Gone Girl: Bakınız Yazarları Ortak Değerlendirmesi…

David Fincher dosyamızıda son filmi Gone Girl'ü bakınız yazarları olarak toplu ele aldık....

Ümit Açık: Fincher çok büyük bir usta. Başkasının elinde “Gerçek Kesit”e dahi dönüşebilecek bir senaryoyu tarihin en iyi polisiye-dramlarından birine çevirmesini hayranlıkla izledim.

Sinan Doğrul: Ben salondan çıkarken bir hayal kırıklığı vardı üzerimde. Fakat filmdeki hikayeyi baş aşağı çevirmesi bile takdire değer diye düşünüyorum. Gone Girl tam da yönetmenin hikayesi ve bu hikaye üzerinden yepyeni bir toplum taşlaması da çıkarmayı başarmış. Dikkat etiniz mi filmde kimse masum değil. Kimse kimseden korkmuyor ve herkes ortadaki karışık durumdan kendi payına ne düşebileceğinin hesabını yapıyor. Fincher filmde bir masum ya da mağdur yaratmaya da çalışmamış. Bu zamanın değerlerinin yarattığı insanı çok net gördüm ben filmde. Ama yine de o eski karanlık filmlerinin havasını özlüyorum ben. 3

Suat Demirel: Sinan’ın dediklerine katılıyorum. Filme dair beni en çok eğlendiren yanlar hep insaların pay hesabı yapmasıyla ilgiliydi. Polisiye, gerilim, dram içeren bir filmde, ağırlığı da bu olan bir filmde kahkahalarla gülmek (salonda bunu yapan tek kişi bendim) hafiften içsel bir endişe duymama yol açmadı değil (cümleye gel).

Çok basit hatalı tercihlerle bayağı bir yola sapabilecekken tüm dönüşleri çok iyi yapmış Fincher… Son filmi The Girl With The Dragon Tattoo ile bu yukarıda saydığım tüm hataları yapmıştı bana kalırsa. O yüzden Zodiac’ı bir o kadar sevmişken Ejdarha kızını sevmemiştim (filmin orijinalini seven birisiyken).

Filmde aklımın rasyonelize edemediği tek karakter Neil Patrick Harris’in canlandırdığı Desi Collings oldu. Öyle de yapsam böyle de yapsam bir türlü filme yakıştıramadım onu. Nasıl ki filmdeki tüm karakterlerin çıkarlarını konuşuyorsak Desi gibi kilit bir rolde olması gereken karakter hakkında hiçbir şey söyleyemiyorum. Yani Desi neydi? Filmde en kilit dönüşün yaşandığı yerde katalizör karakter olmasının dışında Desi ne? Kim Desi Collings.

Misal düşünün Scoot McNairy’nin canlandırdığı Muhteşem Amy’nin tacizcisi Tommy O’Hara; veyahut dramlar kraliçesi halkın nabızcısı televizyon gurusu Missi Pyle tarafından canlandırılan Ellen Abbott. Bunların motivasyonları, hayatları ve gayeleri hakkında bile daha çok şey biliyoruz Desi’ye nazaran.

7

Diyorum ya, Desi’nin aklından geçenlere dair hiçbir şey bilmiyoruz. Lakin öyle kilit bir rol ki… Afişler dahil, filmin creditlerinde bile Ben Affleck ve Rosamund Pike’ın ardından geliyor. Kız kardeş Margo ve dedektif Margo’nun dahi önünde. Bu durumu anlayan birisi varsa keşke bana da açıklasa.

Bu sinekvari karakter altyapı eksikliği harici filmi beğenerek; büyük bir “keyifle” izledim. Başımın döndüğü sahneler oldu. Derin duygularım harekete geçmemiş olsa bile çoğu duyguyu filmden aldım. Son üç işini de sevmemiş (Ejderha dövmeli kız, Sosyal Ağ, Benjamin Button) birisi olarak tekrardan neden David Fincher’ı sevdiğimi hatırladım. Velhasıl büyük yönetmen.

