Infernal Affairs Üçlemesi ve The Departed

Dört film üzerine bir yazı...
Infernal Affairs, 2002; The Departed, 2006

Alan Mak’la Wai-Keung Lau’nun birlikte yönettikleri polisiye film Infernal Affairs (Mou gaan dou) 2002’de vizyona girdiğinde epey konuşulmuş, Uzakdoğu’daki festivallerden ödüllerle ayrılmıştı. Bilindiği üzere film mafyanın yetiştirdiği bir köstebeğin (Lau) polislik eğitimi alıp emniyette yükselmesini, beri yandan devlette gizli bir kaydı olan sivil bir polisin (Yan) mafyanın içine girmesini konu alıyor. 90’larda geçip Hong Kong mafyasıyla polisin mücadelesini konu alan ilk filmi sadece bir yıl sonra ikinci ve üçüncü filmler takip etti. İlginçtir, yapımcılar serinin son iki filmlerini Hong Kong ve Çin’de arka arkaya vizyona sokmuşlar (Ekim ve Aralık 2003). Kaliteli bir üçleme olarak tarihe giren Infernal Affairs üçlemesini Uzakdoğu dışında ünlendirense hakları hemen satın alınıp 2006’ya yetiştirilen, Martin Scorsese imzalı yeniden çevrimi The Departed oldu. Bu yazımda önce seriye, daha sonra yeniden çevrime ve aralarındaki farklara değineceğim.

INFERNAL AFFAIRS (2002)

Serinin ilk filmi öykünün finali. İlk film öykünün çözümünü konu ediniyor. Hem öykünün çözüm bölümü olduğu, hem de ikinci filmde ana karakterlerden polis Yan’ın (Tony Leung) mafyaya girme kararına, mafya üyesi Lau’nun (Andy Lau) polis olma kararına değinileceği için ilk filmde bunlara çok değinilmiyor, genelde karakterlerin gençliklerine flashbacklerle yer veriliyor, gençlikleri ve kararları hızla geçiliyor. Öykünün finali olduğu için baştan sona heyecanlı, gerilimli ve sürükleyici bir film. Mafya ve emniyetteki köstebekler fikrinin hakkı da veriliyor. Çatışma sekansları iyi çekilmiş. Mafya babası Sam’in (Eric Tsang) öldürüldüğü sekans veya polis Wong’un (Anthony Wong) mafya üyelerince kovalandığı ve en sonunda damdan atıldığı sekans, keza iki köstebeğin ilk kez karşılaştıkları sekans… Hepsi gerilimli ve iyi çekilmiş. Serinin çözüm bölümü olduğundan karakterlerin psikolojilerine fazla değinilmiyor, ama bu da filmin eksik taraflarından oluyor. Mesela yıllardır mafyanın içerisinde olan Yan’ın kimliğinin ortaya çıkma korkusuna, yani psikolojisine pek yer verilmemiş. Lau’nun da psikolojisine pek değinilmiyor. Mafya babası Sam ise ne korkutucu, ne de sinir bozucu. Pek duygu uyandırmayan bir karakter olmuş. Bunlara rağmen ilk film kaliteli. Serinin en iyisi. 90’ların Hong Kong’u iyi yansıtılmış, keza din de öyküye iyi bir şekilde yedirilmiş. Leung’u iyi polis Yan rolünde izlemek epey keyifli. Kötü polis Lau rolündeki Andy Lau da sinirleri epey bozuyor, rolünün hakkını veriyor.

INFERNAL AFFAIRS 2 (2003)

Serinin ilk filminde polislerin ve mafyanın hesaplaşması konu ediliyor. İkinci filmse prequel işlevi görüyor. İkinci filmde geçmişe dönülüyor ve karakterlerin ilk filmdeki noktaya nasıl geldikleri bolca ayrıntıyla işleniyor. Lau’nun (Edison Chen) gençliğine, Sam’in Lau’yu koruyup kollamasına ve polis yapmasına, Wong’la Sam’in arkadaşlığına (ki ilk filmde Sam, Wong’u öldürtüyordu, dolayısıyla ikinci filmde beraber yemek yeyip gülmelerine tanık olmak ilginçti), Sam’in yardımcılıktan mafya babalığına yükselişine, Yan’ın (Shawn Yau) ailesine ve polis oluşuna, Wong için mafyaya girişine, burada tanık olduğu cinayetlere, Hong Kong mafyalarının birbirleriyle mücadelelerine ve polisin bu mücadelelerdeki rolüne değiniliyor. Evet, karakter çok, olay daha da çok. İki saatlik sürede pek çok şey oluyor. İlk filmde fazla tanıtılmayan karakterler (Yan, Sam, Wong, Lau) bu filmde olabildiğince derinleştiriliyor. Lakin şöyle bir durum var: Burada karakterlerin gençlikleri derinleştiriliyor, Tony Leung ya da Andy Lau’yu (yani karakterlerin olgun hallerini) bu filmde göremiyoruz.

