I Kill Giants: Waldo, Sen Neden Burada Değilsin?

Modern çağda destanlar yaratılabilir mi? I Kill Giants'ın kritik sorusu...

“Devler gerçek değil.” (I Kill Giants, Anders Walter, 2017)
“Cinler veyahut onlara benzer vehimleriz”(1) Yahya Kemal Beyatlı

-cevabı olmayan sorulara-

F. W. J. Schelling ‘Sanat Felsefesi’ adlı kitabında çok önemli bir sorundan söz eder: “Modern dünya gerçek bir destana sahip değil. Ve mitoloji yalnızca bir destanda kurulabileceğinden -dışa kapalı- bir mitolojisi olmadığını daha fazla kanıtlamama gerek yok.”(2)

Evet, modern zamanlar, kendi mitolojisini yaratamamıştır.

Bugün sinema, edebiyat, spor ve müzik, Schelling’in ispat etmeye gerek bile görmediği, gündelik hayatlarımızdaki o destan eksikliğimizin yerini doldurmak için elinden geleni yapıyor. Ekonomik ve politik gerçekçilik, masalları elimizden alarak, bizi bu dünya isimli çölde, saklanabileceğimiz tek bir vaha olmadan güneşin altında bıraktı.

Konser alanlarını, sinema salonlarını, stadları ve kitapçıları dolduran milyonlarca insan, kendilerine yeni bir hikayenin anlatılmasını bekliyor. Öyle bir hikaye anlatsınlar ki, varoluşa dair tüm bilmeceyi çözsün, bu fani hayatımıza bir anlam katsın. Okuduğumuz, izlediğimiz, dinlediğimiz hiçbir şey, bizi yeniden bir anka kuşu gibi küllerimizden doğurmaya yaramıyor. İnsanoğlunu dünyayı yeniden değiştirme arzusuna iteleyen dinler ve felsefi akımlar, ekonomik bir network’e evrilmiş bu yeni dünyada, yeni şeyler söylemekte zorlanıyor. En son büyük dinin doğumunun üzerinden yaklaşık 1400 yıl geçti, en son büyük felsefi akımın üstünden ise neredeyse (Komünist Manifesto’nun ilk yayınlanış tarihini baz alırsak) 170 yıl geçti. Öyleyse destanlar çağı geçti mi? Yeni mitolojik kahramanlarımız; Superman, Thanos veya Trump mı?

Sinemanın böyle bir dünyada elinden geleni yaptığını söylememiz lazım. Bu çabanın; yani çizgi roman dünyasının daha epik bir dille yeniden üretiminin, bize yeni hikayeler anlatmakta ne kadar başarılı olduğu ise ayrı bir tartışma konusu. Bugün Dünya Kupası’ndan aynı keyfi almadığını söyleyen insanlarla dolu etrafımız, aynı şekilde popüler müziğin aynı akorların etrafında kendini tekrarladığını söyleyenler de oldukça büyük bir kalabalığı oluşturuyor. Neden artık hikayeler bizi mutlu etmiyor? Neden durmadan aynı besteleri dinlediğimiz duygusu bizi bırakmıyor? Neden dizilerin konuları birbirinin aynısı? Neden aynı ırmakta yıkanmaya devam ediyoruz? İnsanoğlu söylenecek tüm sözlerini tüketti mi yoksa?

2008 yılında yayınlanan 7 sayılık bir mini çizgi roman serisinden uyarlanan “I Kill Giants” sözünü ettiğimiz kaybedilmiş mutluluğa dair ne söylüyor? Hangi kadim sorunumuzu çözüyor? IMDB puanı düşük, efektleri çok iç açıcı olmayan, gişesi hiç de parlak görünmeyen, starların resmi geçit yapmadığı bu filmi neden yazdık diye sorabilirsiniz.