Yekta Kurtcebe: Filmin basın gösterimine Cem Çelik kardeşimle katılma fırsatı bulduk. Filmin basın gösteriminin Kobani olaylarının başladığı gecenin sabahına rastlaması zaten içimizde büyü hezeyanlara sebep olmuştu. Üstüne bir de benim daha 15 gün önce Kobani sınırı-Nusaybin-Kızltepe Mardin Diyarbakır turu yapmış olmanın ağırlığıyla salona girdim. Ortalarda oturan Atilla Dorsay büyükbabamızın arka sıralarında bir yere girdik. Kendisi eşiyle gelmişti sanırım, niye bu kadar arkalara oturdun diye inceden söylendi. Hanımfendi haklıydı. sinema yazarlarının seansa katılımı oldukça yüksekti ve salon %80 oranında doluydu .6

Filme gelirsek suat’ın Desi karakteri hakkındaki yorumlarına aynen katılıyorum. Sanki o yan karakterde çok büyük bir kırılma olmuş ama bu bir şekilde filmde aktarılmamış. Yan karakterlerden Tanner Boly’u canlandıran Tyler Perry kelimenin her anlamıyla muhteşem. Yine Suat’ın ve Sinan’ın parmak bastığı kimse masum değil ve kimse kimseden tam anlamıyla korkmuyor, medya dediğin manipulatif halk tüm bireyleriyle iki yüzlülüğe çanak tutmaya hazır. Fincher büyük yönetmen gerçekten. Çağın insanının (özellikle ülkemizin var bu tip insanlardan bolca) o manevi kokuşmuluğu, maddiyata olan bağımlığını çok güzel yansıtıyor. Amerika örneklemi içersinde Gone Girl güzel bir hikaye. Ama inanın şu an bu bereketli topraklar üzerinde filmin hikayesinin çok daha cüretkar, çok daha gerçekçi bir versiyonu yaşanıyor. Bir süre daha da yaşanmaya devam edecek.
Son olarak biz de Cem ile filmde çok güldük. Bizim kadar olmasa da ülkemizin yazarları arasından gülenler, kıkırdayanlar oldu.

Cem Çelik: Fincher’ın karmaşık ve çok katmanlı hikaye anlatımını az çok herkes biliyordur. Her zaman derin ve tematik açıdan üslubu zengin, ustaca filmler yapmak için resmen bir tutku barındırıyor adam. Yönetmen Fincher iki buçuk saat boyunca yarattığı karakterlerin korkularını ve planlarını sürekli empatik bir şekilde sunarak hangi karakterin yanında duracağımızı, savunacağımızı düşündürürken, bir yandan da medyanın anlayışına dayalı akıl oyunları ile güzel bir toplumsal hiciv çıkarmış. Uzun süresine rağmen, yer yer değişik ve beklenmedik virajlarla, herhangi bir bozulma olmadan, hikaye boyunca seyirciyi meşgul tutacak harika bir senaryoya sahip film. Sıkılmaya zaman bulamıyorsunuz bile. Eski filmlerindeki karanlık havayı bulamadım malesef. Keşke Fight Club ve Seven filmlerindeki havayı soluyabilseydim bu filmde de. Kısacası David Fincher çağımızın en yaratıcı ve yenilikçi yönetmenlerinden biri ve Gone Girl en iyi Fincher filmi olmasa da, o ekrana eşsiz ve şık bir sinematik deneyim sunmayı yine başarmış.

