İlk Haftanın Özeti: Festival Gibisiniz!

Engin Eryiğit, İstanbul Film Festivali'nin ilk bir haftasındaki izlenimlerini aktardı, festivalin heyecanını paylaştı....

İstanbul Film Festivali’nde ilk hafta geride kaldı. Sinefiller olarak hafta boyunca o film senin, bu film benim koşturup durduk. Bunu bir yandan da günlük işlerimizi, mesailerimizi aksatmadan yapmaya çalışırken hayli yorulduk.

Koşturmacalı günler, ayaküstü geçiştirilen öğünler, film arası veya sonrasında alkol eşliğinde filmlerin değerlendirilmesiyle başlayıp çok geçmeden “Ne olacak bu memleketin hali?”ne kayan, gezegeni kurtarmaya kadar uzanan sohbetler, bazen sohbet daha tatlı geldiği için asılan filmler… (Aman alkol olayı aramızda kalsın. Büyüklerimiz bu defa festivali toptan yasaklamaya kalkabilirler! Yalan yok, en azından benim arkadaş grubumda seyredilen film arttıkça tüketilen alkol miktarı da artıyor.)

Hayran kaldığımız filmler oldu. Zihnimizde demlenmekte olan filmler var. Önümüzdeki günlerde eteklerdeki taşlar dökülecek elbette. Fakat çok güzel filmler izlemiş olsak da, ilk haftanın asıl yıldızı bence “festival seyircisi”ydi.

İstanbul Film Festivali zaten %70-80 civarı bir doluluk oranına ulaşmada sıkıntı çekmeyen bir festival. Lakin bu sene farklı bir şeyler var. Bir istatistiğe dayanarak söylemiyorum. Belki sadece bana öyle geliyor. Gözlemim şu ki, insanlar sanata dört elle sarıldılar.

Açılış töreninde Türkiye sinemasına yıllarca emek vermiş isimlerin sık sık alkışlarla kesilen konuşmaları, Eşref Kolçak’ın efsanevi repliği sanırım bunun birer sinyaliydi. Gittiğim tüm filmlerin öncesinde-sonrasında fuayede bekleşen insanların gözünde farklı bir ışık gördüm. Gişelerde bilet paylaşımlarındaki birlik ruhu bile bu yıl daha bir güzel. İnsanlar giremeyecekleri filmin biletini izleyebilecek birisine ulaştırmak için ciddi efor sarf ediyor. Çoğu, tüm ısrarlara rağmen biletin parasını almıyor. Amaç aynı: “Ben izleyemeyeceğim ama o koltuk boş kalmasın!”

Belki gereksiz bir heyecana kapıldım. Geçmiş yıllarda da olan şeyleri sayıyorum. Belki seyirci sayılarında önceki festivallere göre pek bir fark çıkmayacak. Ama bu yıl şu ana dek böyle bir gözlemim var ve bunu paylaşmak istedim.

Sabah 11 seansları doluydu. Festivalin en sıradan filmlerinde Atlas’ın 500 kişilik salonu tıklım tıklımdı. Normalde “hayat durur” diye lanse edilen “çakma” derbimiz esnasında gittiğim film doluydu. O esnada başka bir salondaki filmde olan arkadaşımdan öğrendiğime göre orası da doluydu. (Bu arada dostum, siz “dünya derbisi” diyorsunuz ama “gerçek sarı Rize turist çayı” çıkmış o maç. Doğru mu?)

Bu yılki İstanbul Film Festivali eğer böyle bir “sinemayı sahiplenme” dalgası yaratırsa müthiş olur. Aslında çok zor değil. Festival salonlarını dolduran sinemaseverlerimiz vizyon zamanı da Atlas’ta, Beyoğlu’nda senede misal on film izledikleri takdirde Atlas’ın, Beyoğlu’nun kapanması diye bir durum söz konusu bile olmayacak. Feriye’yi normal zamanda da böyle görebilirsek, belki “dünyanın en güzel manzaralı sineması” unvanıyla uluslararası İstanbul rehberlerine girecek. Şehre gelen turistler orada bir film izlemeden gitmeyecekler. Dilini anlamasalar bile sırf “oradaydım” demek için…

Hatta uç bir örnek olarak, başta İstiklal’de olmak üzere sanat filmi gösteren sinema sayısı yeniden artışa geçecek. Festivaldeki filmleri yıl boyunca gösteren Başka Sinema gibi yeni oluşumlara da ihtiyaç doğacak. 50 milyon seyirciyle, gişe rekorlarıyla övünüyoruz ama gıpta ettiğimiz bazı “sinema ülkeleri”nde olduğu gibi nüfusun iki katını, üç katını bulan izleyici sayıları hayal değil.
Film_afis_2014_50x70

201’İNCİ GÜN

“Eğitim durumu, geçmiş yaşantısı, entelektüel kapasitesi ne olursa olsun, 200 gün savaşan birisi artık delirmiştir.”

Festivalde Çarşamba günü Shane Salerno’nun Salinger belgeselini izledim. Yazarın II. Dünya Savaşı’nda cepheye gidişinin anlatıldığı bölümde, istatistiklerle kanıtlanmış bu gerçek dile getiriliyor. Belgeselde çok röportaj var. Söyleyen kimdi hatırlamıyorum. Andrew Scott Berg olabilir. Ya da bu kadar emin konuştuğuna göre bir askeri psikologdu. Her neyse, sonuç olarak Salinger 299 gün savaşmış. Üstelik öyle geri hizmet filan da değil. Savaşın en acımasız manzaralarına tanıklık etmiş. Harbi, harbiden yaşamış! Dolayısıyla, ilerleyen yıllarda seçeceği münzevi hayat tarzının kaynağında savaş günlerinin olduğunu öğreniyoruz.

Savaşın yaşattığı travmanın, kişiyi zihinsel olarak o yaşta dondurup bıraktığı söylenir. Belgeselde dile getirilmiyor fakat J.D. Salinger’ın tüm yazın dilinde ve hatta gerçek hayatında Holden Caulfield etkisinden çıkamaması da bundan kaynaklanıyor olsa gerek…

“200 gün savaşan insan deliriyor!” Müthiş bir bilgi değil mi? Ayrıca hepimiz hayata karşı 200 günü kat kat aşan sürelerdir savaş içerisinde olduğumuza göre, hepimiz delirmiş olabilir miyiz? Üzerine saatlerce konuşulabilir, hatta “201.Gün” diye sağlam bir roman yazılabilir. Kendime not olarak buraya bırakıyorum.

20. yüzyılın ilk yarısında -normalde yazdıklarında verdiği mesajlara bakarsak “anti militarist” olması gereken- pek çok yazarın, o zamanlar böyle bir kavram henüz yaygınlaşmadığı için cepheye koşmuş olması da ilginç bir durum…

Bu arada belgeselde Philip Seymour Hoffman da hüzünlü bir sürpriz olarak karşımıza çıkıyor. Ve kısacık tutulan röportajında muazzam bir kavramı belleğimize bırakıveriyor: “Anonim kalma hakkı”… Bugünlük bana ayrılan sürenin sonuna geldiğimiz için, bu kavramı ve Salinger belgeselinin kapsamlı bir değerlendirmesini önümüzdeki günlere bırakıyorum.

kategori:
seçki

ilgili