yazlık evlerine gelip geçirdikleri zamanı anlatıyor. Bir efsaneden yola çıkılarak anlatılan bir hikaye sonrasında film paranoyak bir hal alıyor. Sürpriz finaliyle de seyirciyi ters köşeye yatırmak istiyor. Genel hatlarıyla Türk filmi Kusursuzlar’I hatırlatan film, finaline kadar neredeyse aynı çizgide devam ediyor. Kendince de bir üslup geliştirip bir buluntu film havası veriyor. Tüm kareleri el kamerasından izlediğimiz filmde, korku unsurlarının Türkçe bir ninni olması, Türk seyirciler için farklı bir durum yaratıyor. Film boyunca korkmak yerine uyumak arasında kalmak bana kalırsa filmin en yüksek gerilimi yarattığı nokta denilebilir. Sırf finali için tüm filmi bunalımlı bir drama – gerilime dönüştürmek ne kadar iyi fikir tartışılır ama bence kötü seçim olmuş. Bu yılın benim açımdan hayal kırıklıklarından biriydi.
BOREG
BOREG
İsrail’in bu seneki izlemeye değer filmlerinden biri de Boreg’ti. Film başarılı bir sanatçı olan Michal’ın sipariş ettiği yatağın vidalarından birisinin eksik gelmesiyle başlayan yer yer tesadüf, yer yer de kaderci bir yaklaşımla oluşan olaylar bütününü anlatmaya çalışıyor. Tabii bir vida yüzünden insanlarının nasıl etkilendiğini gördüğünüzde  hayrete düşmeniz işten bile değil. Bir nevi Sliding Doors esintileri taşıyan film, bir yandan Israil – Filistin sorununa kadın gözüyle paradoksal bir gözle bakarken, bir yandan da kimlik sorununu, aidiyeti ve farklı dünyalarda aynı kadın olmanın nasıl bir durum ortaya çıkacağını trajikomik bir şekilde işlemeye çalışmış. Film kendi kurgusunun içinde öyle esnek ki, zaman zaman filmin içinde kaybolduğunuzu hissediyorsunuz. Zaten filmin filnalinde de gerçek mesajı kadın bir İsrail sınır askeri bizlere söylüyor. Filistin’deki durum kimin umurunda, benim mesai sürem bitiyor ve bundan sonrası beni ilgilendirmez diyerek filmin aslında ne anlatmak istediğini kendi üslubuyla seyirciyle buluşturuyor. Sonuç olarak bu yılın ilginç filmlerinden birisine imza atılıyor.tokyo-tribe-toronto-film-festival

TOKYO TRIBE
Müzikalleri sever misiniz, yoksa sıkıcı bulanlardan mısınız? Hangisi olursanız olun Japonya yapımı Tokyo Tribe’ı izlediğinizde “ben hayatımda böyle müzikal izlemedim” diyebilirsiniz. Baş döndüren görselliğiyle, bir nevi hip hop – rap müzikaline hazır olun. Bu senenin beklenmedik sürprizlerinden olduğu açık bir şekilde belli oluyor. Konu olarak müzikallerin yabancı olmadığı çete savaşlarına odaklanan film, şekil olarak hiç benzemese de, Batı Yaka Hikayesi’nin izinden giden bir yapım. Filmin içinde uyuşturucu, dövüş sanatları, hentaiden çıkma erotik sahneler ve istemediğiniz kadar garip karakter bulabileceksiniz. Filmden çıktığınızda abartmadan söylüyorum, başınızın dönmesi olasıdır. Bu garip deneyimi yaşamak isteyenlerin kaçırmaması gerekir.TOZ RUHU

