Femme Fatale: Sinemanın Ölümcül Kadınları

Edip Can Rende, sinema tarihinin ölümcül kadın karakterlerini ele aldı....

Mitolojiden edebiyata, resimden müziğe ve sinemaya kadar bir sürü sanatta karşımıza çıkan ‘femme fatale’ karakterinin/deyişinin sinemada vücut bulmuş haline değineceğiz bu yazıda…

Önce ‘femme fatale’lerden söz edelim. Fransız bir deyiş olan ‘femme fatale’ ölümcül, alabildiğine tehlikeli, kötü ruhlu, yapmayacakları şey olmayan kadınlar için kullanılır. Seksapelliğinin, cazibesinin farkında olan bu kadınlar bu özelliklerini erkeklere hükmetmek için kullanırlar. Çoğunlukla da bunu başarırlar. Erkekleri baştan çıkardıktan sonra istedikleri şeyleri erkeğe yaptırabilecek güce kavuşmuş olurlar.

Femme fatale’ler genelde karşımıza film noir (kara film), onun güncelleştirilmiş hali olan neo noir ve film noir’in alt türlerinde (tekno-noir, noir western, noir bilim-kurgu, noir müzikal, white/beyaz noir, country/kasaba noir gibi) karşımıza çıkarlar. Genelde de aşağıda görüleceği gibi bu femme-fatale’ler kötü, neredeyse ruhunu şeytana satmış karakterler şeklinde perdeye taşınmışlardır. Ridley Scott’ın Blade Runner’ı (1982), Neil Jordan’ın The Crying Game’i (1992), Roman Polanski’nin Chinatown’ı (1974) gibi filmlerde femme fatale’ler karşımıza doğuştan kötü olarak çıkmazlar. Onlar gördükleri şiddetten, ihanetlerden ötürü femme fatale olmuşlardır.

Genelde belirttiğim gibi femme fatale’ler “kendi memnuniyetlerini ve menfaatlerini gözeten, sonunda ikisine de sahip olan” (1) tehlikeli varlıklar olarak tasvir edilirler. Bilhassa film noir’ların zirvede olduğu 40’lı ve 50’li yıllarda… Tabi bu her film noir’da bir femme fatale karakter olacağı ya da femme fatale’in sadece film noir’larda karşımıza çıkacağı anlamına da gelmemeli. Bazen bir komedi filminde bile karşımıza çıkabilir bu karakterler.

Gelelim femme fatale’lerin olduğu film noir’ların diğer önemli tarafı olan erkeklere. Erkekler her ne kadar başlarda güçlü, otoriter, iktidar sahibi olarak gösterilseler de bir süre sonra işlerin değişeceğini biliriz. Erkeğin karşısına çıkan “tehlikeli kadın” erkeği yavaş yavaş baştan çıkarır. Bundan sonra erkeğin geldiği zavallı nokta (kendisini kullanan bu tehlikeli kadın uğruna hırsızlık yapar, cinayet işler vs) açık seçik görülmeye başlanır. 40’lı ve 50’li yıllarda, bu yıllardan sonra film noir’ın neo noir’a dönüştüğü dönemlerde yönetmenler erkekleri dedektif olarak perdeye taşımaktan oldukça haz almışlardır. Zira kanunsuz bir kadının kanunun tarafındaki bir adamı baştan çıkarması ile olaylar daha soluk kesici bir hale bürünür. Kanunu koruyup kollayan, her yerde uygulayan, asla kanunsuz işlere bulaşmayan erkek, tehlikeli kadınla tanışır, onun cazibesinden etkilenir ve yavaş yavaş kendisini kanunsuz işlerin ortasında bulur.

