Herşeye Rağmen Hayat Var

Nisan için… Sinemayı bir imge yaratma sanatı olarak tanımlarsak Reha Erdem’in bu filminde sinema sanatının imge yaratma olanaklarını sonuna kadar kullandığını ve kendi sinematografisindeki en başarılı ürünlerinden birini verdiğini...

Nisan için…

Sinemayı bir imge yaratma sanatı olarak tanımlarsak Reha Erdem’in bu filminde sinema sanatının imge yaratma olanaklarını sonuna kadar kullandığını ve kendi sinematografisindeki en başarılı ürünlerinden birini verdiğini (Kosmos’u hâlâ seyretmemiş biri olarak belirtiyorum) söyleyebiliriz.

Yönetmen filmin başında hikâyesinin ana karakterinin adını “Hayat” koyarak belirli bir kinaye oluşturuyor ki bu kinaye filmin genelinde kendiliğinde ve film boyunca işlenen bir alt metnin oluşmasını da sağlıyor. Reha Erdem için bu filmde hayat Hayat’ın kendisi bir başka deyişle.

Filmin başından sonuna kadar kadrajdan hemen hemen hiç çıkmayan filmin başkarakteri Hayat neredeyse hiç konuşmazken bu anlamda bizzat bir kişilik olarak temsil ettiği bunalımlı, kimliksiz genç kızın dışında hayatın kendisini de simgeler. Ve bu iki anlamı da aralarında dengeli bir anlam ilişkisi kurarak taşımayı başarır.

Hayat Var, en temelde ve özelde Hayat’ın kimliksizliğini ve bu kimliksizliğin bunalımını anlatırken bir yandan da bir aile dramını, toplumun kadına olan bakışını ve bir İstanbullu olarak hayatın kentsel dönüşümünü, evrimini de anlatır.

Hayat’ın nefes darlığı çeken yatalak dedesinin yatağından ibaret olan hayat alanından yaşama bakışı, babasının vurdumduymaz, duyarsız yaşayışı, Hayat’ın, annesinin kendisine kurduğu yeni yaşamda kızına yeterince yer vermemesi ya da onu kurduğu bu yeni yaşama yeterince dâhil etmemesi, dünyaya getirdiği yeni erkek çocuğunu ondan daha üstün tutması Hayat’ın kendisini yaşamın hiçbir yerine koyamamasına neden olmaktadır.

Bu filmde ister kadın olmanın eşiğinde bir kıza geleceğin kendisi olarak bakılsın ister ne olduğu, ne işe yaradığı, hangi değerlere inanması gerektiğine karar veremeyen, bireysel, cinsel konumsuzluk, tanımsızlık ve belirsizlik yaşayan bir gencin bunalımlı yaşam hali olarak bakılsın film boyunca oluşturulan kompozisyon hem toplum bilimsel hem de ruh bilimsel bir algılayışla seyredilebilir.

Hayat Var, aynı zamanda kentsel bir yozlaşmanın da hikâyesi. Bu kentsel yozlaşmayı, içinde var olan herkes en başta kendisini görmezden gelerek yaşamaktadır ki bu da söz konusu yozlaşmanın en yıkıcı ve dramatik yanıdır.

Bir zamanlar merkezinde sadece İstanbulluların yaşadığı İstanbul şehrinin, kendi sahiplerini, Hayat’ın ailesinin kuşaklar boyu İstanbullu olduğunu dedesinden öğreniyoruz, nasıl kendisinin dışına ya da kenarına sürdüğünü, onları kendisinin dışına sürerken de yaşadığı yozlaşmayı da onlara nasıl aktardığını gösteriyor bize Hayat Var. Bu bakımdan Hayat, sadece genç bir kız olarak değil aynı zamanda kentsel kültürün dejenerasyonunu ya da dejenere olmuş jenerasyonunun bir karşılığı olarak algılanabilir.

Nitekim Hayat’ın etrafındaki hiçbir karakterin aklı başında ortalama bir kişilik görüntüsüne sahip olmaması veya söz konusu kişilik niteliklerine sahiplermiş gibi görünseler de hayatın içinde, özlerine inildiğinde yaşadıkları bencilliğin, yalnızlığın ve duyarsızlıkların oldukça fazla olması bu bakımdan filmin meselesi göz önüne alındığında karşılık bulabilir. Sonuçta, artık günümüzde kimse hayata dürüstçe bakmıyor, onu dürüstçe yaşamıyor. Herkes onu sonuna kadar kendi çıkarlarına uygun olarak kullanmaya çalışırken ortaya çıkan ahlaki tutarsızlığa ve beraberinde beliren yozlaşmaya göz yumuyor. Herkes çelişkilerini, günübirlik hazlarını yaşamak için hayatı görmezden gelirken kıydıkları, yok ettikleri şeyin bizzat hayatın kendisi olduğunu fark etmiyor. Her daim yaprak açmaya durmuş bir ağacın filizlenen dalı misali tazeliğini koruyan ve kendini sürekli büyütmeye hazır olan Hayat, her defasında kırılıyor. Yatalak dede torununa sus payı da vererek içmemesi gerektiği halde kendisine sigara aldırtıyor ilk başta ve bu nedenle Hayat’ın bakkalın tacizine uğramasına, dolaylı da olsa, neden oluyor. Filmin ilerleyen bölümlerinde baba, kızının tecavüze uğradığından dahi haberdar olmuyor. O bambaşka bir dünyada, kendi teknesinde yaşıyor. Daha kadınlığa ilk adım attığı an, artık kadın oldun, diyen annesinden sırf regl olduğu için tokat yiyor. Okulunda ise kimsenin yanına oturmak istemediği, onu anlamaya çalışmadığı sorunlu bir öğrenciden başka bir şey olamıyor.

