Festival Kalıntıları: Sona doğru

Festivalde ilk günler için bakınız. Festivalde ısınma turları için bakınız. 12 nisan 2010 | Pazartesi “Aslında festivalin en sevdiğim yanlarından biri de sürpriz filmleridir”gibi klişe bir ifade kullanmak istemezdim...

Festivalde ilk günler için bakınız.

Festivalde ısınma turları için bakınız.

12 nisan 2010 | Pazartesi

“Aslında festivalin en sevdiğim yanlarından biri de sürpriz filmleridir”gibi klişe bir ifade kullanmak istemezdim ama maalesef klişelerle dolu bir evrende yaşadığımız gerçeği her saniye kafamızda. Festivalde en çok beklediğim filmlerden biri de Berlinale’de gösterilen Howl isimli filmdi. Howl’u merak etmemdeki en önemli nedenlerden ilki Gus Van Sant’ın yapımcısı olduğu haberlerinin çok önceden kulağıma çalınmasıydı. Diğer taraftan filmin beat kuşağının önemli temsilcilerinden Allen Ginsberg’in Howl isimli şiiri üzerinden giderek onu ve yaşadığı dönemi de yansıtma çabası oldukça ilgi çekiciydi. Bu yüzden programda görmeyince şok olmuş, ardından da festivalde sürpriz film olarak karşıma çıkması beni dehşet derecede sevindirmişti. Bu arada atlamış olabilirim ama Ginsberg rolünde de sevdiğim aktörlerden biri olan James Franco’nun olması da heyecan etkenini arttırıyordu. Sürpriz filmin açıklandığı akşam ne yapıp edip bilet bulmanın telaşı içerisinde sabahın köründe dayandım Atlas’ın kapısına, ama sürpriz film olması nedeniyle boş yer sayısı oldukça fazlaydı ve içimde anlamsız bir bütün biletleri alma arzusu uyanmış olmasına karşın bütçem yüzüme gerçeği vuruyordu. Bir arkadaşım ve kendime bilet aldıktan sonra işte tam bugünü sabırsızlıkla beklemeye başladım ve yine zaman çabuk geçmişti, işte gelip çatmıştı o gün.

howl.jpg

Filmin biyografik bir yanı olmaması nedeniyle başında aptal saçma bebek resimleri ya da sahneleri görmemek beni şaşırtmamıştı. Film Ginsberg’in şiirini okumasıyla başlıyordu. Bu açıdan Howl şiiri hakkında üç beş kelam etmem gerektiğini düşünmekteyim. Howl beat kuşağının manifestosu olarak görülen bir şiirdi ve genel bir umutsuz toplum portresi çiziyordu. Şiirde karamsar bir hava hakim olmasına karşın yine de o umutsuzluğun yanına umursamamazlığı da ekliyordu Ginsberg. Şiirle birlikte skandallar da peşi sıra geliyordu ne de olsa Ginsberg sansasyonel bir adamdı tıpkı kuşağının diğer edebiyatçıları gibi. Howl’un basımını yapan yayınevine şiirin müstehcen olması gerekçesiyle dava açılıyordu ve biz de filmde bu dava sürecini izliyorduk. Aslında film beklediğim gibi tek bu sürece odaklanmak yerine üç koldan akıyordu. İlk kol bahsettiğim gibi mahkeme sahneleriydi. Diğeri Ginsberg’in ses kayıtları baz alınarak çekilmiş röportaj sahnelerinden oluşuyordu. Son olarak da Howl şiirinin üzerinden hazırlanmış animasyon parçaları yer alıyordu filmde. Başta bahsettiğim gibi Ginsberg’i şiirini okurken görüyorduk büyük bir topluluğun önünde. Ardından mahkeme sahneleri animasyonlar ve röportajlar derken çok başarılı bir bütünün parçaları olarak her şey yerli yerine oturuyordu bana göre. Ginsberg röportajları bize Ginsberg’in edebiyat ve dünya algısını yansıtırken bu algıyla ortaya çıkarılmış olan Howl şiirine açılan davada şiirin toplum içindeki yansımalarının göstergesi rolünü oynarken şiirin animasyonları da görsel etkileyiciliğe hizmet ediyordu. Bu açıdan rahatlıkla söyleyebilirim ki Howl bir şairin filmi olmaktan çok bir şiirin filmiydi ve bu unvanı hak etmek için elinden geleni ardına koymuyordu. Ayrıca yönetmen ve senarist olarak beraber çalışan Rob Epstein ve Jeffrey Friedman’i takdir etmek gerektiğini düşünüyorum, çünkü ikisi de şiiri sadece yüzeysel olarak ele almak yerine adeta yaşamışlar ve bunu da başarıyla yansıtmışlar. Film o kadar şiir odaklı ilerliyor ki Ginsberg’in hayatından görmüş olduğumuz parçalar şiirin anlaşılmasına hizmet edecek derecede yer tutuyor filmde ve bu da şüphesiz bütünlüğe hizmet ediyor büyük ölçüde. Animasyon olarak kullanılan görsellerin de filmin anarşik ruhuna hitap ettiği büyük bir gerçek. Franco’nun harika bir Ginsberg olup olmadığı tartışmaya açık olsa da geçer not alacak kadar iyi olduğunu söylemek mümkün. Özellikle finalde Holy adlı şiiri seslendirirken yaşamış olduğu trans halinin çok başarılı olduğunu ve beni koltuktan kalkamayacak hale getirdiğini söylemesem olmaz. Kısaca toparlamam gerekirse, Howl kesinlikle festivalin en iyi filmlerinden biriydi ve görüldüğü en yakın sinema salonunda izlenmeyi hak ediyor, çünkü çok yaratıcı bir olguyla bir biyografi filmi olmanın yerine bir edebiyat eserinin ruhunu taşıyan eşsiz bir sinema eserine dönüşümün filmi olarak çıkıyor karşımıza.

