Irak Savaşı Üzerine İki Film: The Wall ve Mine

İki film de ortalamayı aşamıyor...
The Wall, 2017

Hollywood’ta tematik filmler sıkça çekiliyor. Bazen birbirinin aynısı olan ya da aynı konuyu biraz farklı işleyen bu filmler aynı yıla denk gelebiliyor. ABD’de nisanda vizyona giren Amerika-İtalya ortak yapımı Mine (İtalya’da 2016’da gösterildi) ve sadece bir ay sonrasında -mayısta- vizyona giren Amerikan yapımı The Wall benzer yanları da, farklı tarafları da olan iki savaş filmi. İtalyan yönetmenler Fabio Guaglino ve adaşı Resinaro’nun beraber yazıp yönettikleri Mine iki yönetmenin de ilk uzun metrajlı filmleri. Ki bu durum filmde fazlasıyla hissediliyor. Liman’ın filmiyse bir nebze daha iyi.

Mine

Mine Irak Savaşı’nı fon alıp oldukça klişe bir öykü anlatıyor: Sevgilisini (Annabelle Wallis) arkada bırakıp Irak’a giden keskin nişancı asker Mike (Armie Hammer) arkadaşı Tommy (Tom Cullen) ile birlikte bir teröristi etkisiz hale getirmeye çalışırken işler istedikleri gibi gitmiyor ve bir süre sonra Tommy mayına basıp ölüyor, Mike da bir mayına bastığını fark ediyor. Aslında filmin çıkış noktası etkileyici. Mayına basan Mike’ın yardım gelene dek -ki 52 saat sonra gelecektir- fazla hareket etmemesi, saatler ilerledikçe açlık-susuzluğunun artması, psikolojisinin bozulması, bunlarla başa çıkıp hayatta kalmaya çalışması. Çıkış noktası etkileyici. Ama adaş senarist-yönetmenler fırsatı değerlendiremeyip kısa bir süre sonra öyküyü klişelerle boğmaya, detaylara hiç dikkat etmediklerinden devamlılık sorunlarına yol açmaya başlayıp tarihin en kötü, en komik sürpriziyle filmlerini bitiriyorlar. Nedir bu klişeler? Mike’ın “yes, sir” deyip durduğu şiddet uygulayan üvey babası (Geoff Bell) yüzünden psikolojisinin bozulması, annesinin ölümüne tanık olması, yetişkinliğinde babasına dönüşüp sevgilisine şiddet uygulaması, bu şiddeti kanalize edeceği yerin Irak olduğunu görüp soluğu savaşta alması.

Mike’la ilgili bu klişe detayların çözüm bölümünde gerilim malzemesi haline getirilmesi kağıt üstünde bile iyi görünmüyor. Filmin son halindeyse işlevini yerine getiremeyip filmin daha da sıkıcılaşmasına ve klişeleşmesine neden oluyor (Mike’ın çölde babasıyla hesaplaşması, onu affetmesi, sevgilisiyle barışması, kendisini özgür kılması=klişeler). Hatalara ve devamlılık sorunlarına da değinmek gerek. Mike filmin bir yerinde kendisine köpeklerin saldırdığı halüsinasyonunu görüyor. Olmayan köpeklerin çoğunu öldürüyor, haliyle yerde kan birikiyor ama sonra köpeklerin ve kanın halüsinasyon olduğunu fark ediyor ama set ekibi yerdeki kanı temizlemeyi unuttuğundan sonraki sahnede kanı hâlâ görebiliyoruz. Temizledikleri zamansa tüy dikmiş oluyorlar. Iraklıların çölde buluşup düğün yapmalarını da araştırdım (filmin başında böyle bir düğün oluyor) ama bununla ilgili bilgi bulamadım.

Filmdeki -kötü aksanlı- Iraklının (Clint Dyer) beyaz Amerikalının hayatını kurtaran, ona hayat dersleri veren siyahiye dönüştürülmesi de büyük bir klişeydi. Askerlikle ilgili de pek çok hata var (keskin nişancıların silahlarının yansıması yüzünden Iraklılara yerlerini belli etmeleri, çölde şapkasız ve susuz dolaşmaları, Mike’ın “düğün var, vurmayalım teröristi” demesi -her türlü vururlar Amerikalılar- vs). Kısacası yönetmenler ayrıntılara da gereken önemi vermemişler. Öykünün ilk saate ulaşamadan tıkandığını da belirtmek gerek. Gereksiz yere uzatıldığını söyleyebiliriz. Mike’ın vatanperver oluşu da, filmin savaş üzerine klişe şeyler dışında söyleyecek hiçbir şeyinin olmaması da sıkıcılığı daha da artırıyor, diyalogların epey kötü olduğunu da belirtmeliyim. Tabii finalde Mike’ın bastığı şeyin mayın değil de konserve kutusu olduğu ortaya çıkınca önceki tüm hata ve klişelerin pek önemi kalmıyor. Çünkü bunları önemsizleştirecek kadar kötü bir final bu. Duygusal olmaya çalışırken realizmden uzaklaşmış yönetmenler ve neticede 2016-17’nin en kötü filmlerinden birisine imzalarını atmışlar.

