Hunger: Ölümüne Özgürlük

Tanrı insanı açlıkla ıslah etmesin derler hep ama İrlandalılar açlıkla ıslah edilene kadar zaten binbir türlü acıyla ıslah edilmişlerdi yüzyıllardır. “Güneş batmayan imparatorluk” İngiltere, dünyanın dört bir yanına sömürge...

Tanrı insanı açlıkla ıslah etmesin derler hep ama İrlandalılar açlıkla ıslah edilene kadar zaten binbir türlü acıyla ıslah edilmişlerdi yüzyıllardır. “Güneş batmayan imparatorluk” İngiltere, dünyanın dört bir yanına sömürge şubeleri açarken burnunun dibindeki İrlanda’ya karşı da boş duracak değildi tabi ki.

1910’lu yılların ilk yarısında İrlanda halkı organize olup bu duruma bir dur demenin vakti geldiğine karar verdi ve İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA)’nu kurdu. Kimilerine göre özgürlük savaşçıları, kimilerine göre ise teröristler. Aslında bize ne kadar tanıdık bir tartışma değil mi? IRA’nın direnişiyle İrlanda’nın bir bölümü bağımsızlığına kavuşurken, Kuzey kısmı esaretine devam etmek zorunda kaldı. Ama IRA’nın mücadelesi bütün Kelt toprakları özgürlüğüne kavuşana kadar devam edecekti…

Biraz tarih bilgisinden sonra asıl mevzumuza gelelim artık: Hunger.
Steve McQueen ismini duyduğumuzda Hollywood’un efsane aktörü “King of Cool” Steve McQueen’den başkası aklımıza gelmez herhalde. 2008 yılı Cannes Film Festivali’nin programında Hunger’ın künyesini ilk göz attıklarında seyirciler de aynı şeyi düşünmüşlerdir büyük ihtimalle. Daha önce hiçbir uzun metrajlı film yönetmemiş yönetmen bir Steve McQueen’di ama bu. Kendisi sinema dünyasında tanınmasa da video ve görsel sanatlar camiasında bilinen ve bol ödüllü bir sanatçıydı aslında. Nitekim Hunger filmiyle Cannes’da da Golden Camera ödülüne layık görülecekti o yıl McQueen.

hunger steve mcqueen

Film, 1981 yılında IRA direnişçileri tarafından gerçekleştirilen açlık grevinin gerçek hikayesini anlatıyor ya da açlık grevine liderlik eden Bobby Sands’in hayatından bir kesiti. Aslında filmin ilginç yanlarından birisi de bu. İlk yarısında bütünüyle hapishanenin gündeliğine yoğunlaşan ve seyirciyi açlık grevine hazırlayan film, ikinci yarısında açlık grevini fon yapıp açlık grevinin lideri olan Bobby Sands’a yoğunlaşıyor. Hatta açılışını hapishane gardiyanlarından birinin evinden işine gidene kadarki rutiniyle yapıyor. Aslında filmin daha ilk dakikasından, tarafı ne olursa olsun açlık grevine kadar giden süreci herkesin gözünden göstereceğini anlatıyor bize yönetmen. Gardiyanın sıradan bir gününün boktanlığından duvardaki boklara geçiyoruz sonrasında: Battaniye Protestosu…

Açlık grevinden önce başka bir protesto daha vardır direnişçiler tarafında. Siyasi mahkum oldukları için normal mahkumlarla aynı kıyafetleri giymeyi reddeden direnişçiler, ayrıca yıkanmayı da kabul etmemektedirler. Tuvalet ihtiyaçlarını hücrelerinde giderip duvarlara dışkılarıyla icra ettikleri eserlere yoğunlaşır yönetmenin kamerası. Az önce bahsettiğimiz gibi, o boklarla göründüğünden fazlasının anlatıldığını tahmin etmek çok da zor değil aslında.

