Gipsy Queen: Kelebek Gibi Uçar, Arı Gibi Sokarım

Festivalin bugünkü konuğu bir spor filmiydi...

İstanbul Film Festivali’nin haziran seçkisi Almanya ve Avusturya ortak yapımı olan Gipsy Queen ile devam ediyor.

Irkçılık, kadın ve boks temalarını birbiriyle harmanlayan Gipsy Queen, anlatım dilindeki sadeliğiyle seyirciyi etkilemeyi başarıyor. Derinlikli bir hikayeye sahip olan Ali’nin, iki çocuğuyla ‘ayakta kalma’ mücadelesi, ‘erkek işi’ diye tabir edilen, kas gücü gerektiren işlerde ailesini geçindirebilmek adına çalışması, temizlikçi olarak çalıştığı otelde parasının gasp edilmeye çalışılması gibi hayatın içinde var olan bir yaşam mücadelesinin ortasında kendisini bulması ve bununla başa çıkma süreci gayet doğal ve gerçekçi bir biçimde bizlere aktarılmış.

Filmin hem başında hem de sonunda gerçekleşen fotoğraf karesinden, resme geçişler gayet iyi kotarıldığı gibi resimlerde Esmeralda karakterinin imzasının bulunması da filmin bir diğer güzel noktalarından biri…

Esmeralda karakterinin okulda yaşadığı ırkçılık, Ali’nin babasının, Ali’ye karşı neden bu kadar korumacı olduğunu ve ona karşı neden bu denli büyük umutları olduğunu bizlere gayet iyi bir biçimde açıklıyor.

Tanne karakterinin, Ali’ye karşı bu denli sıcak kanlı olmasına anlam veremedim. Para için insanları dövüştüren, hizmetindeki çalışanlara saygı duymayan, agresif ve hayattan beklentisi olmayan bir adam olan Tanne, birdenbire Ali’ye karşı iyilik timsali oluveriyor. Altyapısı kurulamamış bu ikili ilişki beni pek tatmin edici değildi.

Ali’nin, babasının öldüğünü öğrendiği sahnedeki duygu durumundaki değişimi de çok iyi aktarılmış. Biraz önce babasına nefret besleyen kadın yerine, küçük bir kız çocuğuna dönüşmesi ve bunu herhangi bir duygu sömürüsüne yer vermeden izleyiciye aktarması gayet güzeldi.

Final sahnesinden önce Mary’nin gidip Esmeralda ve Mateo’yu alması ve annelerinin dövüşüne götürmeye çalışmasını fazlasıyla çiğ bir sahne olarak dikkat çekti. Fazla Hollywoodvari bir sahneydi. O sahnelerin yerine Esmeralda annesinin dövüşünü, koruyucu ailesiyle beraber televizyonda seyretseydi daha iyi olabilirdi.

Ali’nin final dövüşüne geçmeden önce Ali’nin orada ne işi olduğunu sormak gerekiyor. Ali normalde o an dövüşecek kişinin formda kalması için onunla antrenman yapan kişi konumundaydı. Ali, onun burnunu kırdıktan sonra haliyle o kişi büyük maça çıkamıyor. Lakin Udo’nun elinde 10 yıldır dövüşmeyen Ali’den daha iyi biri yok mu? Hem Ali elini kolunu sallaya sallaya ringe çıkabiliyor mu? Bunun bir lisansı falan olması gerekmiyor mu? O noktaya gelebilmesi için birkaç tur geçmesi gerekmez miydi? Pek boks kültürüm olmadığı için bu sorular aklımın bir köşesinde kaldı. Film bizlere bu sorular hakkında herhangi bir cevap vermiyor. Bu noktaları görmezden gelerek final dövüşüne ve filmin sonuna geçebiliriz. Dövüş başladığı andan itibaren yaklaşık 7-8 dakikalık bir plan sekans karşımıza çıkıyor. Böylesine dar bir alanda çekilen bu plan sekans sahnesi, yönetmen Hüseyin Tabak’ın söylediğine göre bir günde ve 7-8 tekrarın ardından çekilmiş. Dövüş sahnesinin görkemli olmaması bana göre filme yakışan bir hareket. Şatafattan uzak bu sahne de yumrukların neredeyse hep aynı yere gitmesi can sıksa da izleyici açısından tatmin edici olduğunu düşünüyorum.

Film, dövüş tamamlanmadan bitiyor. Filmin son karesinde ise başında da olduğu gibi fotoğraf karesinden, resme geçiş izliyoruz ve resmin sağ altında Esmeralda imzasını görüyoruz. Film bize dövüşün sonu hakkında pek bir şey söylemese de ben Ali’nin dövüşü kaybettiğini ama çocuklarını geri kazandığını düşünüyorum. Dövüşün ortasındaki kelebek ve arı metaforu da fazlaca kör göze parmaktı. Zaten Muhammed Ali’nin ismi defalarca filmde geçiyor, zannımca böyle bir metaforik anlatıma gerek yoktu.

Oyunculuklar açısından da Ali’ye hayat veren Alina Şerban’ı beğendim. Geri kalan oyunculuklar bana göre vasatı aşamadı.

Benim filme puanım: 60/100

kategori:
izlenim

ilgili