bakınız

İFF 2011 Günlükleri: 6-7 Nisan

istanbul film festivali

6 Nisan 2011

Bugün seyredeceğim tek bir film vardı: Ozon’un Potiche’i. Ozon, Fransız sinemasında güncel olanlar arasında en sevdiğim yönetmenlerden biridir. Bu sebeple filmlerini izlemeden önce içim olumlu bir enerjiyle dolar. Karşıma iyi bir film çıkacağı duygusu sarıp sarmalar beni. Potiche’i izlemeden önce de tam böyle bir duyguyla sarılmıştım. Salonda büyük bir heyecanla filmin başlamasını bekledim ve film başladı.

Potiche: Feminist Bir Tarih Parodisi

Tarih sıcak olduğu an dokunmaktan korkabileceğiniz fırındaki kek gibidir. Beklemeniz gerekir bir süre. Dokunduğunuz ilk anda elinizi yakar ya da yakmasından korkarsınız. Eğer yakın olduğunuz bir dönemin filmini çekerseniz bu konudaki duygularınız onu “ciddiyetle” ele almanıza yol açabilir.

Passolini kendi döneminin burjuva sınıfını “saldırgan”, “edepsiz” ve “provokatif” bir şekilde ele alır. Yaşadığı dönemin insanlarını anlatmasıyla alakalıdır bu belki de. Ya da bütün bunlar bir yana kendisinin sivri dilli bir eleştirmen olmasıyla da alakalıdır bu. Ama Passoli’nin sonunu herkes bilir: Cinayete kurban gidiş. Toplum sizin döneminizdeki yanlışlıkları eleştirmenize katlanamaz. Hele bir de siz bunu yaparken sivri bir dil kullanıyorsanız, bu sizi Passolini’nin sonuna bile itebilir. Cüretkar sanatçılara olan saygım sonsuzdur. Dolayısıyla Passolini’nin dönemine olan yaklaşımı ve eleştirel dili hem çarpıcı hem de büyüleyicidir. Sanatçı olduğunun bilincini yitirmeyen Passolini hem eleştirdiği bir ideoloji olduğunu gösterebilmiş hem de bu eleştiriyi yaparken sanatsal meseleyi de gözardı etmemiştir.

Nihayetinde gelmeye çalıştığım nokta; bir sanatçının yaşadığı dönemi eleştirmesi oldukça zordur. Buna cesaret edebilme süreci sancılıdır ve cesaret etmesi, ideolojinin çarkları tarafından ezilmesine yol açabilir. Ama zaman geçer de olaylar tarih olursa, sanatçı sonsuz bir eşeleme alanı yaratabilir kendine. Bu eşeleme sürecinde hem tarihi eşeleyebilir hem de yaşadığı dönemi eleştirebilir sanatçı. Yani tarih bir sanatçının eleştirel bir malzeme çıkarabileceği en müsait alanlardan biridir. Tarihi, bir gerçeklik içinde almak zorunda da değildir günümüz sanatçısı. Bunu yaparken “gerçekliği” çarpıtabilir, yıkabilir ve yeniden yaratabilir. Bu açıdan tarih eleştirel bir şekilde ele alındığı süreçte başarılı bir eser yaratabilme şansı daha fazladır sanatçının.

Potiche

Ozon’un Potiche’i tam da bu mevzular üzerinden incelenilebilecek bir film. 1977 yılında geçen, burjuva bir çifti ve iki çocukları etrafında dönen bir öykü anlatıyor Ozon. Pujol ailesinin babası olan Robert Pujol tam bir diktatör. Kendi doğruları olan bir “erkek” fabrikatör. Şemsiye şirketinin sahibi (karısının hesabından) olan Robert’in hem işçileriyle hem de ailesiyle sorunları var. İki taraf da onunla olan ilişkilerinden onunla olan ilişkilerinden memnun değiller. Karısı Suzanne “böyle gelmiş, böyle gider” diyen bir zihniyetle kocasının diktatör yanına karşı çıkmıyor. Uzlaşmacı bir rol belirleyen Suzanne, Robert ne derse kabul etmekten yana bir tavır sergiliyor. Evinin içindeki yaşamını sürdüren Suzanne dönemin ev kadını imgesinin bir temsili aslında. En azından ilk başta öyle gözüküyor. Zamanla şirketteki eylemciler Robert’i rehin alınca, şirketin çalışanlarıyla uzlaşma yoluna giden Suzanne oluyor. Burada “uzlaşma” kavramının önemini görmemiz gerekiyor aslında. İnatçı ve ısrarcı Robert’in tavrı meselenin kaosa sürüklenmesine yol açarken; Suzanne’in “uzlaşmacı” tavrı meselenin çözülmesi konusunda ilerleme kaydettiren cinsten. Uzlaşma mevzusu filmin de kendi içinde önemli bir mevzu zaten. Çünkü uzlaşmanın yöntemi “birbirini dinleme” yani diyalogdan geçiyor. Oysa Robert herkese kulaklarını tıkamış bir şekilde etrafa ateş püskürtürken; Suzanne düşünüp tartmaya yani diyalog kurmaya daha açık. Bu da filmin esas meselesi olmaya müsait bir şekilde gösteriyor kendini (en azından Robert-Suzanne ilişkisi içerisinde).