İlk filmin aksine tempo epey yavaşlamış. Pek çok olay yaşanıyor, bazı sahneler (mesela Ngai mafyasının diğer mafyaları yok ettiği anlar, Sam’in Ngai’nin mekânına gidişi, Lau’nun ihanetleri) gerilimli ve heyecanlı, birkaç aksiyon sekansı da var ama genelde yavaş tempolu, bitmek bilmeyen diyaloglar üzerinden ilerleyen bir film olmuş. Öte yandan gerilimli sahnelerin gerilimini azaltan en önemli nedense karakterlere hiçbir şey olmayacağını bilmemiz. Yan ilk filmin sonunda öldüğünden ve ilk filmde onun köstebekliği ancak finalde ortaya çıktığından bu filmde ona bir şey olmayacağını biliyoruz. Aynı şeyi Lau, Sam ve Wong için de söylemek mümkün. Sondan başa kurgusu üçlemenin hem iyi, hem de kötü taraflarından. Kötü olmasının nedeniyse belirttiğim gibi karakterlere hiçbir şey olmayacağını bilmemiz, dolayısıyla ikinci filmin çok az yerde şaşırtması. Aslında ikinci film, ilk film olsa daha iyi olurdu gerilim açısından. Velhasıl ikinci film ilkinin yarattığı soruları yanıtlayıp ilk filmi tamamlıyor ama ilk filmin sürükleyiciliğinden eser yok.

INFERNAL AFFAIRS 3 (2003)

İkinci filmde karakterlerin gençliklerine değinildikten sonra sıra üçüncü filme gelmişti. Üçüncü film hem öncül, hem de devam işlevi görüyor. Yani ikinci film gibi ilk filmdeki olayların birkaç ay öncesi, Yan’ın ölümünün yedi gün öncesi ve ikinci filmin aksine ilk filmden birkaç ay sonrası da işleniyor. Öte yandan Yan’ın ölümünden sonra Lau’nun soruşturulması ve Lau’nun köstebekliğinin ortaya çıkmaması için çabalamasına odaklanılıyor. Flashbackler bu filmde epey mühim noktada ve sayıları epey fazla. Bir süre sonra her şey karışıyor. İlk filmin öncesi, sonrası, rüyalar, halüsinasyonlar… Suç filmi şeklinde ilerlerken tür değiştirip romantik komediye, oradan psikolojik gerilime, oradan tekrar suç gerilimine evriliyor film. Üçüncü film, ilkinde ortaya çıkan boşlukları dolduruyor, bu amaçla kurgulanmış. Yan’la psikiyatrın ilişkisi derinleştiriliyor, pek konuşmayan Lau’nun yaptıklarından pişman olduğu açıklanarak karakterin psikolojisi ve olaylarla ilgili düşünceleri belirtiliyor, Lau’nun çeteye katılış nedeni açıklanıyor. Kısacası hem ilk filmdeki açıklar kapatılıyor, hem de olaylar çözüme kavuşturuluyor. Ama tür karmaşası nedeniyle mükemmel bir final oldurulamamış. Psikiyatrla Yan’ın art arda sıralanan seansları eğlenceli ve romantik, aynı zamanda hüzünlü (çünkü Yan öleli iki film oluyor), fakat ana akışı da yavaşlatıyor, odağın kaymasına neden oluyor. Aslında onca seans iki-üç dakikaya sığdırılsa belki daha iyi olurdu. Finaldeki sürpriz ve çatışmalar tansiyonu yükseltiyor ve tamamen olmasa da en azından finaliyle üç bölümlük öyküyü iyi bir şekilde sonlandırıyor. Bu arada psikiyatrla seanslar sırasında Yan’ın psikolojisine daha fazla değinilse ilk filmdeki diğer açık da kapatılmış olurdu, köstebekliğin, mafyanın içerisinde yer almanın Yan’daki etkileri bu seanslar sırasında da işlenmemiş, bunun yerine Yan’ın psikiyatra âşık oluşuna odaklanılmış.

THE DEPARTED (2006)

Infernal Affairs üçlemesi Aralık 2003’te tamamlanır tamamlanmaz Paramount haklarını satın almış, filmi Martin Scorsese’ye bir yıl aradan sonra çektirip 2006’da vizyona çıkarmıştı. Paramount üçleme yapmak yerine üçlemenin mühim taraflarını tek filme sığdırmayı tercih etti. Bugün olsa belki de üçleme yapmaya karar verirdi. Gerçi her biri kendi filmlerinin başrollerini üstlenen oyuncu kadrosunu koruyup üçleme yapmak kolay olmazdı. Neyse. Scorsese bu Hong Kong öyküsünü çok iyi bir şekilde Amerika’ya uyarladı. Hong Kong mafyalarının yerini Boston’daki İrlanda mafyası aldı. Sam, Frank Costello’ya (Jack Nicholson) dönüştürüldü. Akışa sadık kalındı: Mafya babasının ileride köstebek olacak kişiyi alıp yetiştirmesi, öte yandan polislerin de polisliğe kabul etmedikleri kişiyi mafyaya geçirmeleri, mafya babasının gene besleyip büyüttüğü adamınca öldürülmesi, mafyanın içindeki köstebeğin de kafasından vurularak öldürülmesi, keza polisin damdan atılarak öldürülmesi… Kısacası Scorsese/William Monahan ikilisi olay örgüsünü bozmadılar ama orijinal filmin eksiklerini görüp bu eksikleri yeniden çevrime taşımayıp hem eksiklikleri gidermeyi, hem de sahneleri daha etkileyici ve gerilimli hale getirmeyi başardılar. Öncelikle üçlemede fazla duygu uyandırmayan Sam’in aksine Costello hem eğlenceli, hem de korkutucu bir karakter. Eroin dolu masada bir adamın kesik eliyle oynarken Billy (Leonardo DiCaprio) gibi Costello’dan tırsmamak zordu. Öte yandan The Departed‘ta köstebeklerin psikolojilerine daha iyi değinildi. Mesela Billy’nin psikolojisi cinayetlere tanık ola ola, kimliğinin de ortaya çıkma tehlikesi nedeniyle de alt üst oluyordu. Costello’dan Colin’e (Matt Damon), Dignam’a, Queenan’a (Martin Sheen) ve Madolyn’e (Vera Farmiga) dek karakterler iyi bir şekilde işlendi, birbirleriyle ilişkilerinin hakkı verildi. İlk filmde Sam-Lau ilişkisi derinleştirilmezken The Departed‘ta bu ilişki biraz daha iyi işlendi.

Değişiklikler de iyiydi. Mesela Infernal Affairs‘de bir psikiyatrist ve Lau’nun eşi olmak üzere iki kadın karakter yer alırken The Departed‘ta bu iki karakter tek bir kadına, Madolyn’e dönüştürüldü. Böylelikle Billy’nin ve Colin’in köstebeklik ve polislik dışındaki yaşamı daha iyi işlendi ve Billy-Colin farkları Madolyn üzerinden de işlendi. Mark Wahlberg’in oynadığı Dignam ise orijinal bir karakter. Infernal Affairs‘de Yan sadece Wong’la görüşürken Billy hem Queenan’ın, hem de Dignam’ın muhbiri. Gene diğer değişiklik, Billy’nin polis kimliğinin ortaya çıktığı yer. Yan’ın kimliği yol üzerinde ortaya çıkarken William Monahan bunu çetenin toplandığı bar olarak değiştirerek gerilimi daha da artırdı. The Departed‘ın orijinal tarafları işliyor, yapılan değişiklikler öyküyü güçlendiriyor. Öte yandan Scorsese iki filmin ortak sahnelerini Infernal Affairs‘den daha iyi çekmiş. Mesela Yan’ın alçılı kolunun parçalandığı sekans iyi, ama Scorsese’nin filminde daha iyi. Keza Costello’nun finale doğru basıldığı sekans hem daha gerilimli, hem de daha aksiyonlu ve heyecanlı olmuş. Queenan’ın ölümü ve ölümünü takip eden çatışma sahneleri de, Wong’un ölümünden ve bu ölümden sonraki çatışma sahnelerinden daha iyi çekilmiş. The Departed yapılan değişiklikler, eklenen karakterlerle Infernal Affairs‘den daha heyecanlı, sürükleyici ve gerilimli olmuştu, ki pek çok kişinin öyle düşünmediğinin, çoğunluğun orijinali daha fazla beğendiğinin farkındayım. The Departed‘ın diğer güçlü tarafı da soundtrackiydi. Oyunculuklar da şahane: Nicholson enfes, DiCaprio gene oldukça iyi, Damon da iyi, Wahlberg de. Tabii Tony Leung ve Andy Lau da orijinal filmde iyiydiler.

Şüphesiz, Infernal Affairs özellikle ikinci filmde pek çok ayrıntıyı açıklayıp karakterlerin gençliklerini ve birbirleriyle ilişkilerini daha da derinleştiriyor ama bunu yaparken tempoyu sıfıra dek düşürmekten kurtulamıyor. The Departed onca ayrıntıyı almasa da gene de karakterleri, karakterlerin psikolojilerini iyi bir şekilde işliyor. Asıl güç, Scorsese’nin yönetmenliğinde. Belirttiğim gibi yönetmen sahneleri orijinalden daha iyi çekmiş, orijinalde hızla geçilen ya da yavaşlatılarak duygusallığa odaklanılan sahneleri uzatarak, duygusallıktan arındırarak daha gerilimli hale getirmiş. Monahan orijinal filmin senaryosunu birebir uyarlayabilirdi. Ama bunu yapmamış, filmin eksik taraflarını gidermiş, senaryoyu iyi bir şekilde ABD’ye (Boston’a) uyarlamış, orijinal sahneler ve karakterlerle Infernal Affairs‘den farklılaştırmış filmini. Uzakdoğu’dan uyarlanan çoğu filmde Uzakdoğu’nun etkisi sürekli hissedilir, The Departed‘taysa öykü yüzde yüz Amerikanlılaştırılmış, Hong Kong’a dair hiçbir iz kalmamış. Boston ve İrlanda kültürlerinin Colin ve Billy’deki etkisi diyaloglar ve kısa sahneler üzerinden iyi bir şekilde yansıtılmış. Fakat şunu da belirtmemek olmaz: Birisi Batı, diğeri Doğu filmi. Infernal Affairs daha duygusal bir film, duygusal bir üçleme. Mesela Wong’un öldüğü an yönetmenler zamanı yavaşlatıp duygusal bir müzikle uzun sayılabilecek bir süre boyunca Yan’ın üzüntüsünü ve şaşkınlığını gösterirler. Aynı şeyi her ölümde yaparlar (Lau’nun intihar edişinde, Yan’ın ölümünde, Sam’in ölümünde), gerçekçilikten ziyade duygusallığa odaklanırlar. The Departed‘ta ise Scorsese realist davranır, Queenan’ın ölümünde zamanı Queenan havadayken yavaşlatır ama sonra hemen hızlandırır, Billy’nin şokuna 30 saniye değil 2 saniye ayırır. Sahne her açıdan orijinalden farklı: Wong arabanın üzerine düşüp ölürken Scorsese, Queenan’ı Billy’nin tam önüne, yere düşürmeyi ve kanını Billy’e bulaştırmayı uygun görür.

Doğu-Batı farkları her sahnede hissediliyor. The Departed pek çok Hollywood filmi gibi çokça şiddet, kan, seks, çıplaklık içeriyor. Mesela Costello, Colin’le sinemada buluşur, perdede porno filmi vardır. Costello’nun karakteri öyledir zira. Ama Infernal Affairs‘de Sam-Lau buluşmasında perdede sıradan bir film vardır. Zira Sam’le Costello arasında hiçbir benzerlik yok. Sam de kötü birisi, ama Costello için rahatlıkla şeytani birisi denebilir. Şiddet sahneleri de azdır Infernal Affairs‘de, seks sahnesi hiç yok, çıplaklık da. Kısacası iki film aynı olayları alabildiğine farklı yorumluyor, karakterleri de epey farklı. Çünkü Doğu’yla Batı, Hollywood’la Hong Kong sineması aynı değil. İki film arasında çok fark var: Colin hiç nedamet getirmezken Lau üçüncü filmde pişman olduğunu belirtir. Lau da, Colin de paçayı kurtarmak için her şeyi yaparlar, ama Colin yaptıklarından pişman olmazken Lau pişman olur. Daha sayılacak çok fark var. Üçlemenin aksiyon-gerilim ve şiddetten çok psikolojik gerilime odaklanması, ama yeniden çevrimde şiddetin artması vs… Infernal Affairs de, The Departed da kanımca iyi filmler. Infernal Affairs üçlemesi ikinci filmde tökezlese de başarılı bir üçleme. Cehennemden farksız hayatlar yaşayan, oldukları yerde (mafya lehine köstebeklik yapmak-Lau, mafyanın içerisinde olmak-Yan) olmayı istemeyen Lau’yla Yan’ın öyküleri başarılı bir şekilde anlatıldı.

kategori:
izlenim

ilgili