Interstellar: Spielbergleşen Nolan

Edip Can Rende, büyük övgüler alan Interstellar'a farklı yönleriyle yaklaştı....

Dikkat: Yazı spoiler içerir…
2006 yılında Steven Spielberg’in tasarladığı “Interstellar”ın senaristliği o tarihlerde Jonathan Nolan’a teslim edilmişti. Gene bilim adamı Kip  Thorne’nin eserlerini temel alan bu senaryoyu Spielberg 2012’ye kadar rafında tuttu. Sonra ani bir kararla bu filmi yönetmek istemediğini açıkladı. Daha sonra devreye Nolan girdi. Stüdyolar Nolan’la anlaşınca Nolan senaryoyu tekrar kaleme aldı ve şimdiki halini verdi. Peki bu film iddia edildiği gibi başyapıt mı? Bir bakalım…1

Post apokaliptik bir dönemdeyiz. Yani biricik yuvamız ölmek üzere. İnsanların bütün yemekleri tükenmiş durumda. Herkes mısır ekiyor; zira mısırdan başka yiyecek bir şey yok. Bunlara ek olarak “hasta adam” Dünya’da sürekli toz ve kum fırtınaları yaşanmakta. Burada duralım ve ilk sorunla yüzleşelim. İnsanlığın hayatta kalma savaşını verdiği, herkesin fırtına yüzünden hastalandığı ve umutsuzluğa kapıldığı bu dönem iyi yansıtılıyor mu? Koca bir hayır. Nolan uzaya çıkana kadarki sürede toz fırtınalarını,  yangınları gösteriyor (fırtına sekansları kayda değer); ama Dünya’nın gerçekten ölmek üzere olduğunu ve insanların umutsuzluğunu yansıtamıyor. İki film örneği vermek isterim: İlki Alfonso Cuaron’un “Children of Men”i. Film, 2020’li yıllarda geçer. İnsanlık yok oluşun eşiğindedir. Zira herkes kısırdır. Ama hamile bir kız ortaya çıkar ve umutlar yeşerir. Gene de iktidarsızlığa rağmen insanlar birbirleriyle savaşmaktayken umutlarımız büyümez. Cuaron, Nolan’ın aksine umutsuzluğu daha iyi resmeder. Nolan’ın filminde sanki bir süre sonra her şey düzelip beyzbol maçlarına devam edilecekmiş gibi bir atmosfer vardır. İkinci filmse “The Road”. İnsanların açlıktan cesetleri yediği, Güneş’in gözükmediği, çirkef bir dönemde bir babayla oğlunun ilişkisi mükemmel bir şekilde anlatılır. Dönemin hakkı verilir. Bu iki filmi gördüğümüzden burada bir iki fırtınayla yansıtılan “dönem çok feci” hissi yeterli gelmiyor bana.3

Devam… Derken kahramanımız Cooper olup bittiye getirilerek milyonlarca aileyi kurtarmak için uzaya gider. Amaç yaşanacak bir gezegen bulup burada üremektir. Duralım… Peki Nolan dünyanın neden bu hale geldiğiyle ilgili filminde bir şeyler söylüyor mu? Kimileri için Nolan’ın filminde dünyanın neden bu hale geldiğiyle  ilgili bir şeyler söylememesi sorun olmadı. Gerçi ne diyecekti ki? ABD’nin dünyanın bu hale gelmesindeki payına odaklanabilecek, değinebilecek birisi değil Nolan. Gene de bence dünyayı yok oluşa götüren sebeplere kısa da olsa değinilmeliydi. Film bu pek iyi yansıtılamamış dünya sahnelerinden sonra uzaya geçiyor. Sürükleyicilik, aksiyonun gelmesiyle daha da artıyor. Burada yönetmenin ve ekibinin hakkını vermeliyim. Uzay boşluğu, solucandelikleri, deniz ve kocaman dalgalarla kaplı gezegenle soğuk, karlı gezegen ve beşinci boyut mükemmel bir şekilde görselleştirilmiş. Wally Pfister’ın koltuğunu devralan Hoyte Van Hoytema’nın performansı gene Oscarlık. Pfister’ın yokluğunu hissetmiyoruz. Hans Zimmer’ın ilk kez önceki çalışmalarını hatırlatmayan yeni besteleri de enfesti doğrusu. Filmin neredeyse tamamına konup ara ara kulaklara eziyet edilse de etkileyici müziklerdi. Öte yandan uzaydaki aksiyon sekansları da “Gravity”deki kadar kaliteli, heyecanlandırıcı. Daha önce başka filmlerde de görmüş olsak da uzayda/gezegenlerde/solucandeliklerinde zaman teorileri de, filmin kilit karakteri Dr. Mann’de ortaya çıkan sürpriz de hoştu, etkileyici idi.