TOZ RUHU
Nesimi Yetik, kısa filmlerin tanıdığı bir sima… “Annem Sinema Öğreniyor” adlı kısa filmiyle bir dönem yurtiçi ve yurtdışından tonla ödül almıştı. Toz Ruhu da bundan geri kalmayarak Adana ve Malatya’da en iyi film ödüllerini alarak adından bahsettirdi. Sinema dili olarak Türk sinemasının çokça başvurduğu karakter odaklı bir film olmayı tercih ediyor. Gündelikçi bir adamın, fantezi müzik tutkusuyla harmanlanarak insanlarla ve müşteriyle ilişkilerinden kesitler izlediğimiz film, kendi küçük dünyasında yaşayan insanlara odaklanıyor. Film çok büyük sözler söylemiyor. Bu yüzden de başrol oyuncusu Tansu Biçer’in performansıyla sürüklediği bir yapım olarak öne çıkıyor. Filmin finalindeki tozları günyüzüne çıkaran kapılı sahne belki de filmin özeti gibi: Biraz sade, biraz da belirsiz… Toz Ruhu ortalamada kalarak, yönetmenin diğer filmlerine izleyicilerin umut beslemesine neden oluyor.eden

EDEN
Sinemanın en çok ilgilendiği konulardan biri de müzik ve müzisyenler denilebilir. Tabii müziğin evrimleşmesiyle günümüzde DJ’ler önem kazanmaya başladı. Hiç durmayan hayatları merak uyandırıyor. Eden de bunu yaparak Cheers adlı House müzik yapan DJ’lerin çalkantılı ve çılgın partilerini izleyicileri davet ediyor. Tabii bunu yaparken zaman ve zamana bağlı süreçler son derece önemli bir konuma geliyor. 90’lı yıllardan günümüze kadar gelen süreçte bu tip müziğin zamanla ne hale geldiğini tüm gözlerinizle görebiliyorsunuz. Tabii bir de DJ’imiz Paul’un arkadaşları ile sevgilileriyle ilşkilerine tanık olurken, karşımızdakinin bir dönem filmi özelliği de olduğunu anlayabiliyoruz. Eden’ın ise en büyük sorunu film içindeki iniş çıkışları iyi ayarlayamaması denilebilir. Hatta hiç tempo olmaması genel problem olarak görülebilir. Eden nasıl başladıysa, öyle bitiyor. Bu da izleyicilerin filmi izlerken sıkılmalarına neden oluyor. Hatta tekrar hissi uyandırarak  film kendini baltalamaya başlıyor. Sonuç olarak gereksiz uzun süresi ve tek düze anlatımıyla Eden, belgeselden daha sıkıcı bir hal alıyor. DJ filmlerini özellikle merak edenler dışında çok tavsiye ettiğim bir film değil.

1001 GRAM

1001 GRAM
Bent Hamer festival seyircilerinin tanıdığı bir isim, hatta filmin biletlerinin günler öncesinde tükenmesinden sevilen bir isim olduğunu anlayabiliriz. Kendine has bir mizahının yanında, İskandinav kökenlerden kaynaklı donuk oyunculukları ve muazzam görüntü yönetimiyle filmlerine has doku yeni filmi 1001 Gram’a da yansıyor. Filmin dingin temposu ve anlattığı yalın hikaye su gibi akarken, yalnızlık teması üzerinden hayatın ağırlığını sorguluyor. Filmin ana karakteri Marie ulusal ağırlık birliğinde çalışırken, ona emanet edilen ağırlık birimiyle ironik bir şekilde ters düşerek hayatın ağırlığının ne kadar olduğunu kendine sormayı tercih ediyor. İçsel bu yolculuk insanı büyüleyen bir muntazamlıkta filmin içine işliyor. 1001 Gram, izleyicilere çok şey vaat etmiyor. Kendi kendine sorular sorup, bunu cevaplıyor. İzleyiciyi ufak aksiyonlarla uyanık tutmaya çalışırken, temelinde hayat gibi monoton bir hikayeye seyrediyor. Yalın ve ruhu dinlendiren film arayanlar için iyi bir seçenek olarak gözüküyor.goodnight-mommy