Bu olayların ardından Robert’in bir dönem tatile çıkması sebebiyle şirketin başına Suzanne geçiyor. Suzanne’in yönetimi altında şirket hem kazanıyor hem de işçilerle iyi bir diyalog içine giriyor. Filmin kimilerine “sorunlu” gelebilecek yanı da burada çıkıyor ortaya. İyi kadınlar- kötü erkeklere karşı gibi bir kalıp yaratıyor Ozon nerdeyse. Bütün karakterlerini parodize bir düzeyde yaratan Ozon gerçekliği olabilecek en “hafif” düzeyde alıyor ele. Sorunlar bir anda çıkıp bir anda düzelebiliyor ya da bizim bir film izlerken normalde gerilebileceğimiz gerçekler bir anda sabun köpüğü gibi patlayıp yok olabiliyor. Bu mevzu başta bahsettiğim noktaya gönderme yapabilmeme de yol açıyor bu açıdan. Ozon tarihte olanı alıyor, süslüyor ve parodize ederek sunuyor bizlere. Dönemi içerisinde “dram” olarak ele alınabilecek konuları ele alan Ozon onlardan çok iyi bir komedi çıkarıyor ve parodi kavramınıysa bu dönüştürme sürecinde araç olarak kullanıyor. Yarattığı karakterleri filme yerleştirirken onların göze çarpan yönlerini daha da göze sokan kitsch bir estetik kullanmayı da ihmal etmiyor Ozon. Amacı tarih anlatısını yumuşatarak eğlenceli bir deneyime dönüştürmek. Kostümlerden renklere her şey olabildiğine sembolik bir yerde duruyor. Bunu yapan Ozon estetik dediğimiz algıyı sembolleri saklamak değil de göze sokmak üzerine kuruyor.

Potiche

Eğer estetize edilmiş ve filmin içine “özenle” yerleştirilmiş metaforlar arayan bir seyirciyseniz; zaten Ozon seyircisi olmanız biraz zor. Çünkü genel olarak Ozon’un filmleri, kullandıkları metaforik öğeleri ve sembolleri saklamaktan kaçınan filmler. Daha çok onları size göstermekten yana olan filmler bunlar. Bunu isterseniz post-modern sinema olarak ele alın, isterseniz de basitçe bir yönetmenin tercihi olarak görün çünkü Ozon’un elinize bıraktığı tek şey bu.

Aslında Potiche başlı başına incelenebilecek bir dönem filmi. Ama burada değil de başka bir yazıda bunu yapabilirim. Kısaca Potiche tarihe ait olanı kitsch bir parodi olarak ele alan-cinsiyet mevzusunu inceleyen ve komediyi, usülüyle kullanan tipik bir Ozon filmi. Eğer yönetmenin sinemasını seviyorsanız (hele de 8 Kadın filmini seviyorsanız), filme saniye bile düşünmeden gidin.

7 Nisan 2011

Bugün seyredeceğim iki tane film var ve ikisi açısından da oldukça büyük çapta merak içindeyim. Yine de The Conspirator’ı daha çok merak ettiğimi söylemem yanlış olmaz. Belki de Amerikan edebiyatıyla ilgilenmemin de bununla alakası vardır. Neyse uzun lafın kısası iki filmi de izlemeden önce kafamda merak unsuru dönüp duruyordu ta ki izleyene değin.

