Geçmişe Dönüş: Terra Nova

Edip Can Rende, Steven Spielberg'in dizisi Terra Nova'yı ayrıntılı bir şekilde inceledi... Bu detaylı incelemenin sonucu pek içaçıcı değil...

Steven Spielberg’i nasıl biliriz? Bilim-kurgu manyağı desek abartmış olmayız. Bilim-kurgu filmlerini izlemekten de, çekmekten de, bu yapımların yapımcılığını üstlenmekten de hoşlanan birisi Spielberg. Kariyerindeki on sekiz film (dizi ve sinema filmi, yapımcılıklarını üstlendiği yapımlar dahil)  bilim-kurgu türünde. Bir türe (bir de savaş türüne) saplanıp kalmış çok yönetmen yoktur. Scorsese’nin gangsterlerden vazgeçememesi gibi Spielberg de bilim-kurgudan vazgeçemiyor. Bu kötü mü? Çoğu zaman hayır.
Yapımcılığını üstlendiği filmlerden bazılarını (Transformers, Eagle Eye, vs) ve War of the World filmini görmezden gelirsek yönetmenin bu türde harikalar yarattığını söylemek mümkün. Dolayısıyla Terra Nova’nın reklamları ilk yayınlandığında epey heyecanlanmış, başarılı bir bilim-kurgunun geleceğini tahmin etmiştik. Smallville ve Fringe’in berbatlaştığı bir dönemde Spielberg’in yapımcılığını üstlendiği bir bilim-kurgunun gelecek olması tabi ki heyecanlandırıcı. TV’deki bilim-kurgu boşluğunu doldurabilecek bir kaliteye sahip olduğunu düşünmüştüm diziyi izlemeden önce biraz olumlu önyargıyla…

Terra Nova’nın üzerinde yaklaşık olarak iki yıldır yoğun bir şekilde çalışılıyor. Zira ekibi yoracak bir senaryoya sahip. Önce geleceğe, 22.yüzyıla gidiyoruz. 22.yüzyılın bilgisayarla inşa edilmesi başlı başına yorucu ve uzun bir çalışma gerektirdiğini dizinin pilot bölümünü izlerken fark ediyoruz. Daha sonra insanlığın ilk dönemlerine, dinozorların yaşadığı döneme (evet, Spielberg dinozorlara da kafayı takmış besbelli) gidiyoruz. Bu sekanslar için iki yüz-üç yüz kişinin yaşayabileceği bir mekan yaratılması gerekiyor.
Öncelikle belirtelim ki dizinin ekipleri kısmen başarılı işler çıkarmışlar. Gelecekte de, geçmişte de hiçbir şeyi yadırgamıyoruz (dinozorlar, mekanlar vs kaliteli). Ama şuna değinmekte yarar var: 22.yüzyıl çok da orijinal olarak resmedilmemiş. Yani şehir geniş açıyla gösterildiğinde bu karelerin benzerlerinin daha önce Blade Runner’da da kullanıldığını fark etmemek elde değil. Dizinin uzunca bir süresinin “gelecek”te geçtiğini düşünürsek daha özgün olunabilirdi. Göze batıyor mu? Tabi ki hayır.

Gelelim dizinin konusuna… 22.yüzyılda insanlık deyim yerindeyse dünyanın içine etmiştir. Güneş yok, ay yok, hava yok, bitki yok, her yer binalarla dolu, teknolojinin dibine vurmuşuz, nüfusta patlama yaşanmış, dolayısıyla ailelerin iki çocuktan fazlasını yapma gibi bir şansları yok ve insanlık yok olma tehlikesi yaşıyor. Böyle bir ortamda bir aileyle tanışıyoruz. Baba Jim Shannon bir polis. Anne Elisabeth bir doktor. Bu evli çiftin Josh ve Maddy adlarında iki genç evlatları mevcut. Tabi Zoe adlı küçük kızı da unutmamak lazım. Zoe’nin varlığı polislerce keşfedilince baba, kanunlara karşı gelip üçüncü bir çocuk yapmaktan dolayı içeri tıkılır. Hemen iki yıl sonrasına ışınlanırız. Hükümet Terra Nova adlı bir program geliştirmiş. Bu programla seçilen aileler geçmişe ışınlandırılıyorlar. Burada Komutan Natt’in emrinde dünyayı daha iyi hale getirmek için çalışmakla görevlendirilirler.
Yani oyunun başına dönüp oyunu kurallarına göre (dünyanın içine etmeme, dünyayı/doğayı katletmeme kuralı) oynamakla görevlendirilirler. Bizim Jim de eşinin yardımıyla hapisten kaçar ve bir şekilde Terra Nova’ya ışınlanır.

