Geçmişe Hapsolmak: Babamın Sesi

Zeynel Doğan ile Orhan Eskiköy'ün yönettiği Babamın Sesi filmini Serhan Çelebi yazdı. ...

2012 Altın Koza’da En İyi Film ve Senaryo ödüllerinin sahibi Babamın Sesi, cuma günü gösterime girdi. İki Dil Bir Bavul’da olduğu gibi Babamın Sesi de kürt meselesini, odağına siyasi (soyut) söylemlerden etkilenen tek (somut) özne olan insanı koyarak ele almayı tercih ediyor. Filmin iki yönetmeninden biri olan Zeynel Doğan’ı, annesiyle birlikte kamera karşısına geçmeye yönelten hikayenin yaşanmışlık hali, yavaş akan filmin duygusal itici gücünü oluşturuyor.

Büyürken babasını doğru dürüst görememiş olan Mehmet’in, eşiyle yeni bir eve taşındığı sırada eşyaların arasında bulduğu bir ses kaydı ile babasına ve dolayısıyla çocukluk anılarına karşı alevlenen merakı, kısa bir süre içerisinde kaçınılmaz olarak annesinin yalnız yaşamına dahil olma çabasına dönüşüyor. Mehmet (annesinin tabiriyle Memo), hatırlamadığı geçmişinin tek tanığı olan annesinin peşine takılıyor; sürekli sorular soruyor. Evdeki sandıklarda eski fotoğraflar, babasına ait ses kayıtları arıyor. Ancak, kaybettiği eşi ve büyük oğlu Hasan’ın anısından bahsetmekten acı duyan Basê’nin, Hasan’ın sessiz telefonlarına ve eşinin ses kayıtlarına zincirli, ketum yaşamaktan başka bir çaresi yok gibi. Sonra sonra Basê’nin Memo’yu cevapsız bırakmak zorunda olduğunu, gurbette çalışan babalarına kaydederek gönderdikleri sesli mektuplardan anlıyoruz. Banttan yayılan seslerin karakterler üzerindeki nostaljik ve travmatik etkisi, sinema salonundakileri de içine çekmeyi başarıyor.

Basê, her anlamda geçmişte yaşıyor. Eşinin genç kalmış sesine, Hasan’ın cevapsız telefonlarına sığınması bir yana, yaşadığı ev de bir o kadar geçmişe ait. Eski ve bakımsız. İçindeki eşyalar, kayıp aile fertlerinden geriye olduğu gibi kalmış besbelli. Çayın halen sobada demlendiği, duvar sıvalarının döküldüğü mekan, belli ki bu geçmişte yaşama hissiyatını kuvvetlendirmek üzere itinayla kurgulanmış. Basê kendisiyle beraber evini de geçmişe mahkum etmiş sanki. Zamandaki bu kapatılma hali öyle bir noktaya varmış ki, evdeki eski duvar saati bile (kimbilir ne zaman) durmuş. Mehmet uğraşıyor; ama becerip de tamir edemiyor. Annesinin asılı kaldığı zamanı günümüze çekemiyor bir bakıma.

Sinema tekniği açısından mükemmel olmasa da sorunlu olmayan Babamın Sesi, seste, kurguda ve oyunculukta sade bir çizgi izliyor. Başrol oyuncularının profesyonel olmadığını, Basê’yi, Zeynel Doğan’ın annesi Basê Doğan’ın oynadığını ve hikayenin Doğan ailesinin yaşanmışlıklarına dayandığını tekrar hatırlatmak gerekir. Bu sebepten olsa gerek oyuncular filme, anne-oğul yakınlığından ileri gelen doğal bir inandırıcılık katmayı beceriyorlar. Öte yandan, özellikle ilk yarım saatte filmin temposunun olması gerekenden biraz daha yavaş olduğu söylenebilir.

Kürt sorunu ve Maraş katliamı gibi, Türkiye ikliminde bırakın bir filme konu olmayı, en yakın arkadaşla bile konuşmaktan imtina edilen ya da hep aynı baskın minvalde konuşulmaya mecbur bırakılan “hassas” meseleleri, bu illeti yaşayanların (ateş düştüğü yeri yakar çünkü) perspektifinden dürüstçe aktarmayı başaran Babamın Sesi’ne, sinema tekniğinden çok teorik olarak yöneltilebilecek eleştirilerden biri, buna benzer (Eve Dönüş, Sonbahar vs.) ilk bakışta “politik” olma eğilimdeki (veya iddiasındaki) filmlerin, aslında apolitik veya sonradan bu hale dönüşen kahramanların gözünden anlatılması nedeniyle, son tahlilde o kadar da politik olamadığı olabilir. Mesela Mehmet, ailesinin başına gelenlere rağmen (ağabeyi Hasan’ın aksine) bu işlerin baş mümessili devlet ideolojisine karşı herhangi bir öfke belirtisi göstermiyor. Keza baba Mustafa da, geçmişten gelen sesiyle karısına mütemadiyen, oğullarını tekinsiz politik ortamdan uzak tutmasını salık veriyor. Elbette bir film yapmak, insana dair bir söz söylemek olduğundan, politik veya apolitik diye ayırmak biraz fütursuz ve kaba. Bir film ya iyidir, ya da kötü. Babamın Sesi, pek çok açıdan iyi bir film. Ancak yine de annesinin yanına ziyarete gelen Mehmet’e, elini kolunu sallayarak bahçeye girdikten sonra “-sen ne arıyorsun burada” diye sorma hakkını kendinde gören polislere Mehmet’in, (karakterine ters gibi görünse de, insani bir öfke patlamasıyla) “-sanane be, burası benim evim” diyebilmesini içten içe istedim. Uzak olmayan bir gelecekte, daha muhalif karakterlerin gözünden, sözünü daha direkt söyleyebilen, gözünü budaktan daha az sakınan filmler yapılabilmesini de umuyorum.

Babamın Sesi, James Bond’un arz-ı endam ettiği gişe haftasında, ağır ve dokunaklı hikayesiyle Hollywood tabelasının tam tersi yönünde, az sayıda sinema salonunda izlenmeyi bekliyor.

kategori:
izlenim

ilgili