Hjem til jul

Hjem Til Jul: Noel’i Bir Mutluluk Manifestosu Yapmadan…

Holywood sineması gizlemeye çalışmasa da hep saklı bir şeymiş gibi durur dindar yanı Holywood’un. Dinle alakalı olan imgeler genellikle önemli yerlerde durur. Kilise hep bir sığınaktır ve rahipler her zaman size yol gösterir. Bu klişeleri hala kullanan Holywood sinemasının bir diğer sömürdüğü dini tema vardır ki bunun örneğini görmemiş insan yoktur: Noel.

Holywood için Noel bizim bayramlardan anladığımız şeye tekabül eder: Barış ve mutluluk günü. Herkes birbiriyle barışır, mutlu şeyler olur, dostlar hatırlanır vs. Dolayısıyla bu dini temayı (biz de fazlasıyla kullanırız bayramları) popüler kültürün bir parçası haline getiren Holywood, hem dini bir öğeyi öne çıkarır hem de bir illüzyonun içine hapsederek sempatikleştirir. Noel belki de gerçekten sempatiktir ama bunun “Bütün insanlar iyidir.” gibi yüzeysel bir söyleme indirgenmesine ve bütün insanların barıştığı bir gün gibi gösterilmesi basit bir illüzyondan fazlası değildir.

Bent Hamer’ın yeni filmi Yeni Yıl’da biraz bu Noel algısını yıkmaya çalışıyor. Ya da yıkmaya çalışıyor demeyelim de mutluluk ve barış temalarının Noel’le olan ilişkisini yeniden ele alıyor diyelim. Film Norveç’te bir grup insanın öyküsünü anlatıyor. Hepsi kendi içinde kısa öyküler olarak görülebilecek birkaç insanın hikayesini birleştiren Hamer, finalde bütün hikayeleri birbirleriyle birleştirmeye çabalamıyor. Mekanın karlı bir Norveç olması ve Noel’de geçmesinden daha çok karakterlerin ve anlatılanların ilgi çektiğini düşünüyorum. Bir yanda terk edilen bir kadını, mülteci olan hamile bir kadının doğumuna müdahil edilen bir doktoru, karısından ayrılmış ama çocuklarını Noel’de görmek isteyen bir babayı, müslüman olan bir arkadaşıyla yılbaşını geçiren bir çocuğu ve evine dönmeye çalışan bir adamın öyküsünü anlatıyor film. Ortada bir kırgınlık öyküsü ya da barışma mevzusu yok. Bütün öyküler mutlu olmaya çalışan insanları anlatıyor aslında. Hepsinin bir şekilde Noel’de beklentileri var ve mutluluk algılarını bu beklentiler üzerine kuruyorlar. Sanki o olursa mutlu olacaklarmış gibi. Ama Hamer filmi tam da bu noktada değiştiriyor.

Noel’deki mutluluk kavramının tek bir amaç üzerinden kurulamayacağını gösteriyor bize Hamer bütün filmi seyrettiğinizde. Öykülerin hiçbirinin tam olarak arzulana ulaşmadığını görebiliyorsunuz filmi izlerken. Daha çok hepsi ya yarım kalıyor ya da başka bir şeye dönüşüyor. Bu da bize mutluluğun tek bir gerçeklik ya da döneme sıkıştırılmaması gerektiğini gösteriyor. Mutluluğun bir amaca sıkıştırılamayacak bir şey olduğunu anlıyoruz filmi izledikten sonra. Mutluluk hissettiğiniz bir şey aslında, dolayısıyla akışkan ve değişken bir kavram. Saplantılı bir şekilde ideallerinize sıkıştırmadığınızda mutlu olmanız çok da zor değil. Filmin bunu bir Pollyanna yaklaşımı içerisinde verdiği düşüncesine kapılmanızı kesinlikle istemem çünkü film zaten tam da bundan kaçmaya çalışıyor. Film, finalde sizi mutlu ederken düşünmenize de yol açıyor. Herkesin aynı şekillerde mutlu olmadığının da altını çiziyor. Zaten özellikle öne çıkarmaya çalıştığı şey; her bireyin bu birey olma süreciyle alakalı olarak birbirinden farklı olduğu. Karakterlerin hepsi mutlu olmaya çalışıyor olsa da bir yerden sonra ideal olanın çizgilerinden çıkıp (isteyerek ya da istemeyerek) farklı bir mutluluk düzeni içine giriyorlar.