nowhere_boy.jpg

Yine o gün içerisinde birbirlerine çok uzak olmayan bir dönemi anlatan başka bir film izledim: Nowhere Boy. Film John Lennon’ın ilk gençlik dönemini anlatıyordu ve adından da anlaşılacağı üzere “aidiyetsizlik” sorunu üzerinden alıyordu Lennon’ı ele. Lennon gençlik döneminde bir yandan sorunlu ama çılgın annesinin evinde kalıyor ve bir yandan da aşırı kontrolcü teyzesinde sürdürüyor yaşamını. Bu gidiş gelişler içerisinde izliyoruz ait olamayan John Lennon’ı ve onun yavaş yavaş şöhrete doğru yükselen adımlarını. Filmin olaylara farklı bir açıdan bakması ve The Beatles efsanesini başlangıçlarından da geriden anlatması ve “aidiyetsizlik” konusunu ele alması şüphesiz ki yaratıcı ve yenilikçi bir deneyim, ama filmin sorunu bu anlatı unsurlarını anlatma estetiğinde. Aaron Johnson’ın Lennon performansı bende Pattison’ın Edward performansının etkisini yarattı yani toplum içerisinde oldukça beğenilen ve sevilen figürün altında ezilme ve buna egosentrik bir oyunculukla tepki gösterme. Evet, Johnson adeta herkese caka satan bir oyunculukla ortalıklarda dolanırken rolün içine de doğru düzgün giremiyor ve benim için filmin ilk itici unsuru halini alıyor. Diğer taraftan bahsettiğim anlatı dili meselesiyse filmin hiçbir orjinallik taşımayan insanda “bu filmi beş yüz kere daha görmüştüm.” hissi yaratan televizyon filmi estetiği. Film kronolojik bir düzlemde sadece sebeplere-sonuçlara odaklanarak ilerliyor ve bu anlamda hiçbir gerçeklik taşımıyor. Araya atılmış üç beş belden aşağı gençlik numarasını saymassak tabi(Porno dergilerinin yakalanması vs.).Diğer taraftan filmin John Lennon’ı çok gördüğümüz “yaramaz çocuk klişesi” olmaktan öteye taşımayan yanıyla yönetmen Sam Taylor Wood’a da tebriklerimi iletiyorum. Söylemeye çalıştığım şey Lennon’ın yaramaz bir çocuk olamayacağı değil ama onu bundan fazlası yapan şeyin filmde bulunmaması. Evet, Lennon bize çok klişe ve sığ bir kalıplandırma içerisinde veriliyor ki bu biraz da filmin diyaloglarına da yansıtılmış olan amaçsallıktan kaynaklanıyor. Bütün olaylar belli bir düzenin içerisinde ilerliyor ve artık “Bu ona böyle yaptı, bu yüzden öbürü şöyle dedi.” gibi bir hal alıyor. Kısaca filmi festivalde değil de bir televizyon ekranında görseydim sanırım daha az bir şaşkınlık yaşardım. Yine de bütün bu öğelerin dışında annesi ve teyzesi rollerindeki Anne-Marie Duff ve Kristin Scott Thomas’ın çok iyi performanslar verdiklerini belirtmem gerek(zaten filmin merkezinde bu iki karakter de önemli yer tutuyor). Bütününde eğer sıkı bir The Beatles hayranıysanız sizi kesinlikle tatmin edecek bir film Nowhere Boy. Ama eğer gerçekten özgün bir The Beatles filmi görmek isterseniz hayal kırıklığına hazır olmanızı şimdiden tavsiye ederim.

