İstan-COOL: Bir Festivalin Anımsattıkları

Cool : serin, soğuk; soğukkanlı; klas, harika; küstah; abartısız, tamı tamına, uygun Yukardaki kelimeler ingilizcedeki “cool” kelimesinin sözlükteki türkçe (sıfat) karşılıkları. Aslında hangisinin türkçe hangisinin ingilizce olduğu da tartışmalı...

Cool [kool]: serin, soğuk; soğukkanlı; klas, harika; küstah; abartısız, tamı tamına, uygun

Yukardaki kelimeler ingilizcedeki “cool” kelimesinin sözlükteki türkçe (sıfat) karşılıkları. Aslında hangisinin türkçe hangisinin ingilizce olduğu da tartışmalı bir mesele türkçe gibi sentezlerle yeniden yaratılmış bir dilde. Mevzuyu dağıtmayayım nihayetinde. Bu kelime açılımıyla mevzuya girme sebebim cool’u nasıl ele aldığımızla alakalı esasında.

Cool ilk ve en esaslı anlamıyla “serin,soğuk” anlamlarını taşıyor yani bir anlamda insanlarla sıcak ilişkiler kurmak yerine seviyeli (!) ve mesafeli (!) ilişkiler kuran insanları ifade ediyor sıfat bağlamında. Bu anlamda zamanla kazanmış olduğu “klas,harika” gibi anlamlar ister istemez ana anlamından bu tarafa doğru bir kaymayla gerçekleşiyor ama bunun ne kadar ciddi bir kayma olduğu bana göre tartışmalı bir mesele. Nihayetinde “harika” olan bu insanların harika olma nedenlerini de “soğuk” tavırları belirliyor. Kriterin soğukluk ve soğuklukla doğru orantıda artan harikalık düşünüldüğünde “cool” olmak bence o kadar da “cool” bir şey değil.

Bütün bunlar düşünüldüğünde İstan-COOL bambaşka bir yerden görülebilir bir deneyime dönüşüyor. Dışardan bakılınca organizasyonun mekanının Vakko Moda Merkezi, Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi ve Pera Müzesi gibi mekanlarda olması ve günlük hayatta karşılaşma ihtimalinizin çok olmadığı insanlarla tanışma imkanını bize sunması harikalık bağlamında gerçekten de “cool”. Ama burada klişe bir cümleyi kullanmaktan çekinmiyorum: Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.

Kirsten Dunst’ı pek sevmem ama iyi bir oyuncu ve Cannes’da ödül almış bir kadın. Neler söyleyeceğini gerçekten merak ediyorum. Terry Gilliam sinemayla olan ilişkimizi gözden geçirmemize neden olacak derecede önemli bir insan ve onu görmek için can atıyorum. Tilda Swinton işte tam da ondan bahsetmek. Onu görmek hatta tanımak, dinlemek, soru sormak… Bunlar çok önemli şeyler benim adıma. Önemsediğim bir şey bu. Bu yüzden kendimi saat 12 civarlarında Nakkaştepe’de bulan bir insanım ben. Tek amacım onları görmek ve onlarla aynı havayı solumak. Merak ediyorsanız ben bir üniversite öğrencisiyim. Çok önemsediğiniz bir insan değilim, muhtemelen herhangi biriyim sizin için. Avrupa yakasından bir buçuk saatlik yoldan geliyorum onları görmek için ve üzerine bir de bir saat de bekleme sabrını gösteriyorum ama olsun önlerde oturabilerek karşılığını alacağım bunun. Bu arada dışarda bekletiliyorum, içeri alınmıyorum. Neyse canım, hava güzel, bekleyiveririm dışarıda. Neyse içeriye giriyorum. Oturamayacağımı söylüyorlar önlere. Öndeki 10 sıra civarındaki koltuklar basına ayrılmış. Onlar oturabilirmiş, ben oturamazmışım. Olsun canım ne zararı var. Basın bize, basın basın geçin üstümüzden.