Can Rende: Karanlık, yağmurlu, puslu, grimsi bir hava, Fincher’ın alametiferikası oldu Seven ve Fight Club’tan sonra. Panic Room’da da, Benjamin Button’ın bazı sekanslarında, Zodiac’ta da bu atmosferi kurmayı başarmıştı. Ama Gone Girl’de bu atmosferi oluşturmamış. Cem gibi o atmosferi sevsem de sorun olmadı. Gone Girl daha çok gündüzleri geçen karanlık filmlerinden olmuş. Aslında Se7en’daki atmosferin yakalandığı sahneler de yok değil. Mesela polisin evsiz insanların yaşadığı o terk edilmiş mekâna Amy ile ilgili bilgi almak amacıyla gittiği sahnede bu atmosfer başarıyla oluşturulmuş. Bunun dışında herkes gibi filmi ben de çok sevdim ve başarılı buldum. Ele aldığı “çatırdamış evlilik” temasının hakkını verebilmiş. Öyle ki bazı sitelerce Fincher mizojenist ilan edildi. Ama ben buna katılmıyorum. Fincher’a bu film için söylenmeyecek şeylerden birisi mizojenist. Kadın düşmanlığının filmde olduğunu düşünmüyorum. Evet, filmin en arıza karakteri (ki yakında en psikopat karakterler diye bir liste yapılırsa Amy dahil edilmelidir) Amy’dir. Ama Nick de iyilik meleği şeklinde resmedilmez. Arkadaşların belirttiği gibi Amy’nin ebeveynlerinden Nick’e, Desi’ye, önyargılı polislere kadar herkes defoludur. Evlilik başarıyla yansıtılır. Keza medya da, adalet sistemi de (idamdan yırtmak için Nick’in TV’ye çıkıp kendisini acındırtması… Temel soru şu: Adaletle medyanın ne alakası var? Aslında bir alakası olmamalı. Delillere bakılır, her şey araştırılır, ona göre karar verilir. Adamın toplumca sevilip sevilmemesi önemli olmamalı) sağlam bir şekilde hicvedilir; medyanın ne denli mide bulandırıcı olduğu altı kalınca çizilmeden gösterilir. Bireyden başlayıp topluma doğru ilerleyen, sistemi de es geçmeyen eleştiriyi beğendim (daha çarpıcı medya eleştirisi için bkz: Network). Karakterler de birisi dışında başarıyla çizilmiş ve oynanmış. Arkadaşlar da bahsetmişler zaten Desi’den. Suat gibi ben de anlamlandıramadım Desi’nin yaptıklarını. Bu denli önemli bir karakterin bu şekilde es geçilmesi hiç doğru değildi. Desi’nin doğru işlenmemesi filme de zarar veriyor. Oyunculukları (Rosamund Pike kariyerinin en iyi performansını ortaya koymuş), soundtrack’i, görüntü yönetmenliği ve Fincher’ın yönetimiyle başarılı bir film olmuş Gone Girl özetle.

2

Ozancan Demirışık: Benim için muazzam bir hayal kırıklığı olan Ejderha Dövmeli Kız’ın ardından David Fincher’ın bir polisiye roman uyarlaması daha çekeceğini öğrendiğimde açıkçası hiç heyecanlanmamıştım; hatta “Fincher’ı da kaybediyoruz galiba” endişesi üzerime çöreklenmişti. Ne zaman ki film festivallerde gösterilmeye başlandı ve Amerika’da vizyona girdi, yayınlanan eleştiriler filmi yere göğe sığdıramamaya başladı, benim de ister istemez merakım cezboldu.

Sonuç: Muhteşem! Fincher acemi bir yönetmenin ellerinde ucuza kaçabilecek riskli bir hikâyeyi öyle tıkır tıkır işleyen bir ritimle perdeye aktarıyor ki hayran kalmamak elde değil. Tabi bunda kendi romanını senaryoya uyarlayan Gillian Flynn’in de rolü büyüktür ama aynı senaryoyu Fincher’dan başkası çekse bu güzellik ortaya çıkmazdı. İnsan ruhunun iki yüzlülüğüne, kedi fare oyununa dönüşmüş insan ilişkilerine, suçlunun ve suçsuzun birbirine karışmasına, ölmüş duyguları diriltmenin bedeline ve daha pek çok şeye dair, hem küçük hem büyük bir hikâye. Tekrar tekrar izlenesi, doyasıya sinema ziyafeti.

