Ikiru (1952): Kurosawa’dan Japon Bir Bakış
| Yazan: Ege Tanır · 20 Aralık 2009 | Paylaş |

Åžu sıralar Jim Sheridan’ın yeniden-çekimi için üzerinde çalıştığı ve baÅŸrolünde Tom Hanks’in oynayacağı söylentileri dolaÅŸan 1952 yapımı, Akira Kurosawa filmini Ege Tanır Bakınız için yazdı.
İster sinema delisi olsun, ister patlamış mısır izleyicisi; birine japon sineması ile ilgili bir sual yöneltildiğinde, akıllarına gelen ilk isim kuşkusuz Akira Kurosawa olur. Evet Kurosawa, gerek dünya çapında bilinirliğiyle ve gerekse batılı sinemacıların ilham kaynağı olması münasebetiyle en beğenilen ve bilinen japon sinemacıdır.
Kurosawa kendi ülkesinde de çok popüler olmasına raÄŸmen çok sevilen bir isim olamamıştır. Bu uzak ülkenin sinemaseverleri için bir Ozu veya Mizoguchi daha bir japondur ve Japonya insanını ve hikayelerini perdeye daha bir yalın taşırlar. Akira Kurosawa fazlası ile batılıdır onlar için. Tabi bu bahsettiÄŸimiz daha çok Japonya’nın savaÅŸ sonrası dönemi, yani japon sinemasının da bir ÅŸeyleri ortaya dökme dönemi olarak geçerli olsa da günümüzde de bir çok japon sinefili için durum hâlâ geçerlidir.
Evet, Kurosawa biraz batılı bakar; batıdan çok etkilenmiÅŸtir. Filmlerinde gerek iÅŸleyiÅŸ gerekse stil olarak Shakespeare’den olsun, rus edebiyatından olsun birçok batılı unsur bulundurur. EÄŸer Ozu, Rashomon’u yapmış olsa hikayenin sonunu deÄŸiÅŸtirmeye yeltenmez; romandaki gibi bırakırdı. Peki, aynı Rashomon Ozu’nun elinden çıksa bu kadar akıcı ve sürükleyici olabilir mi idi? Bu da ayrı bir sual olsa gerek. Neyse konu Rashomon olmadığı için bu tip kısır döngüler ile kafa yormaya gerek yok. Konu az da olsa Kurosawa’nın biraz japonsal bakış attığı 1952 yapımı Ikuru (YaÅŸamak). Ikuru en popüler Kurosawa filmlerinden biri pek olamadı. Genelde ya film okullarında ya da Kurosawa anmalarında akla gelen bir yapıt olarak kaldı. Filmin hikayesi aslında basit yaÅŸlı bir adamın sayılı günlerindeki yaÅŸama çabası.
Filmin ilk sahnesi o döneme rasyonelce açıdan pek uymayan bir plan ile açılıyor. Perdede bir röntgen filmi beliriyor. Hemen akabinde dışses bu röntgenin mide kanserine kapılmış bir adama ait olduÄŸunu fakat hastanın daha hastalığından haberi olmadığını anlatıyor. İkinci sahne olarak da filmin ana karakteri Bay Watanabe beliriyor; masasında oturmuÅŸ yaÅŸlı, bezgin ve yorgun bir ÅŸekilde… filmin hikayesi de böylece ÅŸekillenmeye baÅŸlıyor. Bay Watanabe, belediyede halkla iliÅŸkiler ÅŸefi. Otuz yıl boyunca iÅŸine gidip gelmiÅŸ, para biriktirmiÅŸ. Hayatını pek kendince yaÅŸayamamış. Karısını erken yaÅŸta kaybettiÄŸinden bir nevi hayatını oÄŸluna ve iÅŸine monotonca adamış; emekliliÄŸini beklemekte. Evinde birlikte yaÅŸadığı oÄŸlu ve gelini kendisinden pek hoÅŸlanmamakta. Onlara göre Watanabe, bencil ve cimri bir ihtiyar. Hikayenin hemen baÅŸlarında bir grup kadının evlerinin yakınındaki lağımlı suyun arıtılıp park yapılması için belediyeye baÅŸvurup, günlerini masadan masaya dolaşıp büroktratik çarklara takılıp isyan etmelerini gösteren baÅŸarılı bir montaj kurgusu ile o dönem Japonya devlet dairesinin 80lerdeki türk devlet dairelerinden daha da felaket olduÄŸunu şöyle bir gösteriyor. Daha Watanabe’nin kanserli olduÄŸunu keÅŸfedip sayılı günü olduÄŸunu anlayınca ailesine açılamayıp 30 yıldır biriktirdiÄŸi 500 bin yeni yeme teÅŸebüssü ile Tokyo’nun arka sokaklarını keÅŸfe baÅŸladığını görüyoruz. İlk önce bir barda tanıştığı entel bir ÅŸairden yaÅŸam ve ölüm hakkında felsefi dersler alıp, savaÅŸ sonrası Tokyo’nun doÄŸu ve batı arasında sıkışmış eÄŸlence hayatına şöyle bir kolaçan ediyor ama parayı bitiremiyor; daha doÄŸrusu yiyemiyor. Sonra iÅŸ yerinde çalışan çocuÄŸu yaşındaki kız ile hafif gönül eÄŸlendirme macerasına girmeye çalışıp eline yüzüne bulaÅŸtırıyor. Hayatının son aylarında kendini bencilce tatmin edemeyeceÄŸini anlayınca çalıstığı daireye donüp yararlı bir ÅŸeyler nasıl yapılmalı diye düşünüp masasındaki kağıt yığınından, taa filmin başında gördüğümüz park yaptırmak isteyen kadınların talebini buluyor ve o parkı yaptırmaya koyuluyor. Sonunda parkın yapılmasından yola çıkarak Ikiru için mutlu sonla biten filmlerden diyebiliriz. Bu basit, hemen hemen birçok doÄŸu filminde görülebilecek hikaye, Kurosawa’nın yönetmenlik becerisi ile farklı bir stile bürünüyor ve oldukça etkileyici bir film ortaya çıkıyor.