Joe Kelly’nin hikayesi, verdiği yanıtlardan çok anlatım biçimiyle ve kurulu dünya ile başa çıkma çabasıyla ilgi çekiyor. Kendisine dünyayı kurtarmak gibi bir vazifeyi vehmeden küçük bir kızın hikayesi bu. Bu vazifenin büyüklüğü nedeniyle yaşıtlarıyla ve kendinden büyüklerle iletişim kurmakta zorlanıyor çünkü “dünya onu anlamıyor”. O da dünyayı pek umursuyor gibi görünmüyor. Kelly’nin hikayesi şöyle bir farkındalığı taşıyor: “Yeni dünyanın farkında olmak görme biçimimizi, düşünme tarzımızı değiştirir; her şey değişir.” (3). Büyük sözlerin büyük sloganların peşinden giden filmlere değil, işlemekte olan veya bir türlü işlemeyen mekanizmayı çözmeye çalışan filmlere ihtiyacımız var. İşte Kelly yazdığı hikaye ile ve Anders Walter yönettiği filmle, bunun farkında olarak, bizlere sıradan bir dünya çiziyorlar. Bir ev, bir okul, öğrenciler, öğretmenler, bir kasaba… Filmin kahramanı Barbara Thorson hepimizden parçalar taşıyor. Hepimiz kadar sıradan… O zaman bizim devlerimiz nerede?

Aynı soydan filmler vardır. IMDB’nin tercihlerinizden yola çıkıp sizlere yaptığı öneriler gibi, Kartezyen eşleştirmelerden söz etmiyorum ama; aradaki duygulardan hislerden size geçen benzerliklerden söz ediyorum. Dev Avcısı; bu anlamda Terabithia Köprüsü, Ateşböceklerinin Mezarı, Pan’ın Labirenti, Komşum Totoro gibi filmlerle doğrudan bir akrabalık bağı içinde görünüyor. Çocuk ve ölüm karşılaştıklarında neler olur ana temasının etrafında dolaşan filmlerden biri; Dev Avcısı.

Hayatın acımasızlığı karşısında çocuklar içlerine kapanır ve kendilerine yeni bir dünya inşa ederler. Komşum Totoro ve Terabithia Köprüsü filmlerinde olduğu gibi bu hayal dünyasına yolculuğu yapan iki çocuk yerine Pan’ın Labirenti’nde olduğu gibi tek bir çocuk söz konusu. Tek ve daha da yalnız… Okulun rehber öğretmeni Mrs Moole ve okula sonradan gelen –o yüzden o da yabancı sayılan- Sophia bu yalnızlığını aşması için ellerinden geleni yapsa da Barbara’nın kendisiyle yüzleşmesi gerekiyor.
Film boyunca kimi anlarda Barbara ile dost olmak ve kalmak için elinden geleni yapan Sophia ile yaşadıkları bana Mark Twain’ın yazdığı unutulmaz ikilisi, Tom Sawyer ile Huckleberry Finn ilişkisini hatırlattı. Ne kadar uzak bir yüzyıldan söz ediyor gibiyim, çocukluğumdan söz ederken… Dünya bu kadar hızla dönmeye ne zaman başladı?

Bu yalnız ve devlerle dolu dünyayı inşa etmek için ihtiyacı olan yere de sahiptir Barbara; ormana. “Onun bildiği orman korkuyla doluydu, çünkü köylüler orman hakkında korkunç şeyler anlatmışlardı. Geceleri uçan yaratıklar, karanlık çalıların arkasına saklanıyor, gün ışıyınca yolcuları gafil avlıyorlardı… Bu kötü yaratıklar her kılığa bürünebilirlerdi. Binlerce köylü bu şeytani hayaletlerin varlığına inanıyordu…”(4) Fantastik olanın ormana ihtiyacı vardır. Hansel ve Gretel’den Yüzüklerin Efendisi’ne, Terebiatha Köprüsü’nden Komşum Totoro’ya orman başrol oyuncularından biri olmayı sürdürür, hayaller diyarında…

İnsanın en büyük çaresizliği ölümdür. Onun karşısında yapabileceği pek bir şey yoktur. Aslında hayat dediğimiz şey ölümden kaçmak/unutmak için uydurduğumuz şeylerin toplamıdır. “İnsanlığın en eski ve en güçlü duygusu korkudur, en eski ve en büyük korku da bilinmeyendir.”(5) Dev Avcısı ölümle yüzleşmek zorundadır. Barbara’nın bir türlü göremediğimiz ebeveynlerine ne olmuştur?
Peki evin üst katına neden çıkmaz, Barbara Thorson; “ Toplumumuzda ölümün ve ölmenin giderek artan biçimde gizlenmesi gerçek öykünün kayboluşuyla birlikte olmaktadır; çünkü öykünün etkisi eninde sonunda her olaya mutlak bir biriciklik veren ölümün etkisinden türemektedir”(6) diyen Fredric Jameson’a hak vermemek elde değil. Ölmenin ayıp ve gizli olduğu bir dünyadayız artık! Bir nevi Minecraft dünyası bu, ölüp ölüp dirilinen, tamamen kaybolmana, oyundan çıkmana izin vermeyen…
Filmin ve çizgi romanın ana düğüm noktası kadim bir metinde de karşımıza çıkar: “Nasıl kaçırmak istersin kötü ölümden kader payını çoktan almış bir ölümlüyü?” (7)