Bütün bunlar olabilirdi. Böyle şeyler yaşanabilirdi ama yaşanmadı. Ne de olsa bunca “cool” bir organizasyon böyle bir şey yapmazdı. Harika bir organizasyona yakışmazdı böyle bir şey. Ne yani bir basın mensubu saat kaçta gelirse gelsin sabahın bilmem kaçında gelen insandan öne mi oturacaktı? Mümkün mü böyle bir şey? Ama bir dakika ya! Mümkün de olabilir değil mi? Cool bir organizasyonda harikalık soğuklukla test ediliyorsa neden olmasındı? Hem konsepte de uyan bir tavır olmaz mıydı bu? Olurdu pek tabi! Oldu da!

Nihayetinde İstan-COOL alabildiğine samimiyetsiz ve soğuk bir organizasyondu ilk gününde. Burada yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için belirteyim: Soğuk ve samimiyetsiz olanlar konuklar veya onlarla röportaj yapanlar değil bizzat organizasyonun kendisiydi. Serra Yılmaz, Atilla Dorsay ve Alin Taşçıyan alabildiğine sıcak kanlı ve cana yakındılar keza konuklar da öyleydi ama organizasyonun her yanından fışkıran plastiklik, yapaylık, iki yüzlülük her tarafınıza yapışıyordu. Normalde yüzünüze bakmayacak insanlar size “Merhabalar” “Hoşgeldiniz” gibi ifadeler kullanarak gülümsüyorlardı. Bunları belirtme sebebim aksiyle karşılacağımı düşünmekten ziyade bunların çok yanlış ve yolunda gitmeyen bir tavra ait olması. Kediye bir çanak süt vermenizin elbette bir zararı olmaz ama o tasa bir tekme attığınızda yaptığınız iyiliğin geçerliliği şüphesiz ki tartışılabilir bir şeye dönüşür; en azından benim için.

Aslında bu konudan bahsederek başlamış olsam da benim için organizasyonun iyi yanları da yok değildi ama bunun organizasyonla ilintili değil de konuklarla ilintili olduğunu düşünüyorum ben. Zaten bunca olumsuz eleştiri getirdiğim bir organizasyonla alakalı olarak olumlu bir eleştiri getirmem biraz çelişkili olurdu. Bu sebeple buradan sonraki kısımda anlatacağım şeylerin İstan-COOL’la olan ilişkisi sadece bu kişileri oraya getirmeleriyle alakalı olan kısmıydı. Geriye kalan kısımlar konuklar ve onlarla sohbet eden kişilerin size aktardığı enerjiyle alakalıydı. Yani aracı konumundaki tavrı soğuk ve cool olan İstan-COOL yetkililerine buradan bütün teşekkürlerimi sunarak meselenin özüne geçiyorum.

Terry Gilliam’ın benim için festivalde bir ekstra olduğunu itiraf ederek başlamam gerekir sanırım. Kendisinin festivale geleceği belliydi ama ben Swinton’a odaklanmaktan kendisinin geleceği ihtimalini uzunca bir süre gözardı etmiş olmalıyım ki bir iki gün önce öğrenince bu tatlı sürprizi sıcak bir şekilde kucakladım. Kendisinin söyleşisinin zevkli bir söyleşi olacağı düşüncesinden emindim başından beri. Bu sebeple beklentilerimi zevkli bir söyleşi üzerinden tuttuğum için tam da karşılığını aldım. Gerçekten fazlasıyla eğlenceli olan bu söyleşide Gilliam ana akım sinemayla bağımsız sinemanın arasında çizgileri seyreltip mevzunun aslında yönetmenin özgürlüğüyle ilintili olduğuna da değindi. Gilliam’ın hayatının üzerinden de geçen Alphan Eşeli’nin de performansı oldukça iyiydi. Sohbet sırasında sinema dünyasındaki iki yüzlülük mevzusuna birkaç kez değinen Gilliam bana adeta meta-tiyatrovari bir tecrübe yaşattı. Bu deneyim sürecinde Gilliam hiçbir şekilde duvarlar örmeye ya da sınırlar kurmaya çalışmadı ve tam aksine olabildiğine içten ve cana yakın bir tavır sergiledi. Karşınızda bilmeden görseniz Gilliam’ın sinema dünyasını baştan sona değiştiren filmleri çeken bir yönetmen değil de sokaktaki bir sıradan insan bile zannedebilirsiniz. Bu açıdan Gilliam bize egonun tecrübeyle sivrileştiğini değil yontulduğunu gösterdi belki de. Görmek isteyenler için hoş bir ders görmek istemeyenler içinse tatlı bir yetenek.