Dizinin başrollerinde daha önce Avatar’da gene bir komutanı oynayan Stephen Lang, Shelly Conn ve Jason O’Mara bulunuyor. Dizinin senaristleriyse toplama bilgisayara benziyorlar. 24 ve Flashforward’tan Brannon Braga, Nikita’dan Craig Silverstein dizinin “usta” senaristleri. Terry Matalas, Travis Fickett ve Kelly Marcel dizinin hikaye yazarları ve yaratıcıları, ki bu senaristlerin filmografilerinde pek yapımları yok, bazılarının ilk dizisi Terra Nova. Tabi Spielberg de dizinin her aşamasında senaristlere yardımcı olmuş, dizinin daha iyi, kaliteli hale gelmesi için çırpınmış ve sonuçta dört milyon dolarlık diziyi yapmış. Bildiğim kadarıyla Spielberg iki-üç bölümden sonra projeden ayrılmış, bunu da eklemek gerek.

Gelelim pilot bölüme ve yayınlanan diğer dört bölüme. Pilot bölümüne bakarsak dizinin çok da heyecanlandırıcı olmadığını söylemek mümkün. Pilot bölümler ve ilk sezonlar her zaman önemlidir. Lost’un, Prison Break’in, Dexter’ın vs pilot bölümleri ileride yaşanacaklara dair ufak bilgiler verirken izleyiciyi ekrana bağlamayı başarıyorlardı. Özellikle Lost’un daha ilk bölümüyle bunu fazlasıyla başardığını söylemek mümkün. Terra Nova’da önce geleceğe gidiyoruz. 2149 yılındaki dünyanın halini görüp aileyle tanışıyoruz. Sonra geçmişe dönüyoruz. Burada da işlerin nasıl ilerlediğini, nasıl bir sistem kurulduğunu görüyoruz. Dizinin ilk bölümünün çoğu Josh’ın kaçamaklarına ayrılmış. Babasına kızgın olan Josh, yeni tanıştığı seksi bir kızın sınırları belirlenmiş yaşam alanından kaçma ve cangıla (ormana) karışma teklifini reddedemiyor. Sen misin bizim belirlediğimiz sınırların dışına çıkan? Bir süre sonra dinozorlar bu elemanlara saldırıyorlar ve olaylar gelişiyor. Terra Nova’nın yaratıcıları, Lost’un izinden gitmiş gibiler. Bizleri ormanda dolaştırıyorlar da dolaştırıyorlar ama gelecek bölümlere dair “Altılılar”dan başka bir şey söylemiyorlar. Bizler de gençlerin haylazlıklarının peşinden koşturan askerleri izliyoruz dizinin son otuz dakikasında. Kısacası bana göre görsel efektleriyle (bazı bölümlerdeki efektler çok baştan savma olmuş), Jurrasic Park’tan fırlamış dinozorlarıyla, mekanlarıyla, müzikleriyle, distopik hikayesiyle, zaman yolculuğu temasıyla ilgiyi çekiyor ama pilot bölümünde tam anlamıyla çuvallamasalar da “bu diziyi kesinlikle izlemeliyim” de dedirtemiyorlar. Bu da çok ama çok büyük bir handikap.

İleride Dexter’ın, Smallville’in, Chuck’ın ve daha onlarca dizinin içine düştüğü “konu bulamama, hikaye yaratamama/anlatamama” başarısızlığına düşeceklerini ne yazık ki daha ilk bölümden kanıtlıyorlar. Açıkçası dört milyon dolarlık bir diziden daha fazlasını bekliyorduk. Yani dizinin Lostvari bir gizeme ve doğa keşfine ve dinozor aksiyonuna dayalı bir dizi beklemiyorduk. Altılılar’dan bahsetmek gerek. İlk bölümde Altılılar, düşman olarak gösteriliyorlar. Altılılar, Lost’taki “Diğerleri”ne benziyorlar biraz da. İlk bölümde onlar hakkında pek bir şey öğrenemiyoruz. Yani dizi bayağı bir esinleniyor Lost’tan ve hikayesini iyi topluluk (Terra Nova)-kötü topluluk (Altılılar) olarak şekillendiriyorlar.

