Faşizmin Filmlerdeki Karşılığı: American History X ve Swing Kids

Konuk Yazar: Sezen Sayınalp

(Yazı iki film için de spoiler içermektedir!)

Faşizm kavramını, günlük hayatta her ne kadar sosyolojik açıklamalar gibi kullanmasak da içinde bulunduğumuz kimi siyasal ve sosyal durumları tanımlamak için bu kavramdan yararlanıyoruz. Çünkü birebir kelime anlamıyla karşılaşmasak bile, yaşadığımız olaylar, içinde bulunduğumuz sosyal ortamdaki insanların tutumunu gözlemliyor ve de ‘öteki’ diye nitelendirilen insanlara karşı takınılan tavır ve üstün olma halini neredeyse her gün yaşıyoruz. Aslında bu durumda, faşizmi ve faşizmin insanlarda ne gibi etkiler yarattığını küçük ölçekte bakarak daha net anlayabiliriz. Burada ‘’küçük ölçekte bakmak’’ diye bahsettiğim durumu, faşizan bir tutumun insanların üzerinde yarattığı etkiye bakma hali olarak tanımlayabiliriz. Yani ortaya çıkan psikolojiyle ilgilenerek “öteki azınlıkların”ların ya da “çoğunluğun” ruh halininin nasıl biçimlendiğini ve nasıl değişebildiğini gözlemleyebiliriz.

Bu değişimleri doğrudan gözlemlemek pek kolay olmayabilir. Özellikle bir faşist dönemde yaşanılanları gözlemlemek (Nazi Almanyası gibi) pek olanaklı değil. Nazi Almanyası’nın yaydığı fikirlerden beslenen ve bu faşizm ortamını devam ettirmeye çalışan Neo-Nazi oluşumları gözlemleyebiliriz ancak. Faşizmi gözlemlemenin bir başka yolu da sinemadan geçiyor. Geçmişten günümüze faşizmin yarattığı etkileri, oluşturduğu enkazı, insanların psikolojilerini pek çok değişik açıdan bakarak bize izletme imkanı sunan faşizm konulu filmler, yukarıda bahsettiğim gözlem için en iyi yollardan. Faşizmin insan psikolojisi üzerinde yarattığı farklı etkileri incelemek için farklı dönemlerde geçen iki film seçtim. Seçtiğim iki film de farklı psikolojilerdeki gençlerin, faşizmden isteyerek ya da istemeyerek nasıl zarar gördüklerini ve nasıl değişime uğradıklarını anlatıyor. Filmleri analiz ederken bu değişimin ne boyutlara ulaştığını siz de fark edeceksiniz.