Sıra Yeşilçay, Dorsay, Mueller ve Dunst’a geldiğinde ilkin tartışılacak konu çok ironikti benim için: Pazarlama Çağında Sinema. Sinema ve sinemanın ekonomik açılımlarıyla ilgilenen bu sohbette belki de Mueller tek yerinde olan seçimdi esasında. Dunst ve Yeşilçay oyuncu olarak meselenin ekonomik boyutuyla daha “kişisel” bir açıdan ilgilenen insanlar olmaları sebebiyle geniş bir yerden bakmaları çok da mümkün olmayan kişiler gibi geldi bana. Ayrıca Vakko Kültür Merkezi gibi “cool” bir mekanda böyle “cool” olmayan bir konunun tartışılması da ironinin bir diğer koluydu belki de. Kısaca bu sohbetin daha başından oyuncularla kişisel bir sohbete dönüşeceği belliydi. Bu açıdan Dorsay’ın tavrını çok beğendiğimi söyleyebilirim. Konseptin iki oyuncu için de çok zevkli olmayacağını düşündüğünü sandığım Dorsay, konsepti ağırlıklı olarak Mueller’le konuşmayı tercih ederek oyuncularla daha çok kendi kişisel deneyimleri üzerine sohbet etmeyi tercih etti. Onları baskılamadan ve yönlendirmeden sohbeti sürdürmeye çalışan Dorsay’ın çok başarılı bir ton tutturduğunu söyleyebilirim kendi adıma. Artık ulusal sinema konseptinin yerini markaların ya da şirketlerin aldığını söyleyen Mueller’in bu tespitinin fazlasıyla yerinde bir tespit olduğu kanaatindeyim.

Diğer taraftan Dunst’ın da fazlasıyla sevimli ve eğlenceli sohbetler yaptığını söyleyebiliriz. Yer yer Amerikan samimiyetsizliğine kayan bir yanı olsa da Dunst da fazlasıyla içten cevaplar vermeye çalıştı. Çok fazla ismini duymadığımız, Ryan Gosling’le başrolünü paylaştığı filmi “All Good Things”in nasıl pazarlama kurbanı olduğunu anlattı seyircilere. Diğer taraftan Trier’le yaşanan Cannes faciası(?)ndan çok fazla bahsetmekten çekindi Dunst. Ayrıca filmleriyle alakalı aldığı iyi eleştirilerin ya da seyircilere yaşattığı duygunun da onun için önemli olduğu gibi klişe laflara da yer vermekten geri kalmadı.