Bu artılardan sonra eksilerle devam edelim. Başlıktan devam edeyim. Nolan bağımsız sinemayı kariyerinin en iyi filmi “Memento”yla bıraktıktan sonra her filmiyle biraz daha Spielbergleşmişti. Önce Batman’lerde, daha sonra “Inception”da ve en nihayetinde “Interstellar”da Spielberg’in demode haline gelmiş aile ajitasyonunu ve muhafazakârlığını görüyoruz. Nolan bu filminde bu açıdan Spielberg’i dahi aşıyor. Ağlak bir film ortaya koyuyor. Güzelim uzay sekansları ağlak, ajitasyona kayan Murph-Coop, babalar-kızları sekanslarıyla kesiliyor. Filmin başlangıcı zaten başlı başına ajitasyon. Finali de “sevgi”ye bağlanıyor, aile kurumu bir Nolan filminde daha kurtarılıyor ve kutsanıyor. Spielberg’in alametiferikaları olan bu temalar (annesiz veya babasız büyüyen bir çocuğun o an hayatta olan kişiyle -anne veya baba- sorunlu ilişkisini yansıt, aile kurumunun geleceğini zora sok, finalde en bayağı şekilde kurumu kurtar: Spielberg sineması), Nolan’ın sinemasına da yerleşmeye başladı. İleride daha ağlak, Çağan Irmak-vari filmler çekmesinden korkmuyor değilim. Yalnız, bakınız öykünün duygusallıkla, ajitasyonla sürekli bölünmesi, finale dahi bu ajitasyonla ulaşılması filmden çok şey alıp götürüyor. Ama tabii, benim gibi bu ajitasyonla dolmuş taşmış sahneleri umursamayanlar filmi daha çok sevdiler, sevecekler.2

Gelelim karakterlere. Cooper (Matthew McConaughey) karakteri klasik kahraman. Elinden her iş geliyor: Mükemmel bir mühendis, bir çiftçi, bir kaşif ve iyi bir baba. Ve gün bu kahramanın tarlada çalışacağı gün değil artık. Pelerinini kuşanacak ve dünyayı kurtaracak bu beyaz heteroseksüel Amerikalı Cooper. Nitekim kurtarıyor da. Klasik bir kahraman. Fakat diğerlerinden daha iyi yazılmış. Merkezde olduğundan onu daha çok tanıyoruz. Lakin Anne Hathaway’in karakteri Amelia olsun, yetişkin Murph (Jessica Chastain) olsun, genç ve yetişkin Tom (Thimothee Chomelet ve Casey Affleck), Doyle (Wes Bentley), Getty (Topher Grace) çok kötü yazılmışlar. Bu karakterleri hiç tanıyamıyoruz, ki Doyle ve Amelia macerada Cooper’a eşlik ediyorlar. Önemliler yani. Asıl sorun Affleck’in Tom’unda. Neden sinirli, ailesine zarar geleceğini bile bile onları neden o evde tutmak istiyor, Getty’e neden vuruyor, kardeşine neden kızgın? Hazır sorulara başlamışken filmin başında aletler neden arızalandı sorusunu da sorayım. Sorular artırılır. Nolan efektlerle, uzay sekanslarıyla, beşinci boyut, solucandelikleri, yani ihtişamla büyülemeye çalışıyor ama artık öyküsünün zaaflarını örtemiyor. Gözlerimiz tamamen kapalı değil artık. Performanslar demişken… Kısa bir süre ama kilit bir rolde gördüğümüz Matt Damon rolünün hakkını veriyor her zamanki gibi. McConaughey de iyiydi.

İster istemez karşılaştıracağım. JJ Abrams’ın “Fringe”i olsun, Robert Zemeckis’in McConaughey’li “Contact”i ve enfes üçlemesi “Back to the Future” olsun bu filmdeki temaları (“Fringe” paralel evren ve zamanda yolculuğu anlatır. Keza “Contact” de bunu konu alır) daha iyi işlemiş yapımlardır. Bunun nedeni de ajitasyonla, büyük konuşmayla, binlerce efektle zaaflarını örtmeye çalışmayla meşgul olmadıkları için. “Back to the Future” zamanda yolculuğu, aileyi yok oluştan kurtarma çabalarını çok eğlenceli bir şekilde yapmıştı mesela. Fringe’te de teoriler kullanılarak paralel evren mevzusuna gayet iyi değinilmişti. Burada demek istediğim şey, Nolan’ın yaptığının daha önce daha iyi bir şekilde yapılmış olduğu. Gene de tabii ki onca eksiğine gediğine rağmen gidip izlenmeli “Interstellar”. Belirttiğim gibi uzay sekansları, aksiyon sekansları, gezegenler vs için üç saate katlanmaya değer. Lakin “Interstellar” bu senenin en iyi filmi olmadığı gibi başyapıt da değil, kötü de değil.

kategori:
izlenim

ilgili