13 nisan 2010 | Salı

Bugün izlediğim ilk iki film olan “Bahtı Kara” ve “Aşkın Son Mevsimi” isimli filmlerin üzerine son bölümdeki “Kısa kısa” kısmında biraz değineceğim ve bugün içerisinde beni en çok etkileyen Annemi Öldürdüm filmine odaklayacağım bu günümü.

annemi-oldurdum.jpg

Filmi seçme nedenim çok ama çok yüzeysel olsa da bahsetmem gerektiğini düşünüyorum. Annemi Öldürdüm (J’ai tué ma mère) daha ismiyle bende Freudien bir uyanış yaratıyor, ardından konunun Hubert isimli eşcinsel bir gencin annesiyle arasında olan ilişkiyi yürütememesiyle alakalı olması da bu teorimi baştan dibe destekliyor. Ben de bütün bunları görünce koşa koşa biletimi alıyorum haliyle. Yine de itiraf etmem gerekir ki filme çok da büyük beklentilerle gitmiyorum çünkü birçok Freudien film görmüş olmam ben de yine benzer bir şey seyredeceğim hissi uyandırıyor. “Muhtemelen film Hubert’in annesini öldürmesiyle başlayacak ve ardından da sürecin gelişimini izleyeceğiz.” gibi bir düşüncenin şimşekleri çakıyor kafamda, ama salona girip filmi bitirdikten sonra karşımda ciddi bir sinemacının olduğu gerçeğiyle karşılaşıyorum. Filmin yönetmeni olan Xavier Dolan gerçekte de eşcinsel ve filmde Hubert rolünü de bizzat kendisi oynuyor. Dolan filmine çok sansasyonel bir isim verirken bunu seyircisini salonlara çekmek için mi yapıyor bilmiyorum ama filmin kesinlikle Freudien bir kendini tekrardan fazlası olduğuna dair güçlü bir inanç var içimde. Film başlarken Dolan’ı görüyoruz siyah-beyaz bir ekranda ama öncesinde Maupassant’dan bir alıntı sunuyor bize: We love our mothers unknowingly, and only realize how deep-rooted that love is at the ultimate separation.(Biz annelerimizi bilmeden severiz ve bunun ne kadar köklü bir sevgi olduğunu ancak onlardan ayrılınca anlayabiliriz.).Siyah-beyaz ekran bölümleri karakter Hubert’in kendi kamerası önünde çektiği bölümlerden oluşuyor film içerisinde ve genel bir röportaj etkisiyle verildiği için biz de Hubert’in kişisel yargılarını daha derinlemesine öğrenmiş oluyoruz. Diğer taraftan annesiyle olan ilişkilerinin çalkantılı dönemlerini ve düzelen parçalarını da belli bir düzen içerisinde veriyor bize. Aslında annesi, sevgilisi ve kendi kişisel tercihleri arasında gidip gelen Hubert’in bütün olay düzeni ya da sıralanışını çok büyük bir başarıyla hem senaryoya hem de filme yansıtıyor Dolan. Ayrıca ciddi bir estetize biçim takıntısı da görüyoruz filmde. Dolan kesinlikle gerçekleri yansıtma vs. bir takıntıdan daha çok öznel bir form tutturmaya çalışıyor daha ilk filminde. Kullandığı kadrajları ya da renkleri çok büyük bir estetize zevkle yansıtıyor Dolan ve bu da filmin esas başarısını oluşturan unsur oluyor bana göre. Filmin özellikle duvar boyama sahnesinde kullanmış olduğu tonlarla birlikte Dolan bende ciddi bir estetik olgusu uyandırıyor. Oyunculuklar açısından da bakacak olursak Dolan’ın oldukça iyi olduğu bir gerçek. Diğer taraftan annesi rolündeki Anne Dorval’in de çok iyi bir performans verdiğini ve telefonla konuşma sahnesinde bu performansın tavan yaptığını söylemeden geçemeyeceğim. En nihayetinde toparlamam gerekirse Annemi Öldürdüm festivalde sadece farklı bir deneyim olmanın çok daha ötesinde başarılı bir filmin gerektirdiği bütün öğeleri içinde barındıran bir film olarak kalıyor aklımda ve Xavier Dolan’ı daha ilk filminde böyle bir eser çıkardığı için takdir ve takip edilmeye değer buluyorum.

