Gerçekliğin Çöküşü ya da Kayıp Babanın İzinde: Polat Ç.

Diego Nadas, Şok Doktrini üzerinden Kurtlar Vadisi ve Behzat Ç. dizilerinin bizler için ne anlam ifade ettiklerini, nasıl bir yerde pozisyon aldıklarını tane tane anlatıyor. Muhakkak okuyun!...

Konuk Yazar: Diego Nadas

Çöküş Manzaraları

İnsanlığa karşı işlenen suçlar müzesinde adı baş köşeye yazılacak kadar kıymetli biri Ewen Cameron. Kişiliği yeniden yapılandırmak amacıyla, “etkin biçimde nasıl işkence yapılır” meselesini bilimsel olarak ortaya koyan gerçek bir münevverdir kendileri. Cameron’un insanların hayatlarını çaldığı deneylerinin sonucunda ortaya çıkan hakikatlere bakacak olursak; işkence edilmiş birey öz savunma niteliklerini yitirir, direnme gücü azalır, hafızasını kaybeder, çocuksu bir ‘gerileme’ yaşar, otorite figürlerine karşı yatkınlık gösterir.

Naomi Klein, işkencenin sadece bireyler üzerinde etkili olmadığını aynı zamanda toplumun öz savunma niteliklerini yok ederek toplumu yeniden yapılandırabilmek için kullanıldığını anlatır Şok Doktrini kitabında. Kitap boyunca neo liberal ekonomik politikaların hayata geçirilmesi adına toplumları dize getiren işkence panoramalarına tanıklık ederiz. Neo liberal ekonomik planların çöreklendiği ülkelerde, demokrasiyi nasıl askıya aldığını, planları hayata geçirmek adına devletin zor ve baskı aygıtlarını nasıl kullandığını ayrıntılı biçimde anlatır kitap. Anlatılan senin, benim, bizim hikayemizdir. Klein’in kitabında farklı ülkelerle örneklediği ‘şok’ ların nerdeyse tamamını yaşamış bir ülkenin evladı olduğunuz için şansınıza şükredersiniz.

Postmodern fikriyatın kurguyla, olumsallıkla, oyunla neşe içinde kavradığı dünyada, neo liberaller fazlasıyla modern, ziyadesiyle ilerlemecilerdir. Endonezya’dan öğrendiklerini¡ Şili’de, Şili’de öğrendiklerini üstüne katarak başka ülkelerde uygulayan bilimsel bir akılla karşı karşıyayızdır. İlerleyen, halkları zulümle hafızasız bırakarak yeniden kurgulayan bir işkence aklıyla, kendisine yeni piyasalar arayan kapitalizmdir. Kapitalizm öylesine öğrenmiştir ki tarihten, yüz sene önce Irak’ta yapılanlara sömürgeleştirme diyebiliyorken, bugün bir halkın bütün geleceğinin çalınmasına demokrasi götürmek dememiz gerekiyor.

Anti komünist ve piyasacı bir darbe olan 12 eylül darbesi neo liberal ekonomik politikaların hayata geçirilebilmesi adına Türkiye halklarına uygulanmış işkence şokunun adıdır. 12 Eylül’ün, insan hakları ihlalleri ekseninde tartışıldığını, neden ve kimler adına yapıldığının siyaseten cevaplarının verilmediğini, olayın anlamsız bir iyi-kötü ahlakıyla örtüldüğünü görmek gelecek adına çok umut verici. Bütün ihalenin bir avuç generale kalması, toplumsal olarak yüzleşilmesi gereken bir vakanın sadece generallerle sınırlandırılmış sembolik bir davayla halledilmesi de bu ethosun bir parçası elbette. Yüzbinlerce kişi işkenceden geçirilirken buna sessiz kalan milyonların kimliği hiç sorgulanmadı ya da yüzbinlerce kişiye işkence için azımsanmayacak kadar faşiste ihtiyacımızın olduğu da… Kenan Evren, önce kurtarıcıydı sonra şeytanın kendisi oldu şimdi de herkesin günahlarının cezasını çekmesi gereken bir tür apoletli İsa’ya dönüştü.

Neo liberalizmin inşaası Latin Amerika’da nasıl sosyalistlerin, sendikaların, yoksulların kanları üzerinde kurulduysa, bu ülkede de aynı kitlelerin kanları üzerinde kuruldu. Denklem basit: Kenan Evren Pinochet ise Turgut Özal da Friedman’dır. Turgut Özal’ın demokrasi neferi olduğu bir ülkede Kenan Evren’i yargılmanın tek bir amacı olabilir: Evren’i beraat ettirmek. Tıpkı, mahkeme benim suçsuz olduğuma karar verdi diyen Ökkeş Şendiller gibi.

