İstanbul Film Festivali “İnsan Hakları Yarışması” Değerlendirmesi

Haktan Kaan İçel İstanbul Film Festivali online gösterimler çerçevesinde yayınlanan "İnsan Hakları Yarışması" seçkisinden izlediği filmleri kısaca değerlendirdi.

Bu yıl her ay film seçkileriyle bizleri filmsiz bırakmayan İstanbul Film Festivali aralık ayında “İnsan Hakları Yarışması” ile karşımıza çıkmıştı. Yarışma filmleri arasında izlediğim filmleri burada kısa kısa değerlendirdim.

La Llorona: Latinler arasındaki batıl bir inanıştan yola çıkan La Llorona, gerillalara karşı işlenen insanlık suçlarından yola çıkarak mistik bir atmosfer içerisinde gerçeklik düzlemine oturtulmuş bir hikaye sunuyor. Katliamcı bir faşistin son günlerini günahların lanetiyle anıyoruz. Film her ne kadar dram ve gerilim arasında giden yapısı olsa da, dolaylı olarak stilize bir korku filmi olduğunu da söyleyebiliriz. Geçmişin yok olan insanları, ruhlarıyla psikolojik bir intikama doğru yol alıyorlar. Yer yer etkileyici ve tüyler ürpertici bir deneyime dönüşebiliyor.

Antigone: Yer yer stilize anlatıma kapılar açan film, günümüzün gençliğinin de nabzını tutuyor. Sofokles’in eserini göçmenlik konusuyla muhteşem bir şekilde harmanlayarak önümüze çağdaş bir gerçeklik sunuyor. Acının içinden çıkıp bizi teslimiyetin esaretine sürüklüyor. Etkilenmemek elde değil diyebiliriz. Antigone’un yüreği, belki de tüm dünyayı değiştirmeye yeter sloganıyla ana karakterinin yaklaşımı mükemmel bir şekilde yansıtıyor. Boğazınıza oturan bir yumru gibi içimizi paramparça ediyor. “Kimin için ve neden çabalıyoruz”u sorgulatıyor. Nahema Ricci harika! Bürokrasinin engelleri, sevginin gücünün yanında ne yapabilir ki?

Identifying Features: Selanik Film Festivali’nden ödülle dönen yapım, bir annenin koca yüreğiyle oğlunu arayış sürecini tüm sancılarıyla aktarmaya çalışıyor. Meksika sınır hattındaki gerilim ve insan hakları ihlalleri filmi çarpıcı kılıyor. Yanan alevlerin içinde kayboluşu içimizde hissediyoruz. Ana karakterinin bürokratik engelleri aşarak bir cevap araması, belki de sonuçtan çok bilinmezliğin aydınlanması açısından filmin temel direği konumuna ulaşıyor. Çarpıcı bir film olmasının yanında, tüm dünyadaki faili meçhul olaylarına benzerliğiyle, aslında tüm dünyadaki adaletsizliği gözler önüne seriyor.

Made in Bangladesh: İyi niyetli bir emekçi kadın direnişi filmi olarak basitçe özetleyebiliriz.  Kapitalizmin ve erkeklerin sömürdüğü sisteme karşı sendikalaşmanın önemine vurgu yapan film, en sonunda ne yaparsanız yapın yalnızsınız mesajını veriyor. Ancak oyunculuklar ve yönetmenlik anlamında epey amatör bir çalışma ortaya çıkmış. Bu sebeple de anlatmak istediği hikayeyi olabildiğince çiğ ve tekrarlara düşerek yapıyor. Bu sebeple de verdiği mesajın ağırlığının altında ezilen bir ortaya çıkmış.

The