18 nisan 2010 | Pazar

Aradan atlanan birçok gün içerisinde rutinlerimin film tercihlerimi bastırdığı döneme denk gelmesiyle birebir alakası olduğunu söylemem lazım. Bugün içerisinde iki film izledim. Biri Rodrigo Garcia’nın Anneler ve Kızlar filmi ve diğeri de Elia Suleiman’ın Geride Kalan isimli filmiydi. Anneler ve Kızları filmine “Kısa Kısa” bölümünde değineceğimi belirterek bugünkü odak noktamın Geride Kalan isimli film olduğunu bilmenizi isterim.

time-that-remains.jpg

Elia Suleiman dünya çapında tanınan en önemli Filistinli yönetmenlerden biri. Suleiman bir dönem İsrail’de bir dönem Filistin’de yaşadı ve şimdi de Fransa’da yaşamakta. Kendisinin de belirttiği gibi aidiyet sorunu yaşayan bir insan ve bunun en önemli nedeni de yaşadığı ülkede “sınırlar” kavramının çok keskin olarak çizilmeye çalışılması. Suleiman hiçbir yere ait olamıyor ve bunun öyküsünü anlatıyor bütün filmlerinde tıpkı Geride Kalan’da olduğu gibi, ama önemli bir farkla. İlk iki filmi İlahi Direniş ve Bir Kayboluşun Güncesi’nde Suleiman birebir kendi gerçekliğini sunmuyor ekrana. Bu filmlerde ağırlıklı olarak savaşın anlamsızlığına absürt bir açıdan yaklaşıyor ve sessiz sinema estetiğini kullanıyor çoğunlukla. Son filmi Geride Kalan’sa birebir otobiyografik gerçeklik taşıyor ve uzun bir bölümünde Suleiman’ın çocukluk ve ilk gençlik dönemlerini izliyoruz. Ardından filmin son yarım saatinde Elia Suleiman bizzat kendisi şu anda bulunduğu dönemi canlandırıyor. Otobiyografik dediysem aman yanlış anlaşılmasın öyle sıradan kronolojik bir film değil Suleiman’ın filmi. Evet, zamansal çizgisi kronolojik ama Suleiman gibi özgün bir yönetmenin elinde bu otobiyografi bambaşka bir deneyime dönüşüyor. Suleiman kamerasını 1948 yılında İsrailliler’in Filistin’i işgal etme dönemlerine odaklıyor ve bu dönem içerisinde yaşananları absürt bir biçimde sunuyor bize. Askerler, onların mekanik tavırları, bilinçsiz bir odaklanmayla görevini yapmalar vs. unsurlar filmin absürt olgusuna fazlasıyla hizmet ediyor. Karşınızda Filistin-İsrail meselesine çok dramatik bir açıdan bakan bir film bekliyorsanız emin olun bunu vermek gibi bir amacı da yok Suleiman’ın. O sadece göstermek istiyor anlamsızlığını savaşın ve sınırların, özgür bir dünya istiyor, ait olmak istiyor ve bir ev arıyor kendine, ama ülkesinde ait olamıyor bir türlü ve bütün içtenliğiyle bunu seriyor gözlerimizin önüne. Aslında üzerine uzun uzadıya konuşulabilecek bir yönetmen Elia Suleiman ama çok uzatmamam gerek burada malum bu bir günlük sayfası. Bu açıdan bütününde Elia Suleiman’ın o çok güçlü sinema dilini sonuna kadar kullandığı aşırı derecede yaratıcı ve başarılı bir otobiyografi filmi Geride Kalan.