Erkekler ayrıca bazı filmlerde basit, sıradan bir hayata sahip olan karakterler olarak da perdeye taşınırlar. Body Heat (1981)’te William Hurt’ün hayat verdiği Ned Racine karakteri de böyle birisidir. Bir dedektif değil ama gene kanunun uygulayıcısı olan bir avukattır. Sıradan bir hayata sahiptir. Ve kadınların ne denli tehlikeli olabileceğinin farkında bile değildir. Bizzat tehlikeli kadın bunu ona açık açık söylemesine rağmen Ned bunu anlamaz (“Sana aşık oldum ama itiraf etmeliyim ki bu,  planlarım arasında değildi”). Tabi bazen erkekler karşımıza böylesine zavallı duruma düştükten sonra iktidarlarını tekrar kazanan bireyler olarak da çıkarlar. Çoğu zaman kadının tuzağına düşmekten kurtulamazlar, diye sözümüzü bağlayıp bazı femme fatale karakterleri irdelemeye başlayalım (Bu arada femme fatale karakterli bir film noir’ı “kim yaptı?” diye düşünerek değil de “neden, nasıl yaptı?” şeklinde düşünerek izlerseniz filmlerden daha fazla zevk almanız mümkündür. Zira çoğu femme fatale’li filmde “kim yaptı?”ya verilecek cevap “femme fatale yaptı/yaptırdı” olacaktır. Özellikle eski filmler izlenmeden evvel filmin finali hakkında izleyenin bir bilgisi olduğundan “kim yaptı?” diye düşünerek izlemek izleyeni sıkabilir. Naçizane önerimiz budur). Son bir önerimiz de şudur: Olur da bu kadınların benzerleriyle karşılaşırsanız sakın bunlarla aşık atmaya çalışmayınız. “Ben kaç hatun eskittim, biliyor musun sen?” diye düşünüp de bu hatunu eskitmeye çalışırsınız sanıyoruz ki aşağıdaki elemanlar gibi parmaklıklar ardından avukatınızla konuşurken (“Ben yapmadım. Her şeyi o planladı. Anam avradım olsun haberim yoktu”) bulabilirsiniz kendinizi. O yüzden tavsiyemiz yolunuzu çevirip bu şeytani kadını başkasına bırakmanız.

Not: Bazı filmler sürpriz bozan içerebilir.

Evelyn Mulwray:

Film: Chinatown (1974)
Aktris: Faye Dunaway

Polanski’nin filmografisinin en değerli filmi olan Chinatown her yönüyle övülesi bir yapımdır. Ama konumuz “Femme Fatale” olduğu için filmi sadece bu konuda öveceğiz. Faye Dunaway’in başarıyla canlandırdığı Evelyn Mulwray ile tanıştıktan sonra gizemli oluşu yüzünden kendisine güvenemiyoruz. Jake Nicholson’ın canlandırdığı J.J. Gites’e zarar vereceğini düşünüyoruz. Yönetmen de, Dunaway de bu düşüncelerimizi sürekli besliyorlar. Aslında bu düşüncelerimizi besleyen Evelyn’in gizemli hallerinden çok babası Cross’un (John Huston) Jake ve başkarakterle özdeşleştiğimiz(?) için bize ektiği “Ondan her şey beklenir” fikridir. Yani Evelyn’in kötü, fettan, hatta ‘öldürücü’ olabileceği düşüncesine bizleri iten Cross’tur. Böylelikle filmin finaline kadar sağlam bir “öldüren kadın” portresi çiziliyor. Fakat buradaki “öldürücü kadın” portresi sahtedir. Finale doğru Evelyn’in sakladığı gerçeği keşfedince aslında karşımızda zalim bir kadından çok zulüm görmüş bir kadının olduğunun farkına varıyoruz. Yönetmenin finale kadar (film noir ve alt türlerinin (tekno-noir, white-noir, …) sıklıkla kullandıkları) “öldüren kadın” karakterini başarıyla kullandığını söylemek mümkün. Dunaway de Evelyn rolünde çok iyiydi doğrusu. İzleyiciye karakterinin ‘gerçek’ yüzüyle ilgili ipucu vermemeyi başarıyor.

Matty Walker:

Film: Body Heat (1981)
Aktris: Kathleen Turner

Lawrence Kasdan’ın yazıp yönettiği bu film noir birazdan değineceğimiz “The Postman Always Rings Twice” (1946, 1981) ve “Double Indemnity”yi (1944) akla getirir. Fakat içindeki seksi, doyumsuz ve öldürücü kadın karakteri ile bu filmlerden ayrılır. Matty Walker “ateşi 100 dereceye çıkmış” sıcak vücudunu kullanarak zavallı erkeğin, Ned Racine’in (William Hurt) üzerindeki hakimiyetini pekiştirir. Matty, Ned’in ihtiyaç duyduğu cinselliği ona verir. Evli olmasına rağmen günlerce Ned ile sevişir. Bunun sonucunda Ned, Matty’nin istediği her şeyi yapacak kıvama gelir. Sonra diğer film noirlerde olduğu gibi hikaye kocanın ortadan kaldırılmasına kanalize edilir. “Body Heat” içindeki farklı femme fatale karakterinden ötürü izlenmeyi fazlasıyla hak ediyor. Özellikle filmin finalinde Matty’i üzgün, sıkılmış, hatta bıkmış bir halde görmek filmi daha değerli hale getiriyor. Diğer femme fatale karakterlerin aksine Matty zekice bir plan yapıp hedeflerine ulaşmasına rağmen üzgündür, tatmin olamamıştır, belki de bu oyunları oynamaktan sıkılmıştır.