Yayınlanan diğer dört bölümü de bir paragraf halinde yorumlayalım. Ne yazık ki bu dört bölümle anlıyoruz ki dizinin bir geleceği yok. Zira dizide belirttiğim artılar (mekanlar, efektler (ki çok daha iyilerini gördük Avatar’da, Smallville’de, Fringe’te vs), müzikler falan) dışında pek bir artı yok. Klişe karakterler… 2149 yılından dünyanın ilk dönemlerine ışınlanan karakterlerde pek bir heyecan göremiyoruz. 90’lara dönsem heyecandan elim ayağım titreyecekken ilk dönemlere dönmek nasıl bir etki yaratır acaba? Josh’ın “kul” bir şekilde cangılda dolaşması, hiçbir şeyi takmaması vs göze batıyor. 85 milyon öncesine dönen insanda bir heyecan olur, bir adapte sorunu çıkar. Bunları geçersek…

Her bölümün bir dinozor saldırısıyla açılması da dizinin handikaplarından. Sonuçta Fringe çekilmiyor. Terra Nova her bölümde farklı olayların yaşandığı dizilerden değil. Lost gibi birbiriyle bağlantılı dizilerden. En azından öyle pazarlandı ama her bölümün dinozor saldırısıyla açılması ve hikayenin bu saldırıya göre şekillendirilmesi olmamış. Hikayelerin de en az karakterler kadar klişe olması, bilim-kurgunun hakkının verilmemesi, entrikanın aile üzerinden ve milyonlarca kez izlediğimiz şekilde ilerlemesi vs izleyiciyi kendisinden soğutuyor. 2.bölümde (1. ve 2.bölümler pilot bölüm olarak yayınlandığından aslında 3.bölüm) değinmek istediğim bir nokta var. Sevgili senaristler belli ki konu yaratmakta zorlanmışlar. Alfred Hitchcock’un başyapıtı “The Birds”ün hikayesini aynen alıp diziye adapte etmişler. Hatta filmi ve diziyi izleyenler bir sürü benzerlik bulacaklar (bir kaç tane söyleyelim: kuşların gökyüzünde toplanıp saldırıya geçtikleri sahne, Melanie kuş saldırılarından kurtulmak için kapıyı açmaya çalışırken kuşların parmağını ısırdıkları sahne, kuşların camları kırıp eve girdikleri sahne vs burada da işlenmişler). Daha 2.bölümde sinemadan çalmaya başlamak ilerisi adına beslenen tüm umutları çökertiyor. Seyirci sayısının ufaktan düşmeye başlamasında şaşılacak bir şey yok. Fringe’in yerini doldurmasını beklerken Fringe’ten daha kötü bir bilim-kurguyla karşılaştık. Spielberg yaşlandığını bir kez daha kanıtlıyor. Dizideki mantık hataları ve saçmalıklar için forum sitelerini ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Zira epey mevcut bunlardan.

Son olarak şunu söyleyelim: Aslında yetenekli senaristlerin ellerinde bir kaç sezon başarıyla ilerletilebilecek bir kumaşa sahip olan dizi yanlış senaristlerle (ki yukarıda da belirttiğim gibi üçünün ilk senaristlikleri-işleri Terra Nova. Usta dediğim kişilerin sinemaya bakışları arasında dağlar kadar fark var) daha ikinci bölümden heba olmuş. FOX’un Fringe’e fazlasıyla şans tanıdığını düşünürsek izleyici sayısı düşmeye devam ederse iptal kararını verecektir. Ne yazık ki iptali de hak eden bir dizi. Zira diğer yapımlardan araklamakla, klişe karakterlere klişe olayları yaşattırmakla, bilim-kurguyu sadece dinozorlara bağlamakla, olayların başına ergenleri koymakla kendisini izlettiremez bu dizi. Bir yıl boyunca epey reklamı yapılan dizi sonuçta vasattan öteye gidemiyor. Spielberg’in dönemin gerisinde kanıtladı bu dizi. Scorsese de bundan yakınır: “Döneme uyum sağlayamadım. Bilgisayar nasıl açılır, bilemiyorum. O yüzden sanırım hep geçmişte geçen filmler çekiyorum. Çünkü gerçekten de dönemin hızına yetişemiyorum”. Spielberg, Scorsese kadar dönemden kopmuş değil ama eskisi gibi izleyicinin ne istediğini tahmin edemiyor. “A Steven Spielberg Film” yazısı filmi-diziyi izlemeye yetmeyecek bu gidişle. Spielberg’in toparlanması dileğimle…

kategori:
haber
Bakınız Twitter

ilgili