Mine psikolojik gerilim olmaya çalışıp bunu başaramıyor ve öyküsünü dramatize ettikçe daha da vasatlaşıyor. Liman’ın filmi The Wall ise Mine‘daki bazı şeyleri tekrarlıyor. The Wall boru hattını takarken öldürülen işçilerin öldürülmeden önce yaptıkları yardım çağrısı üzerine gelen iki askerin Iraklı bir keskin nişancının (Laith Nakli) avı haline gelmelerine odaklanıyor. Mine‘da Tommy çok konuşan, espriler yapıp duran, tehlikeleri önemsemeyen birisi (mayınlı bölgeye geçip ölüyordu). The Wall‘daysa John Cena’nın oynadığı Matthews, Tommy’den farklı değil. Filmin başlangıcında espriler yapıp duran Matthews, Tommy gibi tehlikeleri umursamıyor, işçi ve güvenlik görevlilerinin öldürüldüğü alana gidiyor ve Iraklı tarafından vuruluyor. İki film de akla ilk gelen karakterlere yer veriyor. Tommy ve Matthews’un birbirlerinden farkları yok. Isaac (Aaron Taylor-Johnson) şüphesiz Mike’tan farklı ama Irak’a geliş nedeni pek farklı değil: Isaac de pek bilmiyor neden Irak’ta olduğunu. İki film de gizemden beslenmeye çalışıyor. Mike’ın geçmişi finale doğru hızla anlatılıyor, Isaac’in arkadaşı Dean’in nasıl öldüğü finale dek gizleniyor ama senaristin bu meseleyi iyi işlediğini, Dean’in ölümünün Isaac üzerindeki etkilerini iyi işlediğini söylemek zor. Mine’da Irak Savaşı’na pek değinilmediğini söylemiştim. Burada da durum çok farklı değil.

The Wall

İki film arasındaki diğer benzerlikse sadece çölde geçmeleri. The Wall‘un tamamı çölde geçiyor ve Amerikalı asker Isaac’in hayatta kalma çabalarına odaklanıyor. Sıkça belirttiğim gibi Mine da askerin bu çabalarına odaklanıyor ama The Wall‘dan farkı flashbacklere sıkça yer vermesi. The Wall‘da flashbacklere yer verilmiyor. Öte yandan The Wall psikolojik gerilim filmi değil, karakterin (Isaac) psikolojisinden çok Iraklıyla Amerikalı arasındaki kedi-fare gerilimine, diğer deyişle av-avcı gerilimine odaklanıyor. Bunda da fena değil. Mine, 127 Hours‘ı hatırlatırken The Wall, Phone Booth‘u hatırlatıyor. Enemy at the Gates‘i de anabiliriz. Jude Law’lı filmde iki düşman keskin nişancının birbirlerini öldürmeye çalışmaları anlatılır. Bu filmde de bu mevzuya odaklanılıyor ama Enemy…‘nin kalitesine erişilememiş. The Wall‘un Mine‘dan artısı çok yüksek olmayan gerilimini dramatik öyküyle öldürmemesi, duygusallık kasmaması, kedi-fare mücadelesinden pek taviz vermemesi. O yüzden öykü vasatı aşamasa da Mine‘dan daha fazla heyecanlandırıyor. Ki bu filmin arkasında pek çok aksiyon filmi çekmiş Liman var. Liman öyküyü uzatmayıp 1,5 saatte Mine‘ın aksine bence farklı bir finalle bitiriyor.