Sadece adı itibariyle değil yaşadıklarıyla da Hayat, içinde ilerlediği hikâyede aslında bir dönüşüm sürecini de ele verir.

Kendi yaşamında başından geçen hiçbir olumsuzluğa ve duruma müdahale etmeyen Hayat, fark etmeden zaten hali hazırda topumda kullanılmaya hazır bulunan bir anlayışa doğru kayar. Bu anlayışın adı da arabesktir. Reha Erdem daha önce “Korkuyorum Anne” adlı filminde de yaptığı gibi arabeski hem bir müzik hem de bir yaşam anlayışı olarak işler. Ama bunu yaparken filmini arabeskleştirmez. Reha Erdem’in filmlerinde arabesk içselleştirilmiş, gösterilen, ifşa edilen, açımlanan ve anlaşılmaya çalışılan bir olgudur.

Arabesk, Reha Erdem için gökten zembille inmiş, nerede, ne zaman başladığı belli olmayan, bir toplumun geleneklerinden gelen ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir kültür değildir. Yönetmen filmin ilerleyen bölümlerinde arabeskin köklerine doğru sosyolojik bir kazıya da girişir. Onun için bu toplumda arabeskin varlığı daha en başta bireyin, toplumun nesnesi olmanın ötesine geçememesinden kaynaklanmaktadır. Kendi kişisel var oluşunu yaşayamayan birey, eğer bu bir kadınsa ya kendisine tanılan dar alanda kabuğuna çekilir ve kendi edilgenliğini yücelterek arabeski var eder ya da eğer bu birey bir erkekse bireysel var olamayışını, kendini bir cemaatin, burada “cemaat” kelimesiyle ben de bir kinaye yapayım, bir parçası olarak konumlandırmaya çalışarak kendi bunalımını aşamasa da yatıştırmaya çalışır. Bu anlamda filmde Hayat’tan hoşlanan gencin yüzünün bazı sahnelerde ve en son filmin finalinde tuttuğu futbol takımının renkleriyle boyalı olarak görülmesi oldukça manidardır.

Erkek egemen bir toplumda aslında oldukça mütevazı bir biçimde ve hiç ses çıkarmadan bütün bir toplumu yetiştiren kadının içinde yaşadığı toplumda maruz kaldığı her türlü istismarı ve şiddeti gösteren Hayat Var, kadının varlığının altını çizerken bir yandan da bir toplumun kadınına verdiği değerin aslında toplumun kendine verdiği değer olduğunu da kast eder.

Filmde kadını gösteren ve onu vurgulayan en önemli diğer unsur da elbette erkektir. Yaşam içinde kendi pasif, edilgen duruşunun dışına ancak cinselliği veya şiddeti kullanarak çıkan erkek de aslında dolaylı olarak biçimlendirdiği değiştirdiği hayattan şikâyetçidir. Hayat Var’da yönetmen anlattığı erkeklerle ilgili olarak da oldukça anlamlı birer imge yaratır. Filmde anlatılan üç erkeğin de, babanın, babayla aralarında husumet bulunan adamın ve Hayat’ seven gencin, bu arada bu genç, finalde kendisine addedilen bu imgeye Hayat’ın yönlendirmesiyle onu çalarak sahip olmuştur, birer tekneleri vardır. Özellikle babanın İstanbul Boğazındaki tekne seyahatleri ve dev gemilerin etrafında onlarla içki alış verişi yapıp onlara kadın getirdiği sahneler, başka bir deyişle hayatın içinde savruluşu, oldukça derinlikli, vurgulayıcı ve etkileyici sahnelerdir. Tekne bir bakıma her bir erkeğe ait yaşam alanını simgelemektedir. Hayat filmde gösterilen üç tekneden ikisine biner. Başka bir deyişle o erkeklerin yaşam alanlarına dâhil olur. Babasının teknesinde ilgisizlikten muzdarip, mutsuz ve çocuktur. Film boyunca Hayat’ın babasını arayan ve onu bulduğunda onunla kavga eden adamın teknesine binmek istese de tekneye alınmaz. Bindiği son teknede yani Hayat’ı seven erkeğin teknesini ise Hayat kendisi seçer ve ona kendi isteği ile biner. Bindiği son tekne babasınınkinden çok daha hızlıdır. Tıpkı günümüz yaşamı gibi. Aynı zamanda çalıntıdır da… Sonunda Hayat, hayatla uzlaşmış gibidir ama bu uzlaşmada bile en temelde geçerli olan hayatın Hayat için belirlediği koşullardır.

kategori:
izlenim

ilgili