Barbara’nın gerçekliğe döndüğü anlarda ya kardeşleri ile Dungeons & Dragons oynarken görüyoruz onu ya da evin dışında kurduğu çadırında bir kasetten dinlediği beyzbol maçı anlatımını dinlerken. İzleyici olarak kaçtığı şeyi öğrenemesek de Barbara’nın kaçtığını biliyoruz. Film boyunca Barbara’nın büyük bir yüzleşmeye doğru hızla ilerlediğini hissediyoruz. Çünkü “…bu dünyadan şeyler, varlıkları kehanetle son bulmaksızın nasıl tamamlanabilirler…”(8)

Bu yüzleşme, Türk masallarında denk gelebileceğiniz “Bir dudağı yerde bir dudağı göğde” olan en üst düzeyden bir dev ile sihirli çekici Coveleski’nin yardımıyla yapacağı son mücadele olacaktır. Savaşı bitiren savaş. Çekiç Coveleski ismini ünlü beyzbolcu Harry Coveleski’den alıyor. Thor’un çekiciyle bir ilgisi bulunmuyor; bazı zamanlarda bu çekiç gücünü kaybedebiliyor. Ardı ardına gelen duygular ve olaylar bütünü izleyiciyi film boyunca hazırlar: “Esrarengiz bir durumun olduğu yerde, genellikle bir musibet olduğu düşünülür.”(9) son ana dek düşünmenizi sağlayan bir film olmayı başarıyor; “I Kill Giants”.

Önemli çizgi roman yazarlarından biri olan Joe Kelly, Deadpool çizgi roman serisini bugün geldiği konuma ulaştıran isimlerden biri. Deadpool’un bir çizgi romanın içinde olduğunu bilmesi fikrini Kelly’e borçluyuz. Size doğruyu söylemekten hoşlanan bir yazarla karşı karşıyayız. 2008 yılında yazdığı I Kill Giants’ın bu gerçekçilikten payını almamış olması ise düşünülemez. Astro Boy’un yaratıcısı Osama Tezuku’nun hayranı olan bir Marvel / DC yazarı Kelly. Hikayenin Pan’ın Labirenti gibi bir büyüme öyküsüne dönüşmesinde Tezuku’nun etkileri de görülüyor. Mucizelere de, mutlu sonlara da vermeyen bir anlatıdan yana Kelly.

Donald Richie, Yasujiro Ozu sineması için “Bütün dünya bir ailede yaşamaktadır. Evrenin sonu evin dışından uzakta değildir.” (10) derken Kelly’nin yarattığı evrende de ev her şeyin kaynağı olarak bulunuyor. Devler ve bütün kötülük aslında o evi yıkmak için geliyor. Karşılarında ise sadece bir dev avcısı duruyor. Evinin üst katına çıkamayan bir avcı!
Barbara’nın devlere ihtiyacı vardır bir nevi Harry Potter retoriğiyle söylemek gerekirse ‘muggle” insanlarla arasındaki sınırı bu biliş oluşturmaktadır. Ne de olsa, “Herkes, en azından kovalayan ile kovalanan, bir anlamda birbiriyle akrabadır.”(11) Ünsal Oskay’ın belirttiği gibi; “Masallardaki canavarlar, insansı yaratıklar ve bildiğimiz şeylere benzemeyen yabancı yaratıklar, tıpkı bizim vadimize tutulmuş birer ayna olan en yakın yabancı vadi gibi, masalı üreten, dinleyen, yeniden üreten insana tutulmuş birer aynadır.”(12)
Barbara kendi mitine sadık ve inanıyor; devi yenerse her şeyin düzeleceğini düşünüyor. Joseph Brodsky’nin dediği gibi “Sonuçta canavarsız aziz yoktur.” Her şey eski günlerdeki gibi olsun. Bunu kaçımız istemiyoruz ki?
Sonunda hikaye, bir ölüm ve bunu kabullenişle bitiyor. Walter Benjamin’in söylediği gibi; “Ölüm hikaye anlatıcının anlatabileceği her şeyin onaylanmasıdır.”

