I Think We’re Alone Now: Kıyamet Sonrası Amerika’da Yapayalnız İki İnsan

Film bekleneni veremiyor...

Yazı, I Think We’re Alone Now filmiyle ilgili spoiler içerir.

Bomboş, kirli, ışıksız/elektriksiz sokaklar… Eskimiş, yıpranmış, yırtılmış Amerikan bayrağı… Yaprakların uçuştuğu bahçeler… Kapıların açık kaldığı, ceset kokularının yükseldiği evler… The Handmaid’s Tale dizisindeki başarılı performansıyla adından söz ettiren, bu diziyle ilk Emmy ödülünü kazanan yetenekli yönetmen Reed Morano‘nun yeni filmi I Think We’re Alone Now kıyamet sonrası bir dönemde geçip merkeze koca şehirde tek başına yaşayan ama yalnızlığı hissetmeyen bir adamı, Del’i (Peter Dinklage) koyuyor. Morano filmini başta bahsettiğim sokaklara odaklanarak başlatıyor. Bir şeyler olmuş, tüm insanlar ölmüş, nasıl olduğunu bilmesek de kahramanımız Del hayatta kalabilmiş. Filmin ilk 20 dakikası The Handmaid’s Tale‘deki bölümler kadar güçlü. Morano bu dizideki başarısını filme taşıyabilmiş, hipnotik bir atmosfer oluşturabilmiş. Diyaloğun olmadığı ilk 20 dakikada Del’i tanıtıyor senarist Mike Makowsky.

Bu sürede Del’in her bir eve geçip cesetleri alıp gömmesi, evleri temizlemesi, bahçeleri ve sokakları süpürmesi, kimse gelmeyecek olsa bile sokakları ve evleri derleyip toparlaması gösteriliyor. Filmin en güçlü tarafı da bu sahneler oluyor. Burada övgüyü hak eden yönetmen Morano oluyor. Zira bu sahneleri iyi bir şekilde çekmiş. Fakat bakıldığında filmin daha baştan özgün bir tarafı yok. Del bize hem I Am Legend‘taki Robert Neville (Will Smith) karakterini, hem de animasyon film Wall-E‘nin şirin robotunu hatırlatıyor. Hatırlanırsa Robert hayatına başkaları girmeden önce her gün sokakları arabasıyla dolaşır, DVD dükkanına uğrar, golf oynar, radyodan yaşamış birileri ona ulaşsınlar diye yayın yapar, sonra akşam olmadan evine dönerdi. Wall-E filmiyse başka bir gezegene yerleşmiş insanların kimsenin kalmadığı Dünya’yı temizlemesi için bir robot yollamalarını konu alıyor. Del bu iki karakterin karışımı gibi gözüküyor. Robert gibi her gün aynı şeyleri yapıyor, Wall-E gibi etrafı temizliyor. Filmin orijinal olmamasının bir diğer nedeni de bir süre sonra akla gelebilecek ilk fikirlerden oluşuyor olması, ki o fikirler daha önce pek çok “post-apokaliptik” (kıyamet sonrası) filmlerde işlendi zaten. Mesela Del’in yaşamının Grace’le (Elle Fanning) karşılaşmasıyla değişmesi. I Am Legend‘ta Robert, Anna (Alice Braga) ve oğluyla (Charlie Tahan) karşılaşıyordu birden. Bu sahnenin benzeri I Think…‘te de mevcut. Wall-E‘deyse şirin robotumuz bir süre sonra başka bir robotla karşılaşıyordu.

I Think… daha ilk yarım saat dolmadan akla gelen ilk fikirlerle doldurulmuş. Fakat yererken övmek gerek. Makowsky, Del ve Grace’in zıtlıklarını fena işlemiyor. Birisi yaşlı, diğeri genç. Biri kısa, diğeri uzun. Biri sessizliği seven, az konuşan birisi, diğeri aşırı konuşkan, ışıltılı, enerji saçan bir kişi. Birinin köpeğe alerjisi varken diğeri gerçek bir hayvansever vs. Filmin ikinci yarım saati Del ve Grace’in bu zıtlıklarını, birbirleriyle geçinme-geçinememelerini işliyor. Morano bu sahneleri hafif gerilimli hale getirebilmiş. Zıtlıklar fena işlenmiyor ama Makowsky elindeki konunun hakkını da veremiyor. Bir şeyler yaşanmış, tüm insanlar ölmüş, sadece iki kişi hayatta kalmış. Bu plottan derin, etkileyici bir film çıkartılabilirdi. Mesela Cormac McCarthy uyarlaması The Road bunu başarmıştı. Lakin I Think… bunu yapamıyor. Akla gelen ilk fikirlerle doldurulurken yüzeysellik de aşılamıyor. Del’in gelişimi (sessiz sakin yaşarken önce Grace’in, sonra başkalarının gelişiyle hayatının değişmesi, daha iyi birisine dönüşme çabası, takıntılarıyla yüzleşmesi) fena işlenmese de psikolojisinin iyi yansıtıldığını söylemek zor. Keza adının hakkını veren Grace de derinleşmiyor. Halbuki bu konudan derin, çarpıcı bir film çıkartılabilirdi.

Yönetmen filmi ilgi çekici hale getirmek için çabalasa ve oluşturduğu atmosferle bunu başarsa da senaryo iyi olmadığı için film ilk 30 dakikadan sonra kan kaybetmeye başlıyor. Özellikle 3. 30 dakikalık bölümünde bambaşka bir filme evriliyor. Makowsky karakterleri nereye götüreceğini bilemeyince sırtını sürprize/şaşırtmaya dayıyor. Lakin bu son 30 dakikadan sonra diyebilirim ki sanki iki farklı film çekilmiş, kurguda ikinci filmin son bölümü ilk filme eklenmiş gibi. Üstelik bu son bölümdeki pek çok twist hızla işleniyor. Neticede özellikle son bölüm filmin kalitesini daha da aşağıya çekiyor, filmi Black Mirror‘ın sıradan bir bölümüne dönüştürüyor.

Bu arada senarist kıyamete yol açan şeyler hakkında bir şeyler yaratma konusunda o kadar tembel ki Grace “Sence neden öldüler?” sorusunu Del üzerinden “Önemi yok!” şeklinde yanıtlıyor. Senaryo iyi olmasa da, filmin benzerlerinden ayrışacak bir tarafı olmasa da, hatta tam tersi türün kaliteli işlerinden kopyalanarak oluşturulmuş olsa da vakit ayırıp izlenebilir bu film. Dinklage de, Fanning de, kısa bir rolde Paul Giamatti de fena değiller. Morano oluşturduğu atmosferle, Adam Taylor bu sahnelere uyumlu müzikleriyle filmi sürükleyici hale getirebilmişler.

kategori:
izlenim

ilgili