Yeşilçay fazla sessiz ve sakin durmaktan yana kullandı tercihini. Türkiye’deki deneyimin de Avrupa ya da Amerika’dan çok farklı olmadığını ve burada da oralarda olduğu gibi popüler ve bağımsız filmler gibi bir ayrımın mümkün olabileceğini söyledi. Bunun dışında Dunst’la yapmış oldukları tatlı Cannes deneyimi çekişmesi de fazlasıyla tatlıydı. Cannes’da ödülü alamadığı için üzülen Yeşilçay’a cevaben “Benimki yanımda, istersen gösterebilirim.” diye cevap veren Dunst’ı duyan salondakiler bir süre gülme krizi geçirdiler ve ben de fazlasıyla eğlenenler arasındaydım. Ardından kendisinin de bir gün ödülü alacağına inandığı söyleyen Yeşilçay da tepkisini göstermiş oldu. Bu tatlı sohbetin dışında Polanski’nin de zamanında kabul edilemez bir suç işlemesine karşın bütün entellektüel çevreler tarafından savunulurken; Trier’in yüzüstü bırakılmasını mantıksız bulan bir seyircinin sorusu salonu bir anlamda gerdi. Soruya cevap vermek istemeyen Dunst sessizlikten yana tercihini kullanarak adeta hala Avrupa’da konuşulamayan konular olduğu gerçeğinin de altını çizerek gösterdi bize.

Sıradaki kişiler çok sevdiğim iki kişiydi: Swinton ve Yılmaz. Bu noktada atmosferi en çok yumuşatan bu iki kişinin gerçekten de final için muhteşem olduklarını söylemem gerek. Hiçbir şekilde röportaj gibi soğuk ve “cool” bir şeylerin peşinde koşmayan Yılmaz fazlasıyla sıcak bir sohbet havası yarattı Swinton’la. Buna soğuk bir karşılık vermek yerine cana yakın bir tavır sergileyen Swinton da bu tabloyu bütünlemekten çekinmedi. İkilinin “rol yapmak (acting)” ve “oynamak(playing)” arasındaki ilişki üzerine yaptığı sohbet benim en çok ilgimi çeken şeylerden biriydi. Bunun dışında Swinton’ın bizzat kendi hayatından verdiği örnekler ve günlük şeylerden bahsetmesi festivalin “cool” atmosferinin sanırım biraz dışında kaldı ve benim içimi ısıttı. Ayrıca oyunculuğu büyük bütçeli filmler ve bağımsız filmler arasında bir ayrıma sürüklemek yerine yönetmenin kim olduğu ve canlandıracağı karakterin ne olduğu gibi kriterler üzerinden değerlendirdiği gibi bir şeyden bahsetmesi onun “marjinal bir entellektüel” gözükmek adına ana-akıma da sırtını dönmediğini gösterdi bize. Hatta ana-akımda çalıştığı birkaç yönetmenin isminden bahsederken (Spike Jonze, David Fincher, Tony Gilroy…) bunların da kendi içlerinde deneysel bir şeyler yaptıklarının altını çizerken tekrar böyle keskin bir ayrımın olmadığını söylemiş oldu. Bir de kendi için “uzaylı (alien)” tanımlamasını kullanması ve hepimizin böyle olduğu gerçeğiyle yüzleşmesi gerektiğini savunması da oldukça tatlıydı. Belki de farklılıkla ya da marjinal oluşuyla ilgili gelen soruya şüpheyle yaklaşma nedeni de buydu: Swinton farklılık dediğimiz şeyin göreceli bir norm olması sebebiyle azınlık-çoğunluk kriterleri üzerinden değerlendirilemeyeceği görüşünde belki de. Onu farklı olarak niteleyen çoğunluk ideolojisi onun kriteri değil. Onun için kendi varoluşuyla alakalı bir şey farklılık. İnsanların farklı olarak tanımladıkları şey onun kendi kişiliği ve bu yüzden onun için farklılık değil de doğallık belki de.

Kısaca İstan-COOL eğer eksilerine değil de artılarına odaklanırsanız iyi bir deneyim olabilir sizin için. Ama dikkat edin “İstan-bul” olanı görüp “COOL” olandan uzak durmak adına.

—–
Editörün Notu: Bizleri çağıran festival ekibine teşekkür ederiz, ayrıca Cahit arkadaşımızın Serra Yılmaz’la yaptığı minik video röportajın yakında yayında olacağını da duyurmak isteriz.

kategori:
haber

ilgili