6

İncelemek istediğim ilk film Amerikalı bir Neo-Nazi oluşumu ile alakalı olan ‘’American History X’’. Film, iki kardeşin hayatlarına odaklanıyor. Bir Neo-Nazi oluşumunun içinde yer alan ve sözü geçen bir lider olan Derek (Edward Norton) adeta katıksız nefret bir insanın üzerinde nasıl toplanır bize gösteriyor filmin çok konuşulan giriş sahnesinde. Derek’in arabasını çalmaya çalışan siyahi bir gencin çenesini kaldırıma dayayarak kırması ve kırdıktan sonra Derek’in gözlerinde gördüğümüz o zafer-gurur ifadesi bir insanın nefretinin sınırının olmadığını bize belirtmek ister gibi duruyor.
Bu olayın ardından Derek’in tutuklanmasıyla film başlıyor. Aynı abisi gibi yetişen Danny (Edward Furlong) de abisinin ‘’haklı davasına(!)” saygı duyarcasına eylemlerine devam ediyor. Bu eylemlerin arasında hepimizin tahmin edeceği gibi siyahi vatandaşlara karşı yürüttükleri eylemler yer alıyor. Film geriye dönüşler ve şimdiki zaman olarak iki pencereden bize olayların nasıl o raddeye geldiğini göstermeye çalışıyor ki bu yöntem için, American History X’te karakter çözümlemesi yapabilmek adına oldukça faydalı bir yöntem diyebiliriz.
Faşizm açıklamalarında sıklıkla bahsedilen “apology” kavramının bu filmde önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. “Apology” kavramını, faşist düşüncenin eyleme geçerken bir savunma mekanizması çalıştırıp, “yapıyorsak bir sebebi var” açıklamasını eylemlerini mazur göstermek için öne sürmesi diye özetleyebiliriz. Derek’in eylemlerini tetikleyen itici gücün, babası hayattayken siyahilere yapılan pozitif ayrımcılık olduğunu fark ediyoruz. Ona göre babasının ölümü bu pozitif ayrımcılığın bir sonucu olarak meydana gelmiş ve Derek’te (zaten eskiden beri var olan) faşist tutumu tetiklemiş. Derek’in düşüncesi tipik bir ‘’ben şu anda böylesine nefret doluysam bunun sebebi onların bizim canımıza ve malımıza kastetmesidir” yönünde… Halbuki işin aslına bakılırsa, ne zamanında yapılan pozitif ayrımcılık siyahileri beyazlara karşı “cana kastetme” ekseninde doldurmuş ne de babasının ölümünde, Derek’in savunmasını haklı çıkaracak bir kanıt var. Yani olay tamamen, siyahi vatandaşlara karşı yapılan eylemleri mazur göstermeye yönelik. Bir nevi, Paxton’un “Faşizm beş aşamada nasıl iktidara geçer?” tanımında yer “Seninle aynı olan insanları bir araya getirebilecek ortak düşman yarat” maddesinin ustalıkla gerçekleştirilmesi diyebiliriz bu eylemlere…3

Filmde dikkatimizi çeken bir diğer nokta ise, faşizmin 14 karakteristiğinde yer alan kimi maddelerin Derek’in yaşam biçimine işlemiş olması. Burada cinsiyetçiliğin ne boyutlarda olduğunu inceleme fırsatı bulabiliyoruz örneğin. Derek’in kendisi gibi ırkçı düşüncelere sahip olmayan annesi ve kızkardeşini aşağılama ve şiddet uygulama sahneleri insanın kanını donduran cinsten. Derek ve Danny’e göre kadınların bu gibi konularda bir söz hakkı olmadığı gibi onları gerektiğinde aşağılamak ve onlara şiddet uygulamak da kabul edilebilir. Ayrıca buldukları her fırsatta, siyahilere ait yerlerin yağmalanması ve onlara şiddet uygulanması da bu 14 karakteristiğin içinde yer alan “sürekli cezalandırma durumunu” bize gösteriyor. Çok güçlü ve sürekli bir milliyetçiliği benimsemeleri ve insan haklarını hiçe saymaları da 14 karakteristiğin çoğu maddesinin uyguladıklarının çok ciddi bir kanıtı.