Rachael:

Film: Blade Runner (1982)
Aktris: Sean Young

Ridley Scott’ın üç filmlik bilim-kurgu kariyerinin en sağlamı olan Blade Runner’da android bir femme fatale karaktere rastlamak o kadar leziz ki… Sean Young’ın bedeninde canlanan android Rachael ile ona aşık olmaktan kurtulamayan Rick Deckard (Harrison Ford) üzerinden Scott insanlığı, sevgiyi, aşkı ve insan olmayı sorgular. Rachael başlarda bir femme fatale olarak yansıtılır bizlere. Diğer filmlerdeki femme fatale karakterlerin yaptığı gibi Rachael de bizlere şüphe tohumlarını eker. Finale dek bu ‘sahte’ femme fatale portresi devam ettirilir. Tabi film noirlerde olduğu gibi burada da başkarakter Deckard bu femme fatale’e aşık olmaktan kurtulamayacaktır. Finale doğru Rachael’ın Deckard’ın hayatını kurtarması ile femme fatale portresi yıkılır. Ölümcül kadın kendisine aşık ettiği kişiyi öldürmez. Bilakis onun hayatını, kendi cinsinden olan başkasını öldürmek pahasına da olsa kurtarır. Blade Runner’daki Rachael karakteri zekice yazılmış bir karakter. Gerçek düşüncelerini ve hedeflerini saklayan, duygusal görünüp duygusuz olan femme fatale ile duygusuz olarak yaratılan androidler tek bir bedende birleştirilir. Ortaya da çok leziz bir sonuç çıkar.

Suzanne Stone Maretto:

Film: To Die For
Aktris: Nicole Kidman

Kidman’ın kariyerinin en sağlam performanslarından bir tanesini ortaya koyduğu To Die For içindeki medya eleştirisi ile dikkatleri çekiyor. Gus van Sant’in bir kaç Hollywood filminden birisi olan To Die For’da bu femme fatale karakter ile ünlenmek isteyen bir kadının ihtiraslarına eğilir. Suzanne Maretto önce liseli üç öğrenciyi seksi vücudu ve bir o kadar seksi bakışları ile kendisine aşık eder. Daha sonra bu liselilere kendi kocasını (Matt Dillion) öldürtür. Kidman, Suzanne rolüyle etkileyici bir femme fatale yaratmayı başarır ennihayetinde. Ne film fazlasıyla derin, ne de Suzanne Maretto karakteri. Alıştığımız diğer karakterler gibi Suzanne da amaçlarına ulaşmak adına erkekleri kullanan femme fatale’lerden bir tanesi.

Miriam Blaylock:

Film: The Hunger (1983)
Aktris: Catherine Deneuve

Depresif, lezbiyen, vampir ve ölümcül. Tony Scott’ın ilk kez kameranın arkasına geçtiği The Hunger’ın başkarakteri Miriam Blaylock’ı bu dört sıfatla tanıtmak mümkün. Vampirlerin köklerine kibrit suyu döküldüğü bir dönemdeyiz. Miriam kendisi için ölümsüzlük, kocası (David Bowie) için de yaşlanmayı engelleyecek ilaç arayan bir vampir. Bir süre sonra kocasının ölümünün önüne geçemeyeceğini fark eder. Bunun üzerine Miriam tanıştığı bir doktoru (Susan Sarandon) kendisine aşık etmeye çalışır. Amacı doktoru kullanarak yaşlanmanın önüne bir süreliğine de olsa geçmek ve tahmin edileceği üzere Miriam kocasını yitirdiğinde daha tehlikeli bir kadına dönüşür. Anglo-Sakson kültürde “femme fatale”ler cinsel vampirler olarak görülürler. Miriam Blaylock karakterinin Anglo-sakson kültürünün femme fatale’lere bakış açısına göre yaratıldığı belli oluyor. Tıpkı bu kültürdeki femme fatale’ler gibi cinselliği vampirliğini devam ettirmek için kullanıyor Miriam. Neticede etkileyici bir femme fatale yaratılmış olunuyor. Tabi Catherine Deneuve’nün de hakkını teslim etmek gerek.

Vesper Lynd:

Film: Casino Royale (2006)
Aktris: Eva Green

Eva Green femme fatale karakterler için biçilmiş bir kaftan olduğunu bu filmiyle kanıtlıyor. James Bond serisinin 22.filmi olan Casino Royale’de Green, James Bond’u (Daniel Craig) kendisine aşık eden, ardından da onun parasını çalıp düşmanıyla buluşan Vesper Lynd’i kotarmıştı. Vesper görevini başarıyla yerine getirir. Bond’un güvenini kazanmakla kalmaz, onu kendisine aşık etmeyi de başarır. Tam bir femme fatale gibi Bond’un milyon dolarlarını çalıp Bond’tan kurtulmaya çalışır. Green’in Vesper performansı ile başta da belirttiğim gibi femme fatale karakterlere çok uygun olduğunu kanıtlamıştı.