Festival günleri benim için nihayete erdiğinde Anneler ve Kızları filmiyle yapmıştım kapanışı. Açılış filmiyle başlayıp Kapanış filmiyle bitirmek hoş bir deneyim olmuştu benim için. Bu sene yine güzel bir festivaldi benim için ama eminim ki Emek Sineması kapatılmamış olsaydı ve festivale dahil olsaydı her şey daha farklı olurdu. Evet, festival bana göre geçen sene daha dolu doluydu ama yine de filmden doymuştum bu sene de. Bitirirken ne diyebilir ki insan, beğenmenizi ummaktan başka?

Kısa Kısa

Aşkın Son Mevsimi: Tolstoy’un İngilizce konuştuğu şirin ve hafif bir romantik film olmanın çok da ötesinde olmayan bir deneyimdi. Yine de Plummer’ı Tolstoy olarak izlemek ve Mirren’ı da karısı Sophia rolünde görmek için izlenebilir.

Anneler ve Kızları: Garcia’nın filmi oldukça “ağlak” bir çarpışan insanlar öyküsü olmanın çok da ötesine gidemese de ağlatmayı başardığını söylemek mümkün.

Bahtı Kara: Patterson’ın senaryo olmasına rağmen bunu oyunculara göstermeden onları doğaçlama olarak oynamaya sevk eden filmin diyaloglar açısından oldukça başarılı olduğunu söylemek mümkün ama yine de çok benzersiz bir deneyime falan dönüştüğü yok. Yine de izlenebilirlik açısından kötü bir olmadığını söylemek mümkün

Pus: Pirselimoğlu’nun son filmi vicdan olgusuyla insana yer yer Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını hatırlatıyor ve bu vicdan olgusunu güçlendiren unsursa sessiz karakterler ve uzun sekanslar oluyor. Pus iyi bir film olsa da bana pek hitap etmediği için pek sevdiğimi söyleyemeyeceğim.

kategori:
seçki

ilgili

  • Fifty Shades of Grey Yönetmenini Buldu

    2011 yılında piyasaya çıkan ve o günden bu yana hem en çok satanlar listesinde en üst sıralarda yer alan hem de cesur anlatımıyla tüm dünyada ses getiren erotik roman...
  • Notlar: Bahtı Kara Komedi

    Hayatta onu dinleyen belki tek insan olan karısının ölümünden sonra dağılan hayatı, yaşadığı kentin içine öylesine bir köşeye sıkışmış tutunamamıştır Adnan. Dostoyevski romanlarından fırlamış biridir aslında… Çalıştığı otoparkta tembellik...
  • Nowhere Boy: Lennon’ın Anneleri…

    John Lennon’ın gençlik çağının anlatıldığı filmi festival kapsamında izlemiştim. Baktım ki sevdiğim müzik gruplarıyla ilgili filmler fazlalaşıyor bahsetmeden geçmeyelim, bir diğerinden de haber vereyim istedim. Nowhere Boy’u izlerken en...
  • Festival Kalıntıları: Festivalde Isınma Turları

    8 nisan 2010 | Perşembe Bir günlük aralıktan sonra festivale bütün hızımla devam etmek arzusundaydım. İzlediğim ilk filmler diğer filmler hakkında ne umutsuzluğa kapılmama ne de umut dolmama neden...