Yazının başında Derek’in bir Neo-Nazi oluşumunun içinde yer alarak bu faaliyetleri gerçekleştirdiğini yazmıştım. Derek ve kardeşi Danny hem Hitler’den ve onun “Kavgam” adlı kitabından ilham alarak nefretlerini canlı tutuyorlar hem de aynı Nazilerin sokak kuvvetleri ya da günümüzün Ku Klux Klan’ları diyebileceğimiz bir toplulukla, yıkma-yağmalama-öldürme eylemlerini gerçekleştiriyorlar. Bu yapılanlara bakınca, aslında Nazizmin sadece tek bir dönemle açıklanamayacağını anlıyoruz. Nazi Almanyası dönemi bitmiş olabilir ama etkileri halen sürmekte, bununla beraber sadece Almanya’da değil dünyanın başka bir yerinden Hitler’i aynı Nazi partisi üyeleri gibi savunup onun fikirlerini uygulamaya koyan insanların var olduğunu göstermekte bu film… Sadece hedef alınan “düşmanlar” değişiyor; mesela bu film için Yahudiler yerine siyahiler hedef alınıyor düşman sınıfına sokuluyor. Bu yüzden aslında American History X’in anlatmaya çalıştığı, insanoğlunda kendinden olmayan insanlara karşı nefretin hiçbir zaman tükenmeyeceği gerçeği. Avrupa Komisyonu Nefret Söylemi El Kitabı’nda da belirtildiği gibi; “Nefret söyleminin temelinde önyargılar, ırkçılık, yabancı korkusu/düşmanlığı, tarafgirlik, ayrımcılık, cinsiyetçilik ve homofobi yatar. Kültürel kimlikler ve grup özellikleri gibi unsurlar nefret söyleminin kullanılmasını etkiler, ancak yükselen milliyetçilik ve farklı olana tahammülsüzlük gibi koşullarda, nefret dili yükselir ve etkisini arttırır.” tanımıyla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Bu nefret zaman içinde sadece şekil değiştiriyor, hedef değiştiriyor ama tükenmeden devam ediyor. Bu filmi izledikten sonra bunun ne kadar acı bir döngü olduğunu bir kez daha anlıyoruz.1

Filmin kırılma noktasına gelecek olursak, Derek’in hapisanede, uğruna her şeyini feda edeceği mücadelesinin iç yüzünü görmesi oluşu diyebiliriz. Bu süreç onun hapisanedeki Neo-Nazi grubu üyelerinin uyuşturucu ticaretini yürütmelerini görmesiyle ve buna karşı çıkışıyla başlıyor. Filmin bir diğer sarsıcı sahnesi olan tecavüz sahnesiyle de bu süreç tamamlanmış oluyor. Derek o zaman kadar hizmet ettiği, yanlarında durduğu insanların kafa yapılarını görmeye başlıyor geç de olsa. Bu nefretin onun hayatını nasıl parça parça ettiğini görüyor. Belki de bu yüzden filmin kilit cümlesi olan ‘’Yaptığın şeyler hayatını daha iyi yaptı mı?’’ daha çok anlam kazanıyor. ‘’Başka hayatlara zarar vermek bir insanın hayatını güzelleştirebilir mi?’’ sorusunun cevabını bulmuş oluyor seyirci de böylelikle. Filmin kapanışının da Derek’in acı bir şekilde bu soruyu cevaplaması ve Martin Luther King Jr’ın ‘’Bir hayalim var!’’* konuşmasıyla son bulması filme apayrı bir anlam katıyor.

Faşizmin belli başlı özelliklerinin bir insanın psikolojisini nasıl değiştirebileceğini ve hayatını nasıl etkileyebileceğini, faşist bir yönetim içinde bulunmasa da bu etkilerin aynı Nazilerin soğukkanlılıkla soykırımı gerçekleştirmesi gibi gözlemlenebileceğini American History X’te görüyoruz. İncelemek istediğim bir diğer film olan “Swing Kids” ise Nazi Almanyası’nda bir çıkış yolu arayan bir avuç güzel insanla ilgili ki o güzel insanlar da faşizmin yıkıcı etkisiyle o güzel atlara binip gidiyorlar**. Filmin konusuna gelecek olursak Swing Kids önlerinde sadece S.A.’lara katılmak gibi tek bir yol olan bir grup müzik ve dans sevdalısı arkadaşın kendilerine yeni bir çıkış yolu oluşturmasını anlatıyor. Bu çıkış yolu da filme adını veren Swing müziği ve dansı. Schuller’in Swing Era adlı kitabındaki tanıma göre, Swing Çağı diye adlandırılan dönem Amerika’nın jazz müziğe benzer formlarda 1930’lu yıllarda ortaya çıkan bir dans ve müzik akımı olarak nitelenmiş. Benny Goodman, Django Reinhardth gibi önemli müzisyenlerin başını çektiği bu çağ Amerika başta olmak üzere çok sayıda dinleyici toplamış. İşte bu dönemde, Almanya’da Goodman ve Reinhardth hayranı bir grup gencin gizli gizli toplantılar düzenleyerek Swing müziği hakkında konuştukları ve dans partileri verdikleri günleri anlatıyor. Babası Nazilere karşı geldiği ve kurtarmaması gereken insanlara yardım ettiği gerekçisiyle öldürülen Peter (Robert Sean Leonard) ve onun yakın arkadaşı olan Thomas’ın (Christian Bale) başını çektiği grubun S.A.’lara katılmamak için çok zorlu bir mücadele verdiğini görüyoruz filmin başlarında. Bu sahnelerde dikkat çeken durumlar ise, Nazi Almanya’sındaki halkı kontrol etme gücünün açık bir şekilde görülmesi oluyor. Dans salonlarının denetlenmesi (filmde dans salonlarının özellikle denetlendiğini görüyoruz çünkü Swing, Amerikan kökenli bir müzik türü olduğu için Almanya’da kesinlikle yasak), evlere habersiz ziyaretlerde bulunup arama yapılması, sokaklarda S.A. için gençlerin toplanması karşı çıkanlara şiddet uygulanması yani kısaca halkı kontrol etmek adına akla gelebilecek her türlü müdahalenin uygulanmasına tanık oluyoruz.