Gilda Mundson Farrell:

Film: Gilda (1946)
Aktris: Rita Hayworth

Rita Hayworth, Gilda’da öyle bir performansa imza attı ki, öyle bir femme fatale yarattı ki altmış altı yıl sonra “femme fatale”lerden söz ettiğimizde bile aklımıza ilk olarak kendisi gelmekte. Çoğu kişi gibi benim için de en sağlam femme fatale performansını ortaya koyan aktristir kendisi. Şımarık, küstah, seksapelliğinin ve erkekler üzerindeki etkisinin farkında olan ve bundan aşırı bir zevk alan, zenginlik için her şeyi yapabilecek bir karakter(sizliğ)e sahip olan Gilda rolünde Hayworth fazlasıyla etkileyiciydi. Bilhassa “Put the Blame On Mame” şarkısını söylediği sahnede Hayworth sadece eldivenlerini çıkarıyor olmasına rağmen erkek izleyenleri Sharon Stone’un Basic Instinct’teki çırılçıplak seviştiği sahneden çok daha fazla tahrik etmeyi başarıyordu. Charles Vidor’un yönettiği film nefret ve aşk gibi iki duygu arasında gezinen başarılı bir kara film. Fakat filmin asıl önemli tarafı bence femme fatale’liği sorgulaması. Malum şarkının sözlerinde de belirtildiği gibi erkeklerin kadınlara bakış açıları (kısacası “(kadınların) hepsi şeytandırlar”) eleştirilir. Zaten o dönem de kadınların erkekler tarafından fazlasıyla hor görüldükleri bir dönemdir.

Catherine Tramell:

Film: Basic Instinct (1992), Basic Instinct 2 (2006)
Aktris: Sharon Stone

Diğer femme fatale’lerin tüm özelliklerini içinde barındıran bir karakter Catherine Tramell. Gizemli, bir şeyler çevirdiği her halinden belli olan, alabildiğine ateşli, bir o kadar zeki, cazibesiyle yatağa attığı erkekleri cinselliğin en önemli anlarında öldürmekten hoşlanan birisi. Aynı zamanda da yazar. Yazarların karakterleriyle oynamaktan hoşlandıkları gibi Catherine de avucunun içine aldığı erkeklerle oynamaktan ve onları buz kıracağı ile öldürmekten sapıkça bir zevk alır. Stone’un Catherine rolündeki performansı etkileyici. Gösterime girdiği zaman pek de iyi eleştiriler alamayan, hatta yerden yere vurulan film geçen zaman içerisinde önemli neo-noir filmler arasına dahil olmayı başardı. Paul Verhoeven’in yönettiği bu filmden sonra çekilen devamı ne yazık ki vasata dahi yaklaşamıyordu.

Jennifer:

Film: Jennifer’s Body
Aktris: Megan Fox

“Çok seksi bir aktris”, “Daha seksisini görmediniz”, “Muhteşem bir şey ki bu” şeklinde pazarlanan Megan Fox’ın başrolünü üstlendiği bir sözde gerilim-gençlik filmi. Sığ olduğu kadar rezil bir filmdi. Konusu da şuydu: Jennifer’ın vücudu şeytan tarafından ele geçirilir. Jennifer bundan sonra erkekleri bir bir mideye indirmeye başlar. Jennifer ile Needy’nin (Amanda Seyfried) lezbiyen aşkları üzerine temellendirilen film kendisini ciddiye almıyordu neyse ki. Gelelim Jennifer’a. Diablo Cody kara bir film yapmaya çalışırken genç bir femme fatale yaratmaya da çalışıyordu. Ama ikisini de başaramıyordu. Ne film doğru dürüst bir kara film olabiliyordu, ne de Jennifer’dan bir femme fatale olabiliyordu. Ayrıca femme fatale’lerin şeytani yönleri burada fazlasıyla kör göze parmak yapılarak açıklanıyordu. Kısacası listemizin en kötü yazılmış femme fatale’lerinden bir tanesi Jennifer.