Hamer’ın filmi sizi Holywoodvari bir Noel portresiyle karşılamaması açısından “yenilikçi” olsa da bireylerin mutluluk araması mevzusuna eğilmesi fazla örneğini gördüğümüz bir şey olması sebebiyle biraz sıkıcı gelebilir kimilerine.Yani Yeni Yıl çok yeni olmasa da yaklaşımı açısından görece yeni bir Noel filmi.

Conspirator

The Conspirator: Bir Liderin Ölümü ve Kör Adalet

Amerika hep dışında olanı tehdit etmeye çalışır çünkü bütünlük sağlayabilmesinin tek yolu budur. Dışarda olan her zaman tehdit barındırır ve güvenilmezdir ve Amerikan tarihinde büyük bir travmaya yol açan bir olay vardır ki bu inancı derinden sarsmıştır: Lincoln suikastı. Lincoln’ın öldürülmesi bir toplumun dışsal ve içsel olanla olan ilişkisini yerle bir etmiştir ve içinde olana olan güveni yerle bir olmuştur. Bu olay süreci içerisinde incelenen hep Lincoln ve katilinin öyküsüdür. Oysa hep kenara itilmiş bir başka öykü daha vardır: Mary Surratt’ın öyküsü.

Robert Redford, The Conspirator filminde bu meseleyi ele alıyor ve suikastten sorumlu olanların sorgulanması sürecini anlatıyor. Mary Surratt, şüphelilerden biri olan John Surratt’ın annesi ve suikastı düzenleyenlerin kaldıkları evin sahibesi. Bu açıdan yakalanabilmesi ve (bana göre) kadın olması onu bir numaralı zanlılardan biri haline getiriyor. Suçlama onun için idam cezası istenmesine kadar gidiyor. Tarihin arkaya atılmış bir mevzusu üzerinden Amerikan Adalet sistemini inceleyen Redford’un filmini Ozon’un tarih algılama şekliyle karşılaştırmak mümkün. Bu film tarihi “gerçeklik” çerçevesi içerisinde ele almaya çalışan bir film öncelikle. Ama eleştirmeye çalıştığı güncel konular olduğunu da söylemek gerek. Yani gerçekliği kullanarak o gerçekliğin bugün de fazla değişmediğini gösteriyor bize yönetmen. Bunu yaparken gerilim unsurları kullanmayı da ihmal etmezken suçluluk kavramının çizgileri arasında gidip geliyor. Bu şüphe unsuruysa filmin denge unsuru haline geliyor bir yerden sonra. Katolik bir Güneyli olan Mary Surratt ilkin şüphe uyandıran bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Zamanla konuştuğu şeyler ve düşünceleri meselenin içyüzüyle ilgili düşüncelerinizi değiştirmemize yol açıyor.

Yine de filmin dönemi yansıtmak konusunda eksik kalan birçok yönünün olduğunu düşünüyorum. Yakalamaya çalıştığı gerçekçi tonu sadece öykünün ana karakterlerine odaklanıp öyküye eklenebilecek yan sahneleri gözardı etmesiyle alakalı görüyorum ben. Toplumla ilgili birkaç sekans ele alsaymış bizim dönemin ruh haline girebilmemizi görece kolaylaştırabilirmiş. Kostümler ve mimarinin bunun için gerçekten çaba harcanmış öğeler olduğu bariz olsa da filmin yaratmaya çalıştığı dönem atmosferi yukarda bahsettiğim mevzu sebebiyle sınıfta kalıyor. Diğer taraftan oyunculukları da çok beğendiğimi söylemem mümkün değil. Hepsi normalde çok sevdiğim oyuncular olmasına karşın; filmde Robin Wright’ın performansı haricinde kayda değer bir performans yok.

Yine de filmi “klasik” tarih filmi sevenlere tavsiye etmem de sakınca yok ama çok fazla şey beklemeden giderseniz beğenme ihtimalinizin daha yüksek olacağını söyleyebilirim.

Kategori: Festival ve Ödüller | Yazıda Geçen İsimler: , , | Sayfa Adresi