5

Ahmet Civanoğlu’nun “Her Dönemde Tehlike Yakın Tehlike: Faşizm” adlı makalesinde bahsettiği tanım gibi bu gençlerin; “…Bu mekanizma, toplumsal yapıyı devlet kontrolüne alabilmek için, o toplumun özgül niteliklerine göre, kişisel ve toplumsal özgürlükleri kısıtlama; devleti, lideri veya ülküleri kutsallaştırarak, fertleri bu kutsallara yönelik ödevlerle baskılama; koyu milliyetçilik, etnik-mezhepsel ayrımcılık, tektipleştirme ve törensellik gibi farklı farklı araçları içerebilmektedir.” durumuyla karşı karşıya olduklarını anlıyoruz. Faşizmin bu ezici etkisininin önemli kısmını “kontrol” kavramından aldığını söyleyebiliriz bu tanıma ve yaşananlara bakarak. Film de bize bunu anlamada yardımcı oluyor. Çünkü filmi izlerken olaylar distopik bir ortamda geçiyormuş gibi gelse de aslında zamanında bunların hatta daha fazlasının yaşandığını idrak ediyoruz. American History X’te olduğu gibi Swing Kids’te de bir kırılma noktası var; bu nokta Peter’in zorla S.A. kampına alınmasıyla ortaya çıkıyor. Ailesine bir zarar gelmemesi için S.A.’lara katılmayı kabul eden Peter’ı arkadaşı Thomas da yalnız bırakmıyor ve ikisi eğitim için S.A. kampına gidiyorlar. İşte bu noktadan sonra bir takım değişiklikler fark etmeye başlıyoruz ve faşizmin insanları nasıl etkisi altına alabildiğine tanıklık ediyoruz. Sosyal psikolojide önemli bir kavram olan “conformity”nin (uyum) Thomas üzerindeki etkisini görmeye başlıyoruz. Melvin Kohn’un Class and Conformity kitabında bahsettiği gibi, uyumun bir sınıfa bağlı olarak kişiyi ve kişinin değerlerini değiştirdiği, psikolojik olarak kişiyi etkilediği yargısına varabiliyoruz. Eğitim kampında da Thomas, bu tanımda bahsedilen “uyum”u yaşıyor. Tamamen karşısında durduğu görüşe katılmaya ve o görüş için eyleme geçmeye başladığını görüyoruz. Peter, arkadaşının bu durumun farkına varmasına rağmen maalesef elinden bir şey gelmiyor çünkü Thomas artık Peter ile arkadaşlık etmemeye ve eski Swing arkadaşlarıyla konuşmamaya başlıyor. Hatta, Nazilerin “yaşanmaya değmeyen hayat” olarak nitelendirdiği ve daha önce sokak kuvvetlerinin onunla karşılaştıkları zaman şiddet uyguladıkları engelli insanlardan biri olan Arvid’e saldırmaktan ve hakaret etmekten de çekinmiyor. Bir nevi Zimbardo Deneyi’nin (Stanford Prison Experiment) tekrar uygulanmış hali ortaya çıkıyor. Zimbardo Deneyi’nde de, bir grup insanı bir hapisane ortamına sokarak “mahkum” ve “gardiyan” rollerinin verilerek, belli bir süre sonra tutumlarının nasıl değiştiği gözlemleniyordu. Deneyin sonunda, gardiyan rolündeki deneklerin mahkum rolündeki arkadaşlarına ağır işkencelere varıncaya kadar şiddet uyguladıkları yani tutumlarının deneye başladıktan sonra tamamen değiştiği görülüyordu. Thomas’ın da yaşadığı Zimbardo Deneyi’nin bir benzeri aslında. O aynı bu deneydeki gibi uyum davranışını gerçekleştirerek hiç olmadığı birine dönüşüp en yakını saydığı insanları bile gözünü kırpmadan zarar verecek noktaya geliyor. Böylelikle Nazilerin zamanında ne gibi yöntemlerle koca bir Alman halkının Yahudi Soykırımı’na sessiz kalmalarını sağladıklarını görebiliyoruz.