Madeleine Elster/Judy Barton:

Film: Vertigo (1958)
Aktris: Kim Novak

Her listede sinema tarihinin en iyi filmleri arasında yer alan Vertigo usta yönetmen Alfred Hitchcock’un ellerinden çıkma bir psikolojik gerilim filmi. Arkadaşının damdan düşüşüne tanık olduktan sonra kendisinde yükseklik korkusu baş gösteren ve bu yüzden polisliği bırakıp dedektif olan Scottie (James Stewart) arkadaşının eşi Madeleine Elster’i (Kim Novak) takip etmekle görevlendirilir. Madeleine’i takip eden Scottie zaman geçtikçe kadına aşık olmaktan kurtulamaz. Madeleine’in ölümüne tanık olan Scottie duygusal bir çöküntünün içine girer. Gün gelir Madeleine’in benzeri ile karşılaşır ama sürprizi keşfetmekte gecikmez: Madeleine, ya da Judy Barton kendisine oyun oynamıştır. Madeleine aslında ölmemiştir. Madeleine tarafından baştan çıkarılan, onun için günlerce yas tutan Scottie bunu hazmedemez ve ikili arasında bir mücadele başlar. Vertigo vizyona girdiği yıl eleştirmenlerce beğenilmişse de gişede çakılıp kalmıştı. Fakat çok geçmeden klasikler arasındaki yerini aldı. Kim Novak filmdeki femme fatale’e başarıyla hayat veriyordu.

Irene Adler:

Film: Sherlock Holmes (2009), Sherlock Holmes: A Game of Shadows (2011), Sherlock (2010)
Aktris: Rachel McAdams, Lara Pulver

Guy Ritchie’nin yönettiği Sherlock Holmes ‘ikilemesi’nin önemli rollerinden bir tanesi olan Irene Adler, Rachel McAdams’a paslanmıştı. Kadın düşmanı veya kadınlara ilgi duymayan Sherlock’u kendisine aşık etmeyi başaran, onca karakter arasından sıyrılıp neredeyse onun kadar zeki olduğunu Sherlock’a fark ettiren, zaman zaman onu süründüren, en sonunda Sherlock’u alt eden, kurnaz bir kadın. Sadece tek bir kitapta (Bohemya’da Skandal) karşımıza çıktığı için kendisi ile ilgili bildiklerimiz çok az. Ritchie’nin filmindeki Adler rolü daha az kurnaz, daha fazla romantik hale getirilmişti. Sanıyorum McAdams’ın performansı Amerikalı eleştirmenlerce beğenilmeyince ikinci filmin başlarında Adler hayata veda etti. Öte yandan BBC’de yayınlanan Sherlock dizisinde aynı karaktere hayat veren Lara Pulver’ın performansı çok daha iyiydi. Buradaki Adler karakteri kitaba çok daha yakın bir karakter. Ritchie’nin filmlerinde karşımıza çıkan Adler’ın aksine buradaki karakter daha kurnaz, duygularını daha iyi gizleyebilen, daha zeki, daha şaşırtıcı ve daha femme fatale bir karakter. Kısacası Steven Moffat’ın dizisinde karaktere daha fazla önem verilmiş. Dolayısıyla Pulver’ın performansı da daha iyiydi.

Tae-ju:

Film: Bakjwi (2009)
Aktris: Ok-bin Kim

Vampirlerden pek hoşlanmasam da Ok-bin Kim’in hayat verdiği Tae-ju’yu da es geçmek istemedim. Chan-wook Park’ın olay yaratan, Cannes’dan jüri özel ödülüyle dönen, Therese Raquin’in serbest uyarlaması olan son filmi Bakjwi’de karşımıza çıkar bu karakter. Tae-ju özürlü eşine ve Semra Hanım’dan farksız kayınvalidesine köle olmuş genç bir kadın. O da yaşamak, heyecanlanmak, sevişmek istiyor. 7/24 özürlü kocası ile uğraşıp bir de kayınvalidesinden fırça yemek istemiyor haliyle. Yediği onca fırçadan ötürü kayınvalidesinden nefret ediyor. Filmdeki rahip (Kang-ho Song) yanlış giden bir deney yüzünden vampirleşir. Bir gün bu rahibin yolu Tae-ju ile kesişir. Dinine çok bağlı olan rahip, Tae-ju yüzünden dinden çıkmaya başlar. Dinine, Allah’ına bağlı, beş vakit namaz kılan adamı yoldan çıkaran fettan kadın tiplemesi şaşırtmıyor ne yazık ki. Gene de Ok-bin Kim’in klişe karakterdeki etkileyici performansı filmi izlenir kılmaya yetiyor. Fakat femme fatale karakter deyince akla hemen gelmeyecek, ancak böyle listeler yapıldığında fark edilecek bir karakter buradaki.