Kemalizmin günahlarından gözü dönmüş genç ve sivil ve iyi niyetli müslüman liberallerin aynı özeni kendi geçmişlerinden esirgemelerinin patolojisi ironik. Dahası, darbe neo liberalizme karşı durabilecek herkesin kafasına balyozunu indirirken, kendilerinin neden pamuklara sarıldığının, en aşırısından en ılımlısına örgütlenebilmeleri için neden teşvik edildiklerinin sırrı da pek karanlık olsa gerek. Ama buradaki en muazzam gerçeklik iflası, zulüm siyasetinin ortağı ve uygulayıcısı olmalarına rağmen, bütün bu geçmişten mazlum siyaseti ve tarihi kurabilmiş olmaları. Gerçeküstü diye ben buna derim! Breton mezarınde kıvranadursun. Oysa hakikat herkesin kendi geçmişine (ailesine) soracağı basit bir soruya bakıyor: 12 Eylül’de ne yaptınız?

Polat Ç

Kurtlar Vadisi, ülkede daha çok pornografik şiddeti ve faşist eğilimleri üzerinden tartışıldı. Aslında dünyadaki muadilleriyle kıyaslandığında şiddet gösterim biçimi açısından bu eleştiriyi hak etmez. Hele şiddetin her türlü gösterimine ulaşmanın bu kadar kolay olduğu bir çağda, çok daha gerçekçi ve katı şiddet manzaralarına şimdiki dünyanın olanaklarıyla ulaşmak mümkünken. Faşist eğilimlere gelince, bin türlüsünü zaten Kirli Harry’den beri kendisini adaleti gerçekleştiren bir ceza aygıtı olarak gören (ki Behzat Ç. de bunun bir versiyonudur) proto-faşist karkaterlerde görüyoruz. Ama bunlar bu yazının konusu değil. Bu yazının konusu, yukardaki girişi yazmaya vesile olan durum: Kurtlar Vadisi’ni izleyen kitle bakımından nasıl algılandığı ve bu algının Behzat Ç. ile ortaklığı.

Kurtlar Vadisi askerde bir ayin gibi izlenir. Başka hiçbir zaman sessiz göremeyeceğiniz bir kitle huşu içinde odaklanarak diziyi izlerler. Dizi bittikten sonra dizideki karakterlerin gerçekte kim olduklarının analizini yapmaya başlar izleyenler. Bu izler kitlenin kendi kendine başardığı bir şey değildir. Kurtlar Vadisi, başladığı günden itibaren gerçekle kurgu arasındaki çizgiyi muğlaklaştırarak, izleyici kitleye bir simülasyon vaadetmiştir ve bu tepkinin altyapısını oluşturmuştur.

Kurtlar Vadisi, Kürt iş adamlarının öldürülmesinden Eşref Bitlis cinayetine kadar bu ülkede yaşanmış gerçek olayları kurgulayarak, kurgunun ötesinde bir gerçeklik algısı yaratmıştır. Bu yanıyla ‘gerçek’ten daha çekici ve kolaydır. Çünkü ‘gerçeği’ kurgulayarak bir bütün haline getirir. Gerçeğin sorularla arasındaki bağı kopararak her şeyin cevabını verir. Düşünsel nitelikleri zedelenmiş bir kitleye, gerçeğe benzeyen bir kurgu vererek yaşadıklarını anlamlandıracak cevaplar yaratmasını sağlar. İşkencelerle, şoklarla siyaset algısı affalatılmış, dumura uğratılmış bir halkın siyaseti ancak Kurtlar Vadisi şeklinde kavrayabilmesi ve siyasete sadece bu biçimde dahil olabilmesidir olan biten. Aktif, katılımcı ve dönüştürücü bireyler yerine pasif, izleyici, uyan çocuksu bir kitle istenmiştir; o kitle de siyasetle bu biçimde ilişki kurmaktadır. Yeri gelmişken söylemeden geçmemeli, demokrasinin bir oy rejimine indirgenmesi de bu durumun başka bir tezahürüdür.

Bu noktada, Behzat Ç. ve Kurtlar Vadisi tamamen farklı kitleler için aynı işleve sahiptirler. Polat Alemdar, muhafazar milliyetçi kitlelerin simülasyonudur. Onların vicdanı ve yumruğudur. Nasıl, Kurtlar Vadisi gerçeklikle arasındaki çizgiyi muğlaklaştırarak kendisini bir diziden çok bir simülasyona dönüştürdüyse bir benzerini Behzat Ç. farklı bir kitle için yapmıştır. Hrant Dink cinayeti, Ahmet Şık’ın tutuklanması, Cumartesi anneleri gibi meseleleri işlediği bölümlerle kurgunun ötesine geçerek, bir dizi olmaktan çok belirli bir kitleye gerçekliği yeniden anlamlandırma ve katharsis olanağı veren bir simülasyona dönüştü. Hatta giderek benzeri tüketim nesneleriyle birlikte bir kimlik ayracı oldu.