Gardiyanların ve kolluk kuvvetlerin ani bir baskınıyla battaniye protestosu güç kullanarak son bulmuştur. Saçı sakalı birbirine giren mahkumlar zorla ve kan revan içinde tıraş edildikten sonra da Bobby Sands’le tanışırız – ki zorla tıraş edilene kadar direnişçilerden hiçbirinin suretini farkedemiyoruz zaten. Bobby Sands’le gerçek anlamda tanışmamız ise meşhur 17 dakikalık görüşme sahnesinde olur. Meşhur diyorum çünkü, filmi izlemeyen sinema takipçileri bile bu sahnenin methini duymuşlardır. Şimdilerin en gözde aktörlerinden Michael Fassbender’in kendisini hepimize hayran bıraktığı o meşhur sahne. Ziyaretine gelen papaz kendisini açlık grevinden vazgeçirmeye çalıştıkça çocukluğuna gider Sands, artık çok eskide kalmış anılarıyla bağlar sebeplerini. Papazlar aslında iyi birer psikologlardır sözünü doğru çıkarırcasına bir terapi seansını andırır bu sahne. 17 dakika boyunca susulmayan bu sahne, filmin başından beri süregelen sessizliği de bozar. Papaz rolündeki Liam Cunningham’ın da hakkını vermek lazım. Diyaloğu az olan taraf olsa da bakışlarıyla bile bu enfes sahnenin parçasıdır her saniyesinde.

hunger 2008

Beklenen açlık grevinin başlamasıyla da kaçınılmaz sona yaklaşılır filmin ilerleyen dakikalarında. Son bölümde Bobby Sands’in yatağının ucundadır hep kamera. Her gün masasına konan ama elini bile sürmediği yemekler, ziyaretine gelen ailesi ve son nefesinde gözünün önüne gelen, Papaz’a içini dökerken bahsettiği çocukluk anıları.

Son bölümün en etkileyici sahnelerinden birisi, bir deri bir kemik kalmış ve ayağa kalkmakta zorlanan Sands’in elinde UDA (Ulster Defence Association: Kuzey İrlandalı Protestanlardan oluşan, İngiltere’ye bağlılık yemini etmiş ve anti IRA’cı örgüt) dövmesi olan hasta bakıcının yardımını reddettiği sahnedir. Ölümüne özgürlüğün, haksızlığa direnen tüm İrlandalıların duruşunun özetidir o sahne.

1981 yılında Bobby Sands ile birlikte haksızlığa direnen Francis Hughes, Raymond McCreesh, Patsy O’Hara, Joe McDonnell, Martin Hurson, Kevin Lynch, Kieran Doherty, Thomas McElwee, Michael Devine açlık grevinde hayatlarını kaybettiler…

Steve McQueen, taraf tutma kaygısına düşmeden hem insan olgusunu ön planda tutup hem de uğruna hayatların feda edildiği bir davaya saygısını sunarak görsel gücü çok yüksek, etkileyici bir gerçek hikaye anlatıyor bizlere. Büyük sözler etmeden, propaganda derdi gütmeden, politik olmadan politik bir hikaye anlatıyor. Sinema tarihinde kendine özel bir yer edinen Hunger, hem -her ne kadar şimdi Hollywood sistemine kaptırsak da- Steve McQueen gibi kendine has bir yönetmeni hem de rolü için fiziksel sınırlarını da zorlamaktan kaçınmayan Michael Fassbender’i bizlere kazandırmış oldu.

Filmin 2008 yılında birçok festivalde Özcan Alper’in Sonbahar’ıyla arka arkaya gösterilmesi, bizim de bu tür olaylara pek uzak bir millet olmadığımızı kanıtlar nitelikte – ki Sonbahar’ı izleyenler bunu daha iyi anlayacaklardır.

kategori:
izlenim
Barış Toker

ERIN GO BRAGH! criticker.com/profile/baristoker/

ilgili