Cora Smith/Papadakis:

Film: The Postman Always Rings Twice (1946, 1981)
Aktris: Lana Turner, Jessica Lange

Malumunuz, özellikle 40’lar ve 50’ler film noir’in, yani kara filmlerin zirve yaptığı, önüne gelenin bir kara film çektiği yıllardı. Tabi film noir deyince de akla femme fatale’ler de gelir. 1946 yılında çekilen Tay Garnett tarafından çekilen The Postman Always Rings Twice o dönemde dahi klişeleşmiş olan film noir formülünü aynen ama ustaca kullanır. Kocasından memnun olmayan seksi, kışkırtıcı, gözü yüksekte, her şeyi yapabilecek karaktersizlikte bir kadın, karısını pek önemseyen, bencil, “güzel kızlar gerçekten de çirkin erkeklerle çıkıyorlar, ama neden?” dedirten bir koca (John Colicos, Cecil Kellaway), bu ikilinin çok güzel(!) ilerleyen evliliğini bozmaya yeltenecek bir yabancı (Jack Nicholson, John Garfield), bir cinayet planı vs. Kısacası çoğu yönetmenin takip ettiği izlekleri takip ediyor Garnett. Tabi filmin yeniden çevrimine imzasını atan Bob Rafelson da bu izlekleri takip ediyor. İlk filmde Cora Smith, ikinci filmde Cora Papadakis olarak anılan Cora da o dönemde kotarılan femme fatale’lerden çok farklı değil. Gerçi şöyle bir fark var: Cora, Frank’i ayartmakla uğraşmaz. Zira Frank, Cora’yı görür görmez “Bu kadını yatağa atmalıyım”  düşüncesi içindedir. Sonradan Cora’nın ve kocasının restoranında işe giren Frank, Cora’nın cazibesine dayanamaz ve (yeniden çevrimin) o ünlü sevişme sahnesinde Cora’ya tecavüz etmeye yeltenir, ardından Cora’nın da baştan çıkmasıyla sevişirler (bu sahne bazı eleştirmenlerce “Kadınlar tecavüze uğramaktan hoşlanırlar!” şeklinde okunduğundan o eleştirmenlerce bolca eleştirilmiştir). Bundan sonra Cora, Frank’i daha fazla tahrik ederken Frank’e aşık olmaktan da kurtulamaz. Cora’nın finaldeki ölümü ise herhalde şimdiye dek çekilen film noir’lardaki femme fatale’lerin ölümleri arasında en trajiğidir. Jessica Lange’in performansı oldukça iyiydi. Ama ilk filmde rol alan Lana Turner’ın da Lange’ten aşağı kalır yanı yoktu. İki film de sağlam performanslara sahiptir. James M. Cain’in ünlü romanından uyarlandıklarını da belirtelim.

Renee Madison/Alice Wakefield:

Film: Lost Highway (1997)
Aktris: Patricia Arquette

David Lynch’in anlaşıl(a)mayan(merak eden olursa ben de hala anlamış değilim filmi, sanırım bunun nedeni sadece bir kere izlemiş olmam) filmlerinden olan Lost Highway’de Patricia Arquette iki rolde karşımıza çıkar. Arquette karşımıza ilk olarak saksafoncu Fred Madison’ın (Bill Pullman) eşi Renee Madison olarak çıkar. Renee filmde fazla gözükmeden hakkın rahmetine kavuşur. Fred’e göre Renee, Fred’i bir başkası ile aldatmaktaydı. Polis de Renee’nin cesedi ile karşılaşınca olaya “kıskançlık cinayeti” etiketini basıp Fred’i kodese tıkar. Bir gün Fred hapishanede iken kaybolur(?), yerini Pete Dayton (Balthazar Getty) alır. Pete’in göründüğü ikinci sahnede karşımıza gangsterin sevgilisi Alice Wakefield olarak çıkar Arquette. Alice tam bir sadist, yetmez mazoşist bir femme fatale olarak anlatılır bize. Mavi yakalı bir işçi olan Pete’e kancayı atan Alice, Pete’e sahip olduktan sonra onu kullanarak gangster sevgilisinden kurtulmanın yollarını arar. Bu açıdan belirttiğim gibi tam bir femme fatale portresi çizer Alice. Kendi özgürlüğü uğruna mavi yakalı bir işçiyi kullanmaktan çekinmez. Partnerini, yani Pete’i tatmin etmesine rağmen ona acı çektirmekten (“Asla bana sahip olamayacaksın!”) hoşlanır. Çoğu okumada Alice’in Renee’nin ta kendisi olduğu belirtilir. Lynch Alice ile Renee arasına belirgin farklar döşemiş olsa da bu durum, yani Alice ile Renee’nin aynı kişi oluşları yüzde yüz yanlış bir saptama değildir. Bazı okumalarda ise bu durum es geçilir ve Alice ile Renee farklı kişiler olarak ele alınırlar. Fakat gerçek hangisi olursa olsun Patricia Arquette’nin maktul Renee ve kurban/suçlu Alice rollerindeki performansı tek kelime ile mükemmeldir.