Biraz liberal, biraz solcu, biraz kentli, biraz yerli, biraz evrensel her şeyin birazından oluşturulmuş yamalı bohça bir kimliğe sahip bir kitlenin duvara çarpan vicdanıdır Behzat. Ters ikizi Polat gibi muzaffer, yenilmez ve karşı konulmaz değildir. Polat A. yankılandığı kitlenin fetihçi ve kazanan dilinin temsilcisi olarak üç kişiyle ülke basarken, Behzat tezahürü olduğu kitlenin dünyadaki konumunun aynası olur: hakiki bir kaybeden! Sistemin içinde yaşayan ama o sistemin huzursuzluğunu vicdanında hisseden bir kaybeden. Haktan yana vicdanının izinde bir adam. Haksızlıkların karşısındadır ama gidebileceği de çok yer yoktur. Duvara çarpar durur sonunda da kayışı koparır. Ama bu gitme çabası bile bizim gerçek hayatlarımızla göze alamadığımız arzuların temsilcisi yapmaya yeter de artar. Söyleyemediklerinizi sizin için söyleyen biridir ekrandaki. Tutunmaya çalıştığımız hayat dilimizin sınırlarını belirler. Sonunda sadece bir kurguda amirinize “götün yemedi mi?” diyebilirsiniz.

Vicdan Babaları

Polat ve Behzat karakterleri başlı başına otorite figürleridir. Cameron’un deneylerinden çıkan hakikatlerden biri de işkence edilmiş bireylerin otorite figürlerine (baba figürü arayışında oldukları) karşı yatkınlık duymalarıdır. Polat Alemdar’ın milliyetçi muhafazakar kitlelerin ‘sembolik baba’sı olmasında bir acayiplik yok. Ama liberal-sol kitlenin sembolik babasının, “vicdanı temsil edenin bir polis” olması sadece bu toprakların başarabileceği bir ironi. Burada en önemli kavram vicdan. Vicdan o kadar simyalı bir kavram ki sistemin zor aygıtlarından birinin halis bir temsilcisiyken bile sizi bir kahramana dönüştürebilir.

Vicdan, sistemin bütün çarpıklıklarını normalleştiren siyaset dışı bir kavramdır. Tam da vicdan kavramına kullanım değeri yükleyen dünyanın yaşamasını sağlar. Vicdan, birinin maaşı bir diğerinin ayakkabı parasına denk düşenin karşılaştığı anda ortaya çıkar, huzursuzluğu örter ve bize yeniden iyi biri olduğumuzu hissettirerek bütün çıkarlarımızın arasına çöreklenir. İhtiyacımız olan her an elbette kullanılmak üzere. Ece Temelkuran’ın Sınıfsız Domatesler yazısı şahane bir siyaset sürçmesi yazısıydı. Liberal-sol-kentli- vicdanlı bir kitlenin, kendine söyleyemediklerini ya da gizlice söylediklerini apaçık ifade etmişti: Bir eşitsizlik durumunu duygularımızla örtebilir miyiz? Ama herkesin sözsüzce geçiştirdiğini ulu orta söyleyince aynı güruhun biriken huzursuzluğunun cadısı oldu.

Vicdan sözcüğünün bugünlerde bu kadar çok çınlamasında bir acayiplik yok. Başka bir dünyayı kurmanın politik imkanının reel olarak kalmadığı yerde, kendi kişisel yazgılarımızın çıkarlarına tutunmuş olarak yaşadığımızda, elimizde sadece en dolaysız duygular kalıyor. Samimiyet gibi, vicdan gibi. Çünkü sosyalist siyasetin, yaşadığımız hayatları kavramak ve ötesinde değiştirmek için kavramlar üretemediği, ürettiği kavramları kitleselleştiremediği ve bir güce dönüştüremediği bir zamanda herkese kendi vicdanından başka nefes alacak yer kalmıyor. Ama bu cehennemde bir nefesin ötesine geçtiğinde, hayatın nefes alınamayacak kadar vicdana muhtaç olduğunu düşünenler kendi vicdanlarına aşık olduklarında, lanetledikleri dünyanın tabutundan bir çivi daha eksiliyor.

kategori:
seçki

ilgili

  • Bir Behzat Ç. İzleyicisi’nin İtirafları

    Turgay Kaplan, Behzat Ç'nin ilk iki sezonunu farklı bir analizle değerlendirdi....
  • Altın Bamya’nın Ardından

    Filmmor Kadın Filmleri Festivali kapsamında önceki gece Hollanda Başkonsolosluğu’nda yapılan törende sinemada erkek egemenliğini eleştirmek amacı ile dağıtılan Altın Bamya Ödülü‘nün sahibi Tolga Örnek’in yönettiği Kaybedenler Kulübü filminin oldu....
  • Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm: Sinemada Dizi(!) Keyfi

    Behzat Ç.’nin sinema filminin yapılacağı haberi tüm Behzat Ç. hayranları gibi beni de heyecanlandırmıştı. Türk dizi tarihinin en aykırı polisi, türk sinema tarihinin en aykırı polis karakteri olmaya da...
  • Gladio: Çek Bir İskender!

    Konuk Yazar: Cem Süer Kurtlar Vadisi sevildiği kadar nefret edilen, artık fenomen sıfatına sahip bir dizi. Katılma şansım olduğu 3 bin kişilik galadaki yoğun ilgi aslında bu sıfatın en...