Ikiru (1952): Kurosawa’dan Japon Bir Bakış

Şu sıralar Jim Sheridan’ın yeniden-çekimi için üzerinde çalıştığı ve başrolünde Tom Hanks’in oynayacağı söylentileri dolaşan 1952 yapımı, Akira Kurosawa filmini Ege Tanır Bakınız için yazdı. İster sinema delisi olsun,...

Şu sıralar Jim Sheridan’ın yeniden-çekimi için üzerinde çalıştığı ve başrolünde Tom Hanks’in oynayacağı söylentileri dolaşan 1952 yapımı, Akira Kurosawa filmini Ege Tanır Bakınız için yazdı.

İster sinema delisi olsun, ister patlamış mısır izleyicisi; birine japon sineması ile ilgili bir sual yöneltildiğinde, akıllarına gelen ilk isim kuşkusuz Akira Kurosawa olur. Evet Kurosawa, gerek dünya çapında bilinirliğiyle ve gerekse batılı sinemacıların ilham kaynağı olması münasebetiyle en beğenilen ve bilinen japon sinemacıdır.

Kurosawa kendi ülkesinde de çok popüler olmasına rağmen çok sevilen bir isim olamamıştır. Bu uzak ülkenin sinemaseverleri için bir Ozu veya Mizoguchi daha bir japondur ve Japonya insanını ve hikayelerini perdeye daha bir yalın taşırlar. Akira Kurosawa fazlası ile batılıdır onlar için. Tabi bu bahsettiğimiz daha çok Japonya’nın savaş sonrası dönemi, yani japon sinemasının da bir şeyleri ortaya dökme dönemi olarak geçerli olsa da günümüzde de bir çok japon sinefili için durum hâlâ geçerlidir.

Evet, Kurosawa biraz batılı bakar; batıdan çok etkilenmiştir. Filmlerinde gerek işleyiş gerekse stil olarak Shakespeare’den olsun, rus edebiyatından olsun birçok batılı unsur bulundurur. Eğer Ozu, Rashomon’u yapmış olsa hikayenin sonunu değiştirmeye yeltenmez; romandaki gibi bırakırdı. Peki, aynı Rashomon Ozu’nun elinden çıksa bu kadar akıcı ve sürükleyici olabilir mi idi? Bu da ayrı bir sual olsa gerek. Neyse konu Rashomon olmadığı için bu tip kısır döngüler ile kafa yormaya gerek yok. Konu az da olsa Kurosawa’nın biraz japonsal bakış attığı 1952 yapımı Ikuru (Yaşamak). Ikuru en popüler Kurosawa filmlerinden biri pek olamadı. Genelde ya film okullarında ya da Kurosawa anmalarında akla gelen bir yapıt olarak kaldı. Filmin hikayesi aslında basit yaşlı bir adamın sayılı günlerindeki yaşama çabası.

Filmin ilk sahnesi o döneme rasyonelce açıdan pek uymayan bir plan ile açılıyor. Perdede bir röntgen filmi beliriyor. Hemen akabinde dışses bu röntgenin mide kanserine kapılmış bir adama ait olduğunu fakat hastanın daha hastalığından haberi olmadığını anlatıyor. İkinci sahne olarak da filmin ana karakteri Bay Watanabe beliriyor; masasında oturmuş yaşlı, bezgin ve yorgun bir şekilde… filmin hikayesi de böylece şekillenmeye başlıyor. Bay Watanabe, belediyede halkla ilişkiler şefi. Otuz yıl boyunca işine gidip gelmiş, para biriktirmiş. Hayatını pek kendince yaşayamamış. Karısını erken yaşta kaybettiğinden bir nevi hayatını oğluna ve işine monotonca adamış; emekliliğini beklemekte. Evinde birlikte yaşadığı oğlu ve gelini kendisinden pek hoşlanmamakta. Onlara göre Watanabe, bencil ve cimri bir ihtiyar. Hikayenin hemen başlarında bir grup kadının evlerinin yakınındaki lağımlı suyun arıtılıp park yapılması için belediyeye başvurup, günlerini masadan masaya dolaşıp büroktratik çarklara takılıp isyan etmelerini gösteren başarılı bir montaj kurgusu ile o dönem Japonya devlet dairesinin 80lerdeki türk devlet dairelerinden daha da felaket olduğunu şöyle bir gösteriyor. Daha Watanabe’nin kanserli olduğunu keşfedip sayılı günü olduğunu anlayınca ailesine açılamayıp 30 yıldır biriktirdiği 500 bin yeni yeme teşebüssü ile Tokyo’nun arka sokaklarını keşfe başladığını görüyoruz. İlk önce bir barda tanıştığı entel bir şairden yaşam ve ölüm hakkında felsefi dersler alıp, savaş sonrası Tokyo’nun doğu ve batı arasında sıkışmış eğlence hayatına şöyle bir kolaçan ediyor ama parayı bitiremiyor; daha doğrusu yiyemiyor. Sonra iş yerinde çalışan çocuğu yaşındaki kız ile hafif gönül eğlendirme macerasına girmeye çalışıp eline yüzüne bulaştırıyor. Hayatının son aylarında kendini bencilce tatmin edemeyeceğini anlayınca çalıstığı daireye donüp yararlı bir şeyler nasıl yapılmalı diye düşünüp masasındaki kağıt yığınından, taa filmin başında gördüğümüz park yaptırmak isteyen kadınların talebini buluyor ve o parkı yaptırmaya koyuluyor. Sonunda parkın yapılmasından yola çıkarak Ikiru için mutlu sonla biten filmlerden diyebiliriz. Bu basit, hemen hemen birçok doğu filminde görülebilecek hikaye, Kurosawa’nın yönetmenlik becerisi ile farklı bir stile bürünüyor ve oldukça etkileyici bir film ortaya çıkıyor.

