İğrenç Yüce Filmler

Turgay, iğrençlikte sınır tanımayan sıkı üç filmi yazdı: Pink Flamingos, Salo ve Bad Taste....

“Her şey aşırıya kaçtığında güzeldir.” SALO

Başlığı Slavoj Žižek’in David Lynch sinemasını incelediği Gülünç Yücenin Sanatı kitabından esinlenerek oluşturduğumu söylemeliyim. İsterseniz siz buna aparmak da diyebilirsiniz. N’aparsın; artık yeni şeyler söylemek, “icat çıkarmak” iyiden iyiye zorlaştı. Belki de çok çok uzun zamandır hal ve gidişat böyleydi. En azından, kapalı kırk kapının kırkının da ardına bakan batı dünyası için…

Her ne kadar sanatın en genç dalı olsa da sinema da diğer her şey gibi tıkanma noktasına geldi ve milenyumla birlikte yoğun bir arayış içine girdi. Arayış, sinema dilinin olası anlatı olanaklarından çok seyircinin aşina olmadığı hikayeleri keşfetmeye yönelik oldu. Avrupa sineması, konu sıkıntısı çeken amerikan sinemasından gerçeğe hep daha yakın durduğu için daha avantajlıydı. (Şimdi onlar da “gerçeği” iyice tüketmiş olacaklar ki yöresel soslu insan ilişkilerinin işlendiği filmleri festivallerinden eli boş göndermez oldular.)

Rönesans’tan bu yana egemen olarak yerleşen ancak 19. yüzyılda filizlenen modern sanat akımlarıyla egemenliği sekteye uğratılan “sanatta güzelliği amaçlama” zihniyetinin günümüzde iyice müdahalesiz kalması yukarıda değindiğim arayışı zannımca tek bir yöne kaydırdı ve sonucunda da hem görseli hem de söylemi açısından geçmişe nazaran çok daha az rahatsız edici olabilen filmlerin türemesine neden oldu. (Misal, bu yazıda birer filmlerini ele alacağım Peter Jackson ve John Waters’ın ilk filmleriyle son filmlerini kıyaslayın görecekseniz ki sondakiler seyir açısından daha kolay izlenebilir düzeyde.) İşbu manzaranın oluşumuna öncül sebep olarak ise ekolojik ve sosyal bakımdan dünyamızın kaldırabileceği sınırlara dayanmış olmasını, bundan dolayı da ardı arkası kesilmeyen bir projeler dünyasında yaşıyor olmamızı görüyorum. Doğal olarak da bu bizi ilkelden uzaklaştırdıkça steril olmaya ve davranmaya daha çok itti. Fakat yönetmenler (özellikle author yönetmenler) doğal gibi görünse de bu manipülasyondan bu kadar etkilenmemeli ve olguları ters yüz eden, iğrenç görünmekten korkmayan ve insanların beynine ve kalbine farklı yollardan da ulaşılabilindiğini gösteren daha çok film yapabilmeliydiler.

Böylece burada iğrenç yüce ve gencecik bir filmi de listeye alıp gereken ihtimamı göstermiş olurdum.

Pink Flamingos(1972)

Trash filmlerin yönetmeni John Waters’ın en bilinen, en sevilen, en nefret edilen ve -bırakın filmografisini- sinema tarihinin “en iğrenç yapımlarından biri” olarak da nitelendirilebilen filmi. Başrolde, yönetmenin kadim dostu, tam dokuz filmde beraber çalıştıkları, gerçek adı Harris Glenn Milstead olan travesti Divine var. Aynı zamanda filmin yapımcısı ve yazarı da olan Waters’ın yapıbozumcu uçuk aklı, başta Divine olmak üzere oyuncuların “iğrenç” performansları ile de birleşince çoktan kült mertebesine ulaşmış bir film olmuş Pink Flamingos.

Basın tarafından “yaşayan en iğrenç insan” titriyle anılmasından dolayı Babs’ı (Divine), Connie ve Raymond Marble çifti kıskanmakta ve onun namını ele geçirmek için kendileri de türlü rezillikler, iğrençlikler yapmaktadırlar. Şehrin dışında bir karavanda gizlenen Divine ve ailesinin yerini tespit etmek için bir casus tutarlar. Yerini öğrendikleri Babs’ı polise ihbar ederler. Babs ve ailesi, polisleri katlettikten sonra bu ihbarın intikamını almak için harekete geçerler.