“Ne kadar da şanslı bazı insanlar,
Hayatlarında ne korku var ne dehşet
Onlar için uyku, geceleyin gelen bir lütuftur,
Ve tatlı rüyalardan başka bir şey getirmez yanında” Bram Stoker / Dracula – 1897

“Somutluk bütün oyunları bozar… Karpuzun, kavunun keleğine ham denir. Kesince hıyara benzer. Tuzlasan da para etmez. Somut hamdır, ütopyaya karşıdır.” (13) Ahmet Güntan

Ahmet Güntan’ın gerçeklikle ilgili bu sözleri aslında bize gizlenenin saf gerçeklik olduğunu onun bir gizem gibi saklandığını sadece yüzleşme anlarında kendisini tamamıyla gösterdiğini anlatırken şu durumu da hatırlatıyor: “Korkularımız fantastik hikayeleri gerçeğe dönüştürebilir.”(14) Sahi şairler ne zaman bu kadar gerçekçi oldular?
Reşat Nuri Güntekin’in Gökyüzü romanının kahramanı Raşit bey bilim yoluyla çözemediği bir durumla karşılaştığında; “Biraz masala ihtiyacım var”(15) diyerek kendini bilim dışı kitaplara verirmiş. Bizim bugün böyle bir şansımız var mı? Fantastik olanla gerçeğin arasındaki mesafe bu kadar açık ve net mi?

“I Kill Giants” sormamıza yol açtığı sorularla, naifliğiyle izlenmeyi hak eden bir yapım, aynı zamanda okunmayı da. Anne, kanser ve ölüm kelimeleri bir araya geldiğinde, mucizeler o kadar az ki, Barbara’nın çaresizliğini anladığınızda, sizin de çok daha basit üstünden gelinebilecek durumlarda bile hangi devlerle savaştığınızı, kaçtığınızı veya saklandığınızı düşünmenizi sağlaması açısından kıymetli bir film.
Velhasıl; “Kim olduğumuz sorusuna cevap ararken, aklımız hep, kim olacağımız sorusuyla karışıyor. Kim olacağımızı düşündüğümüzde ise kim olmak istediğimiz sorusu peşimizi koyuvermiyor. Gerçekte, kim olduğumuzu öğrenme süreci içinde bile kimliğimiz yeniden oluşuyor.”*
Nietzsche’nin modern zamanların başında sorduğu soru hala güncelliğini koruyor: “Uyuyan uyandığında düş son bulur. Peki ya düşçü uyandığında düş ne olur?”
Evet devler gerçek değil ama: “Ya mitos hakikatse?”(16)

Kaynakça;
* İsmet Özel, Waldo Sen Neden Burada Değilsin, Tiyo Yayınları
1) Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 2017
2) F. W. J. Schelling, Sanat Felsefesi, Doğu Batı Yayınları, 2018
3) Andras Balint Kovacs, Modernizmi Seyretmek, De Ki Basım Yayın, 2015 (Godard’dan alıntılayan)
4) Henry Gilbert, Robin Hood, Dodo Press, 2009
5) H. P. Lovecraft, Edebiyatta Doğaüstü Korku, Laputa Kitap, 2018
6) Fredric Jameson, Marksizm ve Biçim, YKY, 2013
7) Homeros, İlyada, Can Yayınları, 2012
?? Ernst Bloch, Geist der Utopie, 1964. (zikreden; Fredric Jameson, Marksizm ve Biçim, YKY, 2013)
9) Christopher Frayling, Vampyres:Lord Byron to Count Dracula, Faber & Faber, 1992
10) Paul Schrader, Sinemada Aşkın Üslup, İnsan Yayınları, 2017
11) Joseph Brodsky, Su Seviyesi, Everest Yayınları
12) Ünsal Oskay, Çağdaş Fantazya, İnkılap, 2014
13) Ahmet Güntan, Parçalı Ham, YKY, 2011
14) Wayne Bartlett ve Flavia Idriceanu – Legends of Blood , Praeger, 2006
15) Reşat Nuri Güntekin, Gökyüzü, İnkılap Kitabevi, 1997
16) Valery Larbaud – Günlükler, Gallimard

kategori:
izlenim

ilgili