Dorothy Vallens:

Film: Blue Velvet (1986)
Aktris: Isabella Rossellini

On yılda bir adet başyapıta (70’ler Eraserhead, 80’ler Elephant Man, 90’lar Lost Highway, 2000’ler Mullholland Dr.) imzasını atan David Lynch 80’lerdeki diğer önemli yapıtı Blue Velvet’te de femme fatale mefhumuna değinir. Herkesin (ya da çoğu kişinin) diline pelesenk olan “Abi şimdi bu Mullholland Dr.’de veya Lost Highway’de veya Inland Empire’da tam olarak ne oldu? Ben Lynch’in filmlerini niye anlayamıyorum?” cümlelerini bu film için kullanmayacağınıza, en azından bir yere kadar kullanmayacağınıza, eminim. Lynch’in diğer filmlerinin aksine en rahat izlenen filmidir. Gerçi rahat dediysek de o kadar da değil. Psikopat bir Dennis Hooper’la karşılacağınızı bilmelisiniz. Bunları geçersek… Lynch, Blue Velvet’te gerilimli bir hikaye anlatır bizlere. Jeffrey (Kyle MacLachlan) adlı takıntılı bir insan evladı bahçede bulduğu kulağın kime ait olduğunu öğrenmeye çalışırken yolu Dorothy Vallens’la kesişir. Dorothy Vallens, uyuşturucu müptelası, yaşama isteği sönmüş, sadist olduğu kadar mazoşist de olan (evet, akla hemen Alice’i getirmektedir), yani tehlikeli bir şarkıcı. Jeff, Dorothy’den etkilenir. Sonra işin içerisine en psikopatından bir Dennis Hooper da dahil olur, tam olur. Dorothy bir femme fatale’dir. Saf, iyi niyetli Jeff’i kendi bataklığına çeker. Yukarıdaki diğer “tehlikeli kadınlar” gibi Dorothy de seksapelini Frank’ten kurtulmak için kullanır.

Phylliss Dietrichson:

Film: Double Indemnity (1944)
Aktris: Barbra Stanwyck

Billy Wilder’ın başyapıtlarından bir tanesi olan Double Indemnity her yönüyle sinemacıları etkileyen bir film. Özellikle Coen Kardeşlerin Blood Simple (1984)’ında bu etkiye rastlamak mümkün. Tabi yukarıda da belirttiğim gibi “The Postman…”da da Double Indemnity’nin izleri görülür. Tehlikeli kadının tuzağına düşmüş olan Neff iş yerine girer. Vurulmuştur. Koltuğuna oturur ve olayı anlatmaya başlar filmin başında. “Bayan Dietrichson’ı öldürdüm” der ve geçmişe dönülür, olayların başına. Phyllis kötü bir kadın. Bunu kendisi de söyler finale doğru. İçi, aklı kötülükle dolu bir kadın. Şimdiki kocası ile evlenmek için onun eşini öldürmüş birisi. Para için de kocasını ve onu paraya götüren Neff’i harcamaktan çekinmeyecek birisi. Barbra Stanwyck’in bu karaktere cuk oturduğunu söylemek mümkün. Her sahnede kamera yüzüne odaklandığında gözlerinde kötülüğü görmek, aklından neler geçtiğini tahmin etmek o kadar da zor değil. Stanwyck bir femme fatale olmuş çıkmış. Film noir’ın en önemli örneklerinden olan Double Indemnity içindeki femme fatale karakterle de önemli hale gelmiş bir film. Tabi usta yazar Raymond Chandler’ın etkisi özellikle diyaloglarda belli oluyor.

Rose Loomis:

Film: Niagara (1953)
Aktris: Marilyn Monroe

Marilyn Monroe’dan daha önce nefret etmiş miydiniz? Etmediyseniz bu filmle ondan nefret edecekseniz. Monroe’nun yardımcı rolde ve sadece 30 dakika kadar karşımıza çıktığı Niagara Henry Hathaway tarafından çekilmiş. Monroe filmde kocasını (Joseph Cotten) tavladığı bir gence öldürtmeyi planlayan bir femme fatale’i oynar. Bu film sayesinde Monroe çıkış yakalamış, daha da ünlenmişti. Film vasatı aşamıyor ne yazık ki. Monroe performansıyla adından söz ettirmekle kalmıyor bir femme fatale’i aptal sarışın karakterlerinden daha iyi canlandırabileceğini kanıtlıyordu bu filmle. Fakat ne yazık ki karakteri pek derinleştirilememişti. Gene de Monroe’nun bir femme fatale’deki performansını merak edenlere filmi öneririz.