The Wall‘un sorunları yok değil. Iraklı Juba öldürebildiği kadar Amerikalıyı öldürmeye kararlı birisi olarak yansıtılıyor. Isaac’i öldürebilecekken öldürmemesinin nedeniyse onu tanımak istemesi, onunla oyun oynaması. Bir nevi kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor. Onu tanıyor, onunla sohbet ediyor. Bu sohbetlerde senarist fazla risk almadan savaş üzerine sürekli söylenen şeyleri tekrar etmekle yetiniyor. Amerika’nın Irak’a verdiği zararlara, Iraklıların çilelerine vs tabii ki değinilmiyor. Juba’ya bile politik şeyler pek söyletmemeyi tercih etmiş senarist. Juba’nın öğretmen olduğunu, kendisini Amerikalılardan fazla geliştirdiğini, okulu bombalanınca Amerikalıları avlamaya başladığı söyleniyor. Ama öğretmenden mükemmel keskin nişancıya dönüşümünün iyi yansıtıldığını söylemek zor. Bunun nedeniyse olayları hep Isaac’in açısından göstermeleri. Dolayısıyla düşmanı Juba iki boyutlu hale gelemiyor.

Liman büyük patlamalara, büyük çatışma sahnelerine yer vermeden de heyecanı diri tutmayı başarmış. Mine‘ın aksine risk alıp filmi mutsuz sonla bitirmesi de bence takdir edilesi. Hollywood’un klişe mutlu sonuna, yani düşmanın öldürülüp askerin kurtulmasına yer vermiyor. Isaac’in ölümü, Juba’nın diğer askerleri beklemesiyle sona eriyor film. Öykünün dramatize edilmemesi, kedi-fare oyunundan taviz verilmemesi, gerilimin fazla düşürülmemesi, Kathryn Bigelow’un epey kötü propagandalarından The Hurt Lucker gibi propaganda yapmaması ve Isaac’in klasik Amerikalı kahramanlardan olmaması filmin artılarından. Ama Irak Savaşı üzerine savaş bitmiş olsa da halen klişe şeyler dışında nitelikli şeylerin söylenememesi, Juba’nın tek boyutlu kalması sorunlarından bazıları. Juba gösterilmiyor, pek tanıtılmıyor, üstündeki gizem fazla dağıtılmıyor, buna rağmen filmin en ilginç karakteri oluyor. Zaten Matthews da, Isaac de her savaş filminde göreceğimiz klişelikte karakterler, ama Azrail olarak nitelenen Iraklı keskin nişancı Juba gibilerine Amerikan filmlerinde fazla denk gelmedim. Armie Hammer, Mine‘ın çoğunda tek başına oynarken The Wall‘da da Taylor-Johnson filmin çoğunda tek başına oynuyor. İki oyuncu da fena değil. Mine‘da siyahi oyuncuyu daha fazla beğendiğimi belirtmeliyim. Wall‘daysa Juba’yı seslendiren aktör sadece sesiyle bile Taylor-Johnson’dan rol çalmayı başarıyor.

Özetle Irak Savaşı’nı fon alan iki gerilimden The Wall daha nitelikli. Liman büyük aksiyon filmlerindeki heyecanı ve gerilimi küçük bütçeli, iki oyunculu, tek mekânlı bu filminde de koruyor. İtalyan adaş yönetmenlerse ilk uzun metrajlı filmlerinde vasata bile ulaşamıyorlar.

kategori:
izlenim

ilgili

  • Tom Cruise’un Projeleri

    2000'lerden sonra dramaları azaltıp bilimkurgu ve aksiyon filmlerine ağırlık vermeye başlayan Tom Cruise gelecek dönemde hangi filmlerde rol alacak?...
  • Doug Liman, Unearthed Romanını Sinemaya Uyarlayacak

    Doug Liman arka arkaya proje açıklayıp daha sonra bu projelerden teker teker ayrılan bir yönetmen. Gambit‘i çekeceği açıklandıktan bir yıl sonra filmle kişisel bir bağ kuramadığı için yönetmenlikten çekilmişti....
  • Edge of Tomorrow 2 Serinin Son Filmi Olacak

    Tom Cruise ve Emily Blunt’ın başrollerini üstlendikleri bilimkurgu filmi Edge of Tomorrow ya da diğer adıyla Live Die Repeat önümüzdeki yıllarda ikinci filmle devam edecek. Yönetmen Doug Liman son...
  • The Man From U.N.C.L.E. İkinci Filmle Devam Edebilir

    Armie Hammer, Henry Cavill ve Alicia Vikander’i buluşturan, aynı adlı TV dizisinden Guy Ritchie tarafından uyarlanan The Man From U.N.C.L.E. filmi gösterim sürecinde Warner Bros.’un beklentilerini karşılayamamış, 75 milyon...