Filmin en önemli ve öne çıkan unsuru kuÅŸkusuz kurgusu. Watanabe’nin kanserini öğrendikten sonra oÄŸlu ile hatıraları ve onu nasıl yetiÅŸtirdiÄŸi, doÄŸru ve direkt bir flashback ile sunuluyor. Parayı gece alemlerinde harcamaya karar vermesi ve akabinde vazgeçmesi hızlı ve seri bir anlatım ile geçiyor ve Kurosawa’nın hemen her eserinde yer alan wipelar burada da unutulmuyor. Ne zaman ki Watanabe park iÅŸi için el atıyor, iÅŸte o zaman Kurosawa seyirciyi ÅŸaşırtıyor. Sahne Watanabe’nin cenazesi ile açılıyor; iÅŸ arkadaÅŸlarının anlatımları ve flashbackler ile -biraz da Rashomon’u hatırlatan farklı bakış açıları ile- Bay Watanabe’nin parkı inÅŸa ettirmek için hangi burokratik enhgellerden geçtiÄŸi, zaman zaman ÅŸefleri ile zaman zaman yakuza ile neler yaÅŸadığı güzelce ve dolu dolu iÅŸlenerek seyirciye ulaÅŸtırılıyor. Sonunda belediyenin diÄŸer çalısanları, biraz da alkolün etkisi ile Watanabe’yi anıp, onun cesur ve kimseye biat etmeden, öleceÄŸini bile bile halk için çalışmasından övgüyle bahsediyor ve hepsi de onun gibi olma sözü veriyor. Filmin finalinde ise bu temennilerin boÅŸa çıktığına ve hepsinin eskisi gibi devam ettiklerine üzülerek tanıklık ediyoruz.
Ikuru’nun bu üst düzey ve dönemine göre oldukça farklı kurgu stili haricinde film aslında diÄŸer Kurosawa eserlerinde olduÄŸu gibi üç oyunluk. Ama farklı olarak, bu filmde performanslar ve anlatım diÄŸer Kurosawa filmlerinde olduÄŸu gibi Sheakespare türü büyük ve abartılı deÄŸil. Bay Watanabe’yi canlandıran ve filmin tamamında yer alan Kurosawa’nın kült oyuncularından Takashi Shimura son derece basit ve yalın bir performans sunmuÅŸ. Film içindeki diyaloglarda bir cok klasik japon filminde görülebileceÄŸi üzere minimal ve direkt. Özellikle filmin en etkili sahnelerinden biri olan, Watanabe’nin cenaze evinde iÅŸ arkadaÅŸları sake içip onun hakkında boÅŸ konuÅŸurken, yapılan parkın çevresinde oturan kadınların cenaze odasının içine girip konuÅŸmadan sadece aÄŸlamaları filmin içinde gözüken belirgin Kurosawa sahnelerinden biri. Geri kalanlarda ise daha minimal ama derinden etkileyici bir bakış acısı var. Aslında Ikuru’nun çıkış noktası da Tolstoy’un Ivan Ilyich’in Ölümü romanından etkilenmiÅŸtir. Fakat bu durum Ikiru’nun stil olarak japon geleneÄŸine daha yakın olduÄŸu gerçeÄŸini deÄŸiÅŸtirmez.
İLGİLİ OLABİLECEK DİĞER METİNLER:





