Interstellar: Kurgu mu? Kurtuluş mu?

Uzun zamandır beklediğimiz, özellikle son birkaç aydır meraktan gün saydığımız Interstellar, beklediğimizden daha tatmin edici bir seyir ile karşıladı bizi......

Gözlerinizi kapatın, kendinizi ufak bir sahil kasabasına götürün. Ne başını ne sonunu görebildiğiniz uçsuz bucaksız bir kumsalda olduğunuzu varsayın. Ayağınızın altındaki kumları hissediyorsunuzdur elbette, sadece bir kum tanesini düşünün. Ne kadar da küçük ve önemsiz kalıyor değil mi onca kumun arasında? Şimdi de dünyanın, içinde bulunduğumuz evrende bu küçük kum tanesi kadar küçük olduğu gerçeğini düşünün. Sahi, biz evrende tek miydik? Peki ya en yakın canlı varlıklar veya yaşayabileceğimiz en uygun habitat kumsalın diğer ucundaysa, o tarafa nasıl giderdik? Bizi oraya gitmeye ikna edecek, oldukça geçerli bir sebep olması gerekirdi sanırım böylesi imkansız görünen bir yolculuğa çıkmak.

Uzun zamandır beklediğimiz, özellikle son birkaç aydır meraktan gün saydığımız Interstellar, bu cuma vizyona girerek ve girdiği gibi vizyonumuzu açarak beklediğimizden daha tatmin edici bir seyir ile karşıladı bizi. Çevreci aktivistleri pek dikkate almadığımız, dünyanın geleceği ile ilgili çok plan yapmadığımız şu günlerde, hafif bir tokat ile düşüncelerimizi okşayıp geçerken; dünyayı, sanki gidecek başka bir yerimiz varmış gibi kullanmamamız gerektiği gerçeğini neden ciddiye almamız konusunda oldukça güçlü bir mesaj veriyor. Kaynaklarımızı ne kadar hor kullanıyor olduğumuzun ve artık kendimizi değil de gelecek nesilleri düşünmemiz gerektiğinin ne zaman farkına varacaktık?

interstellar fotoğraf

Öncelikle Interstellar’ın bir kurgu film olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız fakat bu filmi değerlendirirken unutmamız gereken birçok nokta var. Nolan bize bu gerçekliği yansıtırken, yalnızca bir kurtuluş veya bilimkurgu filminden öte, şimdiye kadar gerçekliği kanıtlanmamış fiziksel teorilerin doğru olması durumunda tam olarak nelerle karşılaşacağımızı gösteren bir demo, yani bir deneme sunuyor.

İnsanoğlu doğası gereği tembelliğe yatkındır ve yeri gelmediğinde elini taşın altına koymaz. “Aman film işte yahu…” diye izlemek yerine, sinema salonundan çıkarken insanı düşündüren, biraz da olsa araştırmaya, öğrenmeye ve en ufak bir fikrinin bile olmadığı, uzay-zaman, astrofizik, karadelik, solucan deliği gibi beyin yakan konularda fikir yürütmesini sağlayan bir farkındalık projesi diyebilirim bu film için. Yalnız dikkat, belgesel değil.

Evrendeki yerimiz neydi ve kadar uzağa gidebilirdik? Üç-beş mürettebatlık bir uzay gemisi evrenin derinliklerine gidip ölmekte olan gezegenimizdeki insanlığı kurtarabilir miydi? Ya da orada kendi canının derdine düşüp geri dönmeye mi çalışırdı? Daha Ay’a gidilip gidilmediğine emin olamadığımız bir 2014 yılındayken, bütün bunların gerçekliği neydi? Bizim aklımız, mantığımız şu an parıl parıl parlayan uzay gemilerini, uykuya dalıp hiç yaşlanmadan yıllar sonra uyanmayı, geçirilen saatlerin yıllara denk geldiği gibi öğeleri inkar etse de, olası bir geleceğe belki de gerçeğe ayna tutuyor oluşuna itiraz etmemiz pek akıllıca olmazdı. Velev ki, bilinmeyen bir gelecek içerisinde, diyelim ki bizden çok çok sonraki nesillerin ihtiyaç duyabileceği bir yöntem olabilir yıldızlararası seyahat.

interstellar uzay

Filmde değinecek, konuşulması gereken o kadar çok tema var ki; sanki bahsetmesek suç işleyecekmişim gibi hissediyorum. Filmde bir zaman algısından bahsedilmiyor. Hangi tarihte geçtiğini bilmiyoruz. Sanki bu felaketin ne zaman geleceği biraz da bize bağlı gibi. Artık insanlığın tek yaşam kaynağı tarım ve üzerine amansızca binalar diktiğimiz topraktır. Savaş yoktur, çünkü insanlık zaten ölmektedir. Orduların dağılması, buraya ayrılan paranın artık yaşam umudu için harcanması günümüz için yeterince açık bir örnek. Hatta filmde kurtuluş aracımız olan uzay mekiğine bakarken, tüm bu kaynakların bir mermi olmadığına şükreder bir bakış vardı. İnsanların bu göreve bakış açısı nasıl olmalıydı peki? Sonuçta bu dünyaya gelen kötü bir varlığa karşı verilen bir savaş değil, muhatap olup kurşun sıkabileceğiniz bir düşman yok karşınızda. Ya insanlık, ya doğa. Ve doğanın da binlerce yıldır içinde biriktirdiği intikam duygusu en acımasız, en karşı konulmaz olanı olunca mevzu savaşmaktan ziyade kaçmak oluyor.

İnsan yine insanlığını yapıyor. Ölüm korkumuzun, yaşama içgüdümüzün bizi ne kadar zayıf kıldığını, gitmeye cesaret edemediğimiz yerlere robotları göndermemizden ve bu akıllı robotların bizim fedakarlık olarak tanımladığımız eylemleri insanlık için kendilerinin görevi olduğunu bilmeleri ile ufak bir ders veriyor bize. Bilimsel olarak kurtuluş imkanının olmadığı bir görev için insanları bu göreve hazırlarken yalan söylemek gösterilmesi gereken erdem mi yoksa geleceği tehlikeye atma pahasına söylenmesi gereken bir gerçek mi oluyor? Bu ıssız bir galaksinin bilinmeyen bir gezegeninde canlarını kurtarmak isteyen iki astronotun birbirini öldürmeye çalışmasına sebep olur mu? Göreceli biraz değil mi?

Böyle filmlerde dikkat çeken diğer bir nokta ise propaganda. Ufak bir parantez açarak belirtmek istediğim, filmde NASA reklamının, klasik Amerikan propagandasından daha fazla olduğudur. Oluşturulan inanç birliğinin devlet, millet gibi isimler vermek yerine insan ırkının ortak mücadelesi olduğu gayet baskın şekilde belirtilmiş. Klişe olarak United States of America vurgusuna birkaç yerde rastlasak da verilmek istenen mesajın kesinlikle bu olmadığına inanıyorum.

Yıllar boyunca uzay hakkında sayısız yazı, makale okumuş bir sinemasever olarak Interstellar hakkındaki düşüncem, bu dış mecrayı merak eden kişiler için hayal güçleriyle süsledikleri ve hayatımızda hiçbir zaman görmeyeceğimiz, hatta kesinliğinin kanıtlandığına bile şahit olamayacağımız teorilerin birkaç kaşifin gözünden görselleştirilmiş versiyonunu izlemiş bulunduk. Komedi, aşk, aksiyon filmlerinden yeterince sıkıldığımız bir zamanda yönümüzü biraz da bunun gibi alternatif gerçekliğe çevirecek ve verdiği mesaj ile bir acaba dedirtecek bir filme ihtiyacımız vardı.

interstellar yıldızlararası

Bütçe her zaman her yapım için en büyük sorun olmuştur fakat paranın oluk oluk aktığı kaç film izleyicisini bu kadar vizyoner bir yapım ile karşı karşıya getirmiştir? Dört filmdir birbiri ile dövüşen kocaman robotlardan, tekrar tekrar farklı filmlerle dünyayı kurtaran süper kahramanlardan veya tek amacı o güzel sarışın hatunu sevgilisi yapmak isteyen saf aşıklardan bu filmin bir farkı olması gerekmez mi? Çoğu film bilim ve fizik kurallarını senaryosuna göre değiştirir ve filmiçi olgular yaratarak seyirciyi, hayalüstü gerçeklik üzerinden anafikri ile besler. Interstellar’ın her detayını anlamak için astrofizik uzmanı olmak gerekiyor olsa da, benim gördüğüm, bildiğim ve okuduğum kadarıyla gerçek fizik kurallarına ve teorilerine en fazla uyum sağlayan filmdi sanırım.

Dinsel öğelere pek yer verilmemiş gibi dursa da, insanin kendi kaderi ve kurtuluşunun tek sorumlusunun yine kendisi olduğu ve aslında bizi kurtaracak başka kimsenin olmadığı gerçeği, tanrıya pek bel bağlamamız gerektiğinin altını yeterince çiziyor. Uzun süredir, post-apokaliptik (bu filme pre-apokaliptik diyebiliriz bence) filmler arasından, dünya ve çevre konusunu bu denli ciddi işleyen bir film görmemiştik.

Yönetmen Nolan’ın da kendisi dediği gibi, film aslında sahip olmamız gereken endişeleri dile getiriyor. İnsanin evrendeki yeri nedir? Dünya dışında bir yasam mümkün mü? Bunun gibi konuları sadece zamanı geldiğinde mi konuşup tartışacağız? Başımıza böyle bir şey gelmeden önce ne zaman bunları öngörüp gereken önlemleri alacağız? Ya da, bütün bunların ne kadarı gerçek?

kategori:
izlenim

ilgili