Filmin en önemli ve öne çıkan unsuru kuşkusuz kurgusu. Watanabe’nin kanserini öğrendikten sonra oğlu ile hatıraları ve onu nasıl yetiştirdiği, doğru ve direkt bir flashback ile sunuluyor. Parayı gece alemlerinde harcamaya karar vermesi ve akabinde vazgeçmesi hızlı ve seri bir anlatım ile geçiyor ve Kurosawa’nın hemen her eserinde yer alan wipelar burada da unutulmuyor. Ne zaman ki Watanabe park işi için el atıyor, işte o zaman Kurosawa seyirciyi şaşırtıyor. Sahne Watanabe’nin cenazesi ile açılıyor; iş arkadaşlarının anlatımları ve flashbackler ile -biraz da Rashomon’u hatırlatan farklı bakış açıları ile- Bay Watanabe’nin parkı inşa ettirmek için hangi burokratik enhgellerden geçtiği, zaman zaman şefleri ile zaman zaman yakuza ile neler yaşadığı güzelce ve dolu dolu işlenerek seyirciye ulaştırılıyor. Sonunda belediyenin diğer çalısanları, biraz da alkolün etkisi ile Watanabe’yi anıp, onun cesur ve kimseye biat etmeden, öleceğini bile bile halk için çalışmasından övgüyle bahsediyor ve hepsi de onun gibi olma sözü veriyor. Filmin finalinde ise bu temennilerin boşa çıktığına ve hepsinin eskisi gibi devam ettiklerine üzülerek tanıklık ediyoruz.

Ikuru’nun bu üst düzey ve dönemine göre oldukça farklı kurgu stili haricinde film aslında diğer Kurosawa eserlerinde olduğu gibi üç oyunluk. Ama farklı olarak, bu filmde performanslar ve anlatım diğer Kurosawa filmlerinde olduğu gibi Sheakespare türü büyük ve abartılı değil. Bay Watanabe’yi canlandıran ve filmin tamamında yer alan Kurosawa’nın kült oyuncularından Takashi Shimura son derece basit ve yalın bir performans sunmuş. Film içindeki diyaloglarda bir cok klasik japon filminde görülebileceği üzere minimal ve direkt. Özellikle filmin en etkili sahnelerinden biri olan, Watanabe’nin cenaze evinde iş arkadaşları sake içip onun hakkında boş konuşurken, yapılan parkın çevresinde oturan kadınların cenaze odasının içine girip konuşmadan sadece ağlamaları filmin içinde gözüken belirgin Kurosawa sahnelerinden biri. Geri kalanlarda ise daha minimal ama derinden etkileyici bir bakış acısı var. Aslında Ikuru’nun çıkış noktası da Tolstoy’un Ivan Ilyich’in Ölümü romanından etkilenmiştir. Fakat bu durum Ikiru’nun stil olarak japon geleneğine daha yakın olduğu gerçeğini değiştirmez.

kategori:
izlenim

ilgili