GOODNIGHT MOMMY
Festivalin sürpriz filmi kuşağında gösterilen Goodnight Mommy, çeşitli festivallerde gösterildiği an yoğun tepkiler alan bir filmdi. Anne ve çocuk arasındaki gerilimi Freudyen bir okumayla açıklayabileceğimiz Goodnight Mommy, şekilci ve kendine has yapısıyla bir korku – gerilim filmi açısından son derece elit seçimlere sahipti. Bandajlar içinde ameliyat geçiren anne, bedensel değişim sonucunda ev içinde bir düşmana dönüşür. Çocukluk korkularımızdan biri de bu değil midir? Annemizi kaybetmek… Boşanmış eşlerin çocukları üzerine derin psikolojik etkiler bıraktığını düşünürsek, bu film alt metninde bu konuyu görmezden gelemiyor. Finalinde sakladığı sürprizi, dikkatli seyirciler filmin farklı anlarında çözebilirler. Ancak bu durum filmin etkili atmosferi ve özenli görüntü yönetimini hesaba kattığınızda size keyif verecek sahneler içerdiği gerçeğini değiştirmiyor. Geçtiğimiz senenin hitlerinden Babadook’la akrabalığı yadsınamaz bir gerçek olarak kabul edilebilir. İki film de aynı temalar üzerinden giderek, çocukluğumuzdaki travmaların aydınlığa çıkmasına neden oluyor. Finalinin Avrupa sinemasından çok popüler filmlere öykünmesini bir kenara bırakırsak, bu senenin sağlam gerilimlerinden biri sizi bekliyor.
Not: Rahatsız edici seviyede işkence sahnelerinin yer aldığını unutmayın.THE MAN IN THE ORANGE JACKET

THE MAN IN THE ORANGE JACKET
Gerilim – korku filmleri genelde maliyeti diğer yapımlara göre düşük olarak görüldüğünden her ülkenin tercih ettiği bir türdür. Düşük maliyetle şaşırtıcı büyklükte kitleleri salonlara çekmeyi başarır. The Man in The Orange Jacket da böyle bir film denilebilir. Letonya – Estonya ortak yapımı olan film, lüks bir evin içinde geçen bir kedi fare oyunu hikayesi… Tabii bunu gerilimden çok korku filmi üslubuyla yapmayı tercih ediyor. İşçi sınıfını temsil eden turuncu ceketli bir adamın, (hatta yelek de diyebiliriz) toplu işten çıkarma sonrasında bu durumun sorumlularından intikam alıp gerçekleştirdiği katliam sonucunda zengin bir insan olmayı denemesini anlatıyor film. İşçi sınıfına karşı adaletsizliklere vurgu yapacak diye düşündürürken, bir anda katliamlarla bezeli bir teen slasher havasına dönüşüyor. Bu dönüşüm de filmin beklentileri karşılayamamasına neden oluyor. Kuzeyin iç karartıcı renkleri ve kocaman bir evde tek başına olmanın korkutucu atmosferi filmin ayakta kalmasına yetmiyor. Filmin finalinde de kolaya kaçan tercihler filmin suda batmasına neden oluyor. Tek avantajı filmin kısa süreli olması denilebilir. Korku filmi severlerin deneyebileceği bir film.4guide_norway__large

NORVIGIA
Açıkçası bu senenin programına baktığımızda dans etmeden duramayan bir vampirin kendini bulma sürecini gördüğümüzde, “ilginç bir hikaye” olduğu herkesin aklından geçmişti. Ancak kağıt üstünde iyi duran bu hikaye sinematografik anlamda perdeye yansıtılamamış. Yükselen yeni yunan sinemasına dahil edebileceğimiz bu film, öncüllerinin yanına yaklaşamayacak nitelikte gibi duruyor. Kendi dünyasının içinde mizahi bir atmosfer ve yer yer gereksiz ayrıntılarla farklı olmaya çalışırken, aslında hikayesinin yeterince üzerinde durulmadığını anlıyoruz. Sadece parlak bir fikir olarak ışıldayıp sönüyor. Başrol oyuncusunun fiziği Al Pacino’yu andırsa da, maalesef aynı şeyi yetenek konusunda söyleyemeyeceğim. Filmin gitmek istediği yönü de düşündüğümüzde bir nevi avrupalı istismar filmlerini andırıyor. Ucuz bir çizgi romandan fırlamış görselleri, filmin neyse ki kısa süresi içinde kaybolup gidiyor. Yönetmenin bir sonraki filminde biraz daha fikrini olgunlaştırıp daha iyi bir film çıkartması en büyük temennimiz olabilir. Kısaca yarışmalı bölümün hayal kırıklıklarından biri olarak kaldı. Filmin adının Norveç olması da ayrı bir gereksiz ayrıntı denilebilir. O halde kendimize şu soruyu sormamız en iyisi olacaktır: Sivri dişlerinin olması, seni bir vampir yapar mı? Yoksa sadece kağıt üstünde vampir yazdığın için mi, karakterin bir vampir?princesa1

LA PRINCESA DE FRANCIA
Adının Fransa Prensesi olduğuna bakmayın, film bir dönem filmi değil. Filmin içindeki tiyatro oyunundan adını alan film, tek kelimeyle festivalin zayıf filmlerinden biriydi. Arjantinli yönetmen Matias Pineiro filmin öncelikle tiyatroya, ardından da radyo oyunu için senaryolaştırıldığından bahsetti. Bu bilgi ışığında kendimize sorduğumuz soru şu oldu: Bu senaryonun sinemaya uyarlanmasına gerek var mıydı? Film kendi içinde zaten yeterince teatral bağlarından kopamamışken, sinemada keyifli bir deneyim olmaktansa, eziyete dönüşen bir yapım olarak dikkat çekiyor. Bir an için bile susmayan karakterleri ve tüm kızları kendine çeken aurasıyla bahsi geçen erkek figürü olabildiğince sığ yazıldığından ne empati kurabiliyorsunuz, ne de daha fazlasını… Zaten filmin süresi de bir tiyatro oyunun süresi kadar. O halde her tiyatro oyunu sinemaya uyarlanmalı mı? Sormamız gereken ilk soru bu galiba.I AM MICHAEL

I AM MICHAEL
James Franco, Zachary Quinto ve Emma Roberts’lı kadrosuyla gerçek bir hikayeden uyarlanan bir gökkuşağı filmi ile karşı karşıyayız. Konu gayet ilginç: LGBT hakları savuncusu ve gaylik üzerine popüler bir derginin editörüyken, bir anda kendini dine verip homoseksüelliğini reddeden bir adamın en sonunda kendi klisesinde papaz olmasını anlatan bu hikaye, yönetmenin ana karakterini bir an bile yargılamayarak objektif kalmasıyla dikkat çekiyor. Film ilk yarısında bir parodi gibi başlıyor. Gregg Araki’nin görsel dünyasının bir kopyası gibi başlayıp, sonrasında filmin ikinci yarısında toparlanmasıyla ve bununla beraber merak edici unsurlarla bezenişi filmin denenmesi gereken filmler listesine girmesine neden oluyor. Yağmacık gibi duran ama bu tip insanların varlığının olduğu düşünüldüğünde iyi analiz edilmiş portrelere rastlıyoruz. Filmin yönetmeni Justin Kelly, ana karakteri Michael Glatze ile tanıştığında aslında karakterinden nefret ettiğini söylüyor. Kendi iç dünyasında kaybolan bir adamın, karşı koyulamaz gerçekçiliğe karşı savaşını Franco iyi yansıtmayı beceriyor. Bütüne baktığımızda festivalin iyi filmlerinden biri olduğunu sayarsak denememeniz için bir neden yok gibi duruyor.CUT SNAKE

CUT SNAKE
Daha çok “Walking on Water” filmiyle tanınan Avustralyalı yönetmen Tony Ayres, bu yeni filminde iki erkek ve bir kadın arasında geçen sürprizlerle dolu bir kara filme imza atmış. Özellikle erkek karakter arasındaki iç hesaplaşmalar iyi oyunculuklarla birleştiğinde harika bir atmosfer yaratıyor. Filmin sürprizlerini ele vermemek adına hikaye hakkında daha fazla tüyo veremediğim filmin, bu senenin sağlam gerilim – dramalarından olduğu söyleyebilirim. Sullivan Stapleton’ın canlandırdığı Pommie, filmin gerilim atmosferine katkı yapmakta oldukça başarılı olarak gözüküyor. Tekinsiz oyunculuğu filmin artılarından denilebilir. Festivalin denenmesi gereken filmlerinden biri.KUMIKO, TREASURE HUNTER

KUMIKO, TREASURE HUNTER
Özgün işleriyle tanınan David Zellner, yine ilginç bir hikayeyle seyirci karşısına çıkıyor. Sahilde gezerken mağaranın birinde Fargo filminin eski bir VHS kopyasını bulan Kumiko’nun o andan itibaren tek amacı, anlamsız hayatından kurtulup filmdeki kara saklanan parayı bulmak olur. Düşüncesi bile gülümseten bu film, tabir-i caizse deli işi gibi görünebilir. Ancak yönetmenin akıcı bir kurguyla ele aldığı film, özellikle Japonya’da geçen bölümleriyle su gibi akıp geçiyor. Japonya’nın metropollerinde kaybolan ümitsiz insan hikayesinden, bir yol filmine dönüşürken; durumun trajikomikliğinden olsa gerek, her anı insanın yüzünde kocaman bir gülümsemenin oluşmasına engel olamıyor. Açıkçası herkes için sürpriz olan finaliyle ise seyirciyi ters köşeye yatırmayı başarıyor. Yalnızlık, azmetmek ve umut temalarından yola çıkarak ilginç bir deneyim yaşatıyor. Çok büyük beklentilere girilmediğinde, özenli görüntü yönetimiyle beraber akılda kalıcı bir seyir zevki verdiği aşikar. Bağımsız severler için altın değerinde bir film olarak akılda kalıyor.v14plemya04

PLEMYA
Ukrayna’dan çarpıcı ilk film… Film boyunca ne bir müzik, ne de bir diyalog var. Sağır insanların evreninde hizmet veren bir okula gidiyoruz. Dışarıdan bakıldığında normal bir okul gibi görünse de, aslında çeteleşmiş yapısıyla her türlü pis işin döndüğü bir bataklık olarak adlandırılabilir. Öğretmenlerin de alet olduğu fuhuş, hırsızlık, kaçakçılık, gasp ve bunun gibi bir çok olayı içinde barındıran film, okula yeni gelen bir öğrencinin bakış açısıyla seyirciye yansıtılıyor. Filmin ilk bölümünde okulda işlerin nasıl yürüdüğünü görürken, ikinci bölümünde yeni gelen çocuğun, okuldaki kızlardan birine aşık olmasıyla beraber konunun umutsuz bir aşk hikayesine dönüşmesine tanıklık ediyoruz. Film akıcılık bakımında bir saat gibi işliyor. Ancak içinde barındırdığı kürtaj ve şiddet sahneleri her bünyenin kaldırabileceği cinsten değil. Benim izlediğim seansta bir kişi baygınlık geçirdi, 5 kişi salonu terk etti, sayısız kadın da bu sahnelere bakamadı ve başları döndü. Filmin yıkıcı finali adeta izleyicileri şoke edecek bir şekilde tasarlanmış. Bu yüzden de izlenişi zorlayabilir nitelikte olmuş. Genel olarak baktığımızda festivalin belki de Birdman’dan sonraki en iyi filmi denilebilir. Bu deneyimi kaçırmamanız gerektiğini söyleyebilirim.A girl walks

A GIRL WALKS HOME ALONE AT NIGHT
Vampir filmlerine sinemaseverler olarak alışkınız. !f İstanbul’da da bu sene üç vampir konseptli film seyirci karşısına çıktı. Yurt dışında inanılmaz ilgi gören ve İran vampir filmi olarak lanse edilen A Girl Walks Home Alone at Night, aslına bakarsanız İngiltere doğumlu bir İranlı yönetmene sahip olduğundan, çekimleri de Amerika’da gerçekleşmiş olduğunu hesaba katarsak İran kökenli bir yönetmenin çektiği Amerikan bağımsızı olarak daha düzgün bir tanıma oturtulabilir. Filmimiz borç batağı içinde gezen James Dean referanslı Arash ve sokaklarda bir adalet temsili olarak gezen vampir kızın aşk hikayesi olarak anlatılabilir. Siyah beyazlığın kolaylaştırdığı estetik görüntüler, yönetmenin bir soundtrack edasıyla filmin bütününe yerleştirdiği sayısız şarkı ve ana akım sinemaya göz kırpan planlarıyla kendine özgü bir tür denemesi olarak dikkat çekiyor. Diyaloglara bel bağlamayan yapısıyla, yer yer acemice kotarılmış sahneleriyle ve karakterler arasındaki etkileşimlerle samimi bir hava yakalanmış. Tabii senaryoya kaba taslak göz attığımızda sıkıntılı kısımlar göze çarpıyor. Akla gelen bir fikrin olgunlaştırmadan sinemaya aktarma düşüncesi, bu filmin de genel sorunu olarak kabul edilebilir. Tüm artılar ve eksiler toplandığında ortalamayı tutturan bir deneme olarak akıllarda kalacak gibi gözüküyor. Ne eksik, ne fazla… Çok fazla beklenti içine girmek moralleri bozacaktır haliyle…alleluia

ALLELIUA
Yılın öne çıkan korku filmlerinden biri daha festivalde gösterildi. Konusuna kısaca değinirsek; boşanmış bekar bir anne olan Gloria, internet üzerinden arkadaşının yardımıyla bir randevu ayarlar. Bu randevuda tanıştığı Michel’e Gloria saplantılı bir tutku duymaya başlar. Ancak Michel çapkın bir üçkağıtçi bir zamparadan başka biri değildir. Bu durum Gloria’nın içindeki saklı kalmış ham ve vahşi duyguların ortaya çıkmasına neden olur. Kıskançlık ve takıntılar üzerine enteresan bir deneme olmuş. Film kurgusal ilerleyişini kurbanların sırasıyla isimlerinin yazıldığı bölümlerle sürdürüyor. Aile olmak, tutkular, seks bağımlılığı, büyü ritüelleri, Freudyen okumalar bu filmin içinde de bolca var. Kanın hüküm sürdüğü, bir an bile uslu duramayan bir film karşımızdaki… Farklı bir açıyla bakarsak farklı bir aşk hikayesi denilebilir. Hastalıklı bir Bonnie & Clyde hikayesi desek de çok kötü bir benzetme yapmamış oluruz. Film genel olarak muğlak bir şekilde son bulsa da, tahminlere açık finalini jenerikte barındırdığı ipucularla seyircinin merakını gidermeye çalışıyor. Başrol oyuncuları Lola Duenas ve Laurent Lucas’ın oyunculuklarından güç alan yapım, bu iki oyuncunun saplantılı tipleri canlandırmasındaki başarısından dolayı artı puan kazanıyor. Alleliua’nın en temel sıkıntısı, kendini tekrar eden bir yapıya sahip olması denilebilir. Olacakları tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok. İkinci bölümde ne oluyorsa, diğer bölümlerde de aynı şeyler oluyor. Bu durum da seyircinin canını sıkabilir. Şiddet ve insan temelli korku filmlerini sevenler için denenmesi gereken bir film. Aksi takdirde benim bulunduğum salonda olduğu gibi 10 kişi salonu terk edebilir.

kategori:
izlenim

ilgili