Barış Toker: Hem yönetmenin David Fincher olması, hem de yurtdışında aldığı olumlu eleştirilerden dolayı Gone Girl hepimizin bu yıl en çok merak ettiği ve beklenti içinde olduğu filmdi. Ben yazının en başından rengimi belli edeyim, filmi çok beğendim ve beklentilerim de büyük ölçüde karşılandı.
David Fincher her daim programı dolu bir yönetmen olmuştur. Çok sık film çekmese de ismini sürekli yeni projelerle duyarız. Ama bu projelerin büyük bir kısmı ya iptal olur ya da Fincher projeden çekilir. Yıllardır kendisinden beklediğimiz birçok proje varken bir anda Gone Girl haberi gelince şaşırmıştım açıkçası. Haber çıktıktan çok kısa bir süre sonra kadro oluşturuldu ve çekimler başladı. Kadro demişken, film haberinden daha şaşırtıcı olansa Fincher’ın başrolü Ben Affleck’a vermesiydi (Ama tabi ki Affleck’ın Batman rolünü kapması kadar şaşırtıcı değil). Sanırım bu seçime şaşıran tek kişi de ben değildim. Sebeplerini uzun uzun açıklamayacağım, sinemaseverler beni anlamıştır. Ama filmi izledikten sonra net bir şekilde gördüğüm Ben Affleck kariyerinin en cuk oturan rolüne seçilmiş belki de. Hani çok fazla bir şey yapmasına bile gerek kalmamış, karakter onu bulmuş. Bununla birlikte aslında filmin oyunculuk namına en çok parlayan ismi ise Rosamund Pike. Filmin ilerleyen dakikalarıyla daha da zorlaşan bu rolün üstesinde çok iyi gelmiş Pike. Bir “Bond kızı” olmaktan çok daha fazlası olduğunu nihayet kanıtlamış. Bundan sonraki oyunculuk kariyeri içinse sınıf atladığını rahatlıkla söyleyebilirim. Gone Girl’ün kadrosu Neil Patrick Harris dışında genel olarak iyi bir performans göstermiş zaten. Cıvık siyahi komedilerinden tanıdığımız Tyler Perrry bile hatta.
Bir kitap uyarlaması olan Gone Girl iyi denebilecek bir hikayeye sahip. Çıkış noktasından sonra birçok yere evrilmeye meyilli bu kısa zaman dilimi içindeki uzun hikaye başka bir yönetmenin -ki buna kalbur üstü birçok yönetmen de dahil- elinde rezil ya da sıradan bir televizyon filmi olabilirdi. İşte tam bu noktada David Fincher kalitesi devreye giriyor. Her filminde Kubrick misali aynı sahneyi içine sinene kadar tekrar tekrar çeken yönetmen bunun meyvelerini Gone Girl’de de alıyor. Seyirciyi sıkmadan ve konsantrasyonunu kaybettirmeden aktarıyor hikayeyi. Üstelik bunu Fincher sinemasından aşina olduğumuz stilize görsellik numaralarına ve karanlık atmosfer estetiğe pek de başvurmadan yapıyor. Gone Girl’ün hikayesi Amerikan yaşam tarzından medyasına, banliyö çıkmazlarından kadın-erkek ilişkilerine, insanoğlunun bencilliği ve vahşiliğinden Freud psikaanalizine kadar -ki Affleck’ın karakteri tam bir Freud erkeği-, birçok farklı klasmandan okumaya dokundurup hepsini 150 dakikalık süresinde başarıyla harmanlıyor. Tüm bunları yaparken dozunda kara mizah unsurlarıyla güldürmeyi bile başarmış.
Son olarak Zodiac’ta bizi tatmin edip (televizyon harikası House of Cards’ı saymıyorum) daha sonrasında ise net bir düşüşe geçen bizim neslimizin en büyük ve özel yönetmenlerinden David Fincher’dan yine güzel bir film izlemek bir sinemasever olarak beni çok mutlu etti. Bol evlenmeli ve düğünlü yaz aylarını geride bıraktığımız günlerde, evlilikten nefret ettirme potansiyeli yüksek olmasına rağmen Gone Girl’ü sinemaseverlerin kaçırmamasını şiddetle öneriyorum.4

Ömür Kuşluoğlu: Fragmanı izlediğimde kendi kendime “E bu adam zaten fragmanda her şeyi açık açık göstermiş” dedim fakat filmi izlemem ile beni ters köşeye yatırması çok geçmedi. Çoğu film fragmanda neyi var neyi yok gösterir, Fincher sürprizi seyirciye saklamış, güzel de yapmış. Seyirciye sürekli bir sonraki hamlenin ne olacağını merak ettirmede çok başarılı ve filmin müzikleri de bu yolculukta oldukça önemli rol oynuyor. Ben Affleck her zamanki Ben Affleckt’ti fakat Rosemund Pike bence kariyerinin en iyi oyunculuğunu çıkarmış bu film ile birlikte.

Konusuna gelince, aslında biraz da hemen her insanın bir şekilde gündeminde olan evlilik, aile, aşk ilişkilerinin, masumiyetinden uzaklaşarak hangi derecelere gelebileceğine dair çarpıcı bir örnek vermiş. Fincher konuya fena şekilde çomak sokmuş diyebilirim. RottenTomatoes’ta okuğum bir yorumda yazar aslında filmdeki evliliğin gördüğü bütün evliliklerden daha iyi olduğunu söylemiş, umarım espri yapmıştır diye geçiştirdim. İşin şakası bir yana, karakterlerin gözüyle filmi izledikten sonra insanı derin düşüncelere sevkediyor aslında Gone Girl. Verdiği mesaj çok da boş değil.

Turgay Kaplan: Dedektifin bulduğu günlüğünün sonuna Amy, kocasının kendisini öldürebileceğini yazmıştır. Dedektif bunun için Nick`i sorguladığında aldığı cevap kayıp karısının günlüğünün en sonuna böyle bir şey yazmış olmasının fazla manidar olduğudur. Medya eleştirisinden kolay manipüle edilebilir amerikan toplumuna, kadın erkek ilişkilerindeki imaj düşkünlüğünden amerikan rüyası cilalı standartlara kadar çoğu yerde yoğun eleştirilere girişen Fincher, genelde eleştirilerinde fazla manidar olarak kahramanı Amy`nin durumuna düşmüş. Halbuki Fincher, bu türden eleştirilerini fazla manidar olmadan da aktarabilmiş bir yönetmen. Ben Gone Girl`de toplumsal hiciv ustası David Fincher yerine evlilik mefhumu hakkında derin tespitleri ortaya koyabilen David Fincher`i daha çok ciddiye aldım ve sevdim.

Engin Eryiğit: Valla güzel bir film izlemek iyi geldi bana da. Gösterimden bir hafta önce Filmekimi’nin de sayesinde zaten üst üste birkaç sağlam film seyrettik. Fincher reyiz’in 3 perdelik oyunu yağ gibi akıyor. Suat gibi ben de hayli eğlendim. (Neyse ki benim salonda başka gülenler de vardı.) Özellikle aşırı “amerikan kültürü ve edebiyatı” toplum eleştirisi içeren sahnelerde. “Derdini s..eyim butonu” yok mu diye bakındım. Fakat bunlar filmin kalitesine ya da sürükleyiciliğine zeval getirmiyor. En beğendiğim oyunculuk performansı (beklemediğim şekilde) Rosamund Pike’ınki oldu. Kariyerimin rolünü yakaladım, altından fazlasıyla kalkarım diyor. Efferim! Ayrıca kısacık rolüyle Scoot McNairy ve bir de çılgın avukat rolündeki Tyler Perry 10 numara tercihler. Velhasıl Gone Girl: Psikopatlıkta ve sağlıkta.

kategori:
izlenimseçki

ilgili