Medeniyet’in Bağırsakları

Film, dışsesin (John Waters) Babs’ı tanıttığı masal gibi bir giriş yapar. Ancak bunun yetişkinler için bir masal olduğunu Babs’ı daha görür görmez anlarız. Babs, yarısı kazınmış kafası, tuhaf makyajı ve devasa cüssesiyle oldukça yadırgatıcı bir görüntüye sahiptir. Daha çok kadın gibidir ama bir travestiye de benzemektedir -ki zaten travestidir. Ailenin diğer fertlerinin de yadırgatıcılığı Babs’tan geri kalır değildir: Bebek yatağında beslediği-baktığı bir anne, kaçık bir oğul ve onun kaçık sevgilisi.

Gerek aile içi ilişkileri gerekse yapıp ettikleri aslında onları bilinen ve kabul gören tüm aile tanımlarının dışında tutan türdendir: Babs “normal” insanlarla alay eder, kasıkları arasına et sıkıştırır, ortalık yere işer, oğluyla ilişkiye girer ve köpek dışkısı yer (gerçekten gerçek); oğlu ise sevişme esnasında tavuk öldürür, annesiyle beraber Marble çiftinin evindeki eşyaları yalayarak bir tür totem yapar vs.

Şöhreti yakalamak isteyen Marble çiftinin ise onlardan geri kalır yanı yoktur; hatta daha da yıkıcıdırlar: Raymond Marble parklarda dolaşarak yalnız yakaladığı genç kızlara teşhircilik yapar. Connie iş başvurusunda bulunan kızlara berbat davranır ve çiftimiz, kaçırdıkları kızları yardımcılarına hamile bıraktırıp doğumdan sonra da bebekleri satarlar.

Film anti-model tiplemeleriyle, makul olanın yanından bile geçirtmeyen temel çatışmasıyla ve estetize etmekten olabildiğince uzak duran görüntüleriyle adeta toplumca kabul görmeyen her şeyin güzellemesine girişir. Tabi bu tavrının da sebebi, gündeme oturmaya, şöhret olmaya, unvan ya da kariyer elde etmeye vardıran yolların esasında bok püsürlerle dolu olduğunu göstermektir.

Toplamda Pink Flamingos için, özelde Amerika’nın genelde ise medeniyetin bağırsaklarında dolaşan ve gördüklerini teşhir eden bir film denilebilir.

Salò o le 120 giornate di Sodoma (1975)

Zamanında ne sağcısı ne de solcusu tarafından sevilen, büyük ve aykırı bir yönetmen Pasolini. Erotik edebiyatın büyük ismi Marquis De Sade’ın üzerinden 200 küsur yıl geçmesine rağmen günümüzde hala hazmedilmesi kolay olmayan başyapıtı Sodom’un 120 Günü adlı romanı bir araya gelir ve bir de roman insanlık tarihinin en zor dönemlerinden biri olan 2. dünya savaşı yıllarına uyarlanarak filme alınırsa bazı ülkelerde bugün bile gösterilmesi yasak olan, bugüne kadar yapılmış en rahatsız edici filmin çıkması hiç de şaşırtıcı olmaz.

Olaylar, o yıllarda kısa bir süreliğine İtalya’nın kuzeyinde bağımsız bir cumhuriyet olarak kurulan Salo adlı ülkede geçer. Bilindiği gibi devir Mussolini devridir ve burası da Nazi işgali altındadır. İçlerinde üst düzey bürokratından burjuvasına kadar hakim sınıfa mensup dört efendi, işbirlikçiler ve korumaları aracılığıyla kendilerine sekiz kız ve sekiz erkekten oluşan genç kurbanlar toplarlar. Amaçları, onların üzerinden her türlü sapkın zevklerini tatmin etmektir. Bunun içinde bir şatoya kapanırlar. Tabi bu arada hikaye anlatıcısı madamları da unutmamak gerekir. Onların görevi ise anlattıkları şehvetli öykülerle efendileri tahrik edip kurbanlar üstünde istedikleri oyunlara girişmelerini sağlamaktır. Buradan itibaren film madamların anlattıklarının dozuna göre adlandırılan epizotlara ayrılır.

1.Bölüm: Cehenneme Giriş

Efendiler, “masum olan tek bir şey kalmayana kadar durmak yok” düsturuyla zulümlerine başlarlar. Bölümde sapkınlığın ve şiddetin dozu diğer bölümlere oranla daha hafif seyreder. Ancak gençlerin hepsi artık cehennemle tanışmıştır.

2.Bölüm: Çılgınlıklar Çemberi

Tahrik ve tatmin olmaları gittikçe güçleşen efendiler, anlatıcıların yakası açılmadık fetiş öykülerini kurbanlarıyla uygulamaya koyulduklarından 2. anlatıcı madamın bok çemberiyle örülü öykülerini de hep beraber birbirlerinin boklarını yemeye götürecek kadar uygularlar.

3.Bölüm: Ölüm Çemberi

Son bölümde de efendiler, korumalarının da yardımlarıyla arzu nesneleri olan kurbanlarını işkence ederek öldürürler.

Hızlandırılmış İnsanlık Tarihi

Pasolini, tarihin her döneminde olduğu gibi insanlığı sömürerek varlıklarını ikame ettiren iktidarları, efendiler üzerinden görünür kılmış, çıplak bırakmış.

İktidar, kendini her zaman güçlü hissetmek zorundadır. Bu yüzden de sürekli arzu halinde olmalı ve her arzu ettiğini de elde etmeli ve sonra da sıradakine uzanmalıdır. Filmde de efendiler, afrodizyak etkisi yapan öyküler yoluyla yeni ihtiyaçlar edinir ve bunları da zevkle giderir sonra da ihtiyaçlarını giderdikleri nesneleri (masumiyetin temsilcisi gençleri) yok ederler.

Salo’da teşhir etmek için faşizmin yerine şimdinin kapitalizmini koysak aynı vahşi gerçekliği izler bulur kendimizi. Hatta evrim geçirmedikleri sürece insanların iktidar aşklarını maskelemek için tabi olacakları gelecekteki olası başka başka –izmler de filme yerleştirilse sonucun değişeceğini sanmıyorum.

Bad Taste(1987)

Filmimiz, şimdilerde Hollywood’un dev prodüksiyonlarının gözde yönetmeni Yeni Zelandalı Peter Jackson’ın ilk filmi. Jackson, hafta sonları arkadaşlarıyla toplanıp çektiği filmini para sıkıntısı nedeniyle dört yılda tamamlayabilmiş. Uzun yapım süresine rağmen -kanımca Jackson’ın üstün becerilerinden dolayı- ekip sinerjisini hiç kaybetmemiş ve bilim-kurgu-aksiyon ve komedinin harmanlandığı en matrak filmlerden birine imza atabilmiş.

Bir grup uzaylı bir kasabayı istila etmiş ve kasabadaki halkın bedenlerini ele geçirmiştir. Hükümet saldırıyı gizli tutmaktadır. Hükümete bağlı Astro Araştırma ve Savunma Bölümü, uzaylıları yok etmeleri için kendilerini The Boys ismiyle namlandıran gençleri görevlendirir.

Kafa-göz-beyin-kan-revan mevan derken ekip, uzaylıların yuvalandığı yeri tespit edip oraya sızar. Uzaylıların planı kendi gezegenlerindeki fast-food şirketine ‘’lezzetli’’insan eti numunesi götürmek ve beğenilirse geri gelip yeryüzündeki tüm insanları katletmektir.

Midenizin kalkması için filmde yarılan bedenlerden vıcık vıcık dağılan beyinlere, fışkıran kanlardan kusmuk içmelere varıncaya kadar malzeme bolluğu var. Özellikle de The Boys’dan Derek’in (Peter Jackson) dağılan beynini topladığı sahneler insanı diken üstünde tutmuyor değil.

Bir de uzaylıların giyinişleri (hepsi kot pantolon ve mavi gömlek giyiyor), fast-food’a yapılan atıflar ve tam olarak hatırlayamadığım ama filmin bir yerinde geçen nükleer ve ABD bağlantısı aracılığıyla yaygın Amerikan kültürüne de göndermelerde bulunuyor Bad Taste.

Yoksa Eşref-i Mahlukat Değil miyiz?

Bu soruyu, bizzat filmin kendisi ağzımızda kötü tat (Bad Taste) bırakarak bize başarıyla sorduruyor. Üstelikte bunu, bir tahtaları eksikmiş gibi davranan uzaylıların fast-food zincirlerine biz değerli yaratıkları malzeme olarak gösterip yapıyor. Nasıl ki biz algımıza ve ihtiyaçlarımıza göre diğer varlıkları besin kaynağı olarak görebiliyorsak onlara göre de biz pekala besin olarak görülebiliyoruz. Ayrıca filmde organların kolaylıkla dışarıya taşması da bedene bağlı insan varlığını sorgulayıcı nitelikte işlevselleşiyor.

Kısacası, Peter Amca diyor ki: Eninde sonunda biz de doğaya karışacağız; o halde götümüzü o kadar da kaldırmaya gerek yok.

kategori:
seçki

ilgili