Laura:

Film: Brick (2005)
Aktris: Nora Zehetner

Rian Johnson’a hayran kaldığım filmdi Brick. Johnson bu etkileyici ve başarılı filminde bizlere bir dedektiflik öyküsü anlatır. Gerilimli, duygusal, etkileyici bir öykü. Diğer dedektif filmlerinden farkı ise filmdeki dedektifin (Joseph Gordon-Levitt) liseli olması. Fakat bu durum filmde hiç sırıtmıyor. Brendan kavgalı olduğu sevgilisi Emily’nin (Emilie de Ravin) öldüğü haberini alıp yıkıldıktan ve kendisini toparladıktan sonra cinayeti işleyenleri ortaya çıkarmak için plan yapmaya başlar ve tabi ki kara filmlerde olduğu gibi başı dertten derde girer, öldürülmeye dahi çalışılır. Brendan cinayeti işleyenleri ortaya çıkarmak isterken yolu sürekli aynı lisede okuduğu Laura ile kesişir. Bu film noir’ın tek eksiği tahmin edileceği üzere bir femme fatale’dir. Bu femme fatale Laura genç aktris Nora Zehetner’ın bedeninde hayat bulur. Laura yeri geldikçe Brendan’la oynar, yeri geldikçe ona yardım eder ama gizemliliğini hiçbir zaman terk etmez.

Grace McKenna:

Film: U Turn (1997)
Aktris: Jennifer Lopez

Oliver Stone, Oliver Stone olalı böyle kötü bir film çekmedi. Ya da bir dakika… Çekti: “W.” (2008), “Savages” (2012), “Any Given Sunday” (1999), “Alexander” (2004), “World Trade Center” (2006). “U Turn” onun tükenme emareleri gösterdiği ilk filmi. Bu filmden sonra çektiği yukarıdaki filmlerin hiçbiri vasatı aşamadılar. Stone genelde karanlık ortamlarda geçen kara film türünü gündüze taşımaktan başka bir şey yapmıyor. Etkileyici kadrosundan çok Jennifer Lopez’in başarılı performansı için izlenebilir bir yere kadar. Lopez filmde kocasından (Nick Nolte) sıkılmış, onu kasabaya yolu düşen Bobby (Sean Penn) adlı bir yabancı ile aldatan, bu yabancıyı da kocasını öldürmesi için ayartmaya çalışan Grace oynamıştı. Kariyerinin ilk önemli rolünde oldukça iyiydi Lopez.

Bridget Gregory:

Film: The Last Seduction (1994)
Aktris: Linda Fiorentino

John Dahl’ın elinden çıkma “The Last Seduction” farklı bir neo noir. Yönetmenin ortaya klasik bir film noir ya da neo noir koymak istemediği filmin her halinden belli oluyor. Örneğin film noir’lerin aksine bu filmde gerilimli sekanslar çok az, komedi dozu film noir’lara oranla yüksek ve neredeyse hiç karanlık değil. Filmin femme fatale’i Bridget’ın da diğer femme fatale’lerden farklı yönleri mevcut. Film, Bridget’ın kocasının (Bill Pullman) uyuşturucudan elde ettiği parayı çalmasıyla başlar. Bridget’ın parayı almasının nedeni ise kocasının kendisini tokatlaması olarak gösterilir. Bridget bir kasabaya yerleşir. Bir adamla (Peter Berg) ilişkiye başlar. Beri yandan da kocasından ve dedektiften kurtulmaya çalışır. İlişkiye girdiği adamı, kocasını öldürtmek için kullanır. Klasik film noir temaları (parası olan bir koca, kocasını öldürmek isteyen bir kadın, saf bir sevgili, cinayet planı vs) zekice hamlelerle işlenmişse de ne yazık ki ortaya sıkıcı ve vasat bir film çıkarmış Dahl. Ya da ben o gerilimli film noir’lara alıştığımdan bu “farklı” neo noir’dan pek hoşlanmadım. Linda Fiorentino’nun Bridget rolünde epey başarılı olduğunu, hatta filmi sürükleyen başlıca unsur olduğunu söyleyebilirim.

Not:
(1) Neo-Noir Filmler, Douglas Keesey, Kalkedon Yayınları, 2011

kategori:
seçki

ilgili