 

4

Nazi partisi iktidar olmadan önce konuşup görüşen belki de iyi arkadaş olan insanların, Nazi iktidarından sonra arkadaşlarının yakılmalarına sessiz kalmalarını hatta bu durumu haklı bulmalarını, bu gibi süreçler bize açıklayabiliyor. “Uyum”la birlikte gelen robotlaştırılmış toplumun tarihin en büyük soykırımına nasıl olup da ses çıkarmadığını bu gibi filmler kısmen de olsa gösterebiliyor.
O yüzden Swing Kids, Nazi Almanyası’nı anlatan önemli bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Filmi analiz etmeye başlarken yazdığım o güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler cümlesinde olduğu gibi, her şeye rağmen faşizme direnen bu arkadaş grubunun nasıl dağıldığını, yok olduğunu ve faşizme yenik düştüğünü bize gösteriyor.

Son olarak, faşizmin ve bu tip insan karşıtı yıkıcı düşüncelerin insanları nasıl harcadığını, nasıl değiştirdiğini anlamak için faşizm hakkında yapılan belgeselleri ve filmleri izlemenin etkili bir yol olduğunu söylemek istiyorum. Çünkü empati yapabilmek için, bunları yaşayan insanları ve duygularını birebir görmek bu etkileri anlamamızı kolaylaştırıyor… Faşizmin bu yıkıcı etkisini görebilmek adına, Swing Kids’te Peter’ın Nazi Almanyası yüzünden tüm arkadaşlarının elinden alındığı ve bir zamanlar arkadaşlarıyla beraber faşizme karşı dans ettiği dans salonunda tek başına dans ettiği sahneyi izlemenizi öneriyorum

Kaynakça
*I have a dream. Martin Luther King Jr.’ın, 1963 yılında Lincoln Anıtı önünde yaptığı konuşmasının giriş cümlesi.
**O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler. Yaşar Kemal’in Demirciler Çarşısı Cinayeti adlı kitabının giriş cümlesi.
Civanoğlu A. (2008). Her Dönemde Yakın tehlike: Faşizm. Birikim Dergisi.
Kohn M. (1977). Class and Conformity: A Study in Values. The University of Chicago Press.
Medyada Nefret Söylemi: Ocak-Nisan 2011. Avrupa Komisyonu Nefret Söylemi El Kitabı.
Schuller G. (1989). The Swing Era:The Development of Jazz, 1930-1945. Oxford University Press, Vol.2.
Zimbardo P. G. On the ethics of intervention in human psychological research: With special reference to the Stanford prison experiment. Stanfor University, p:243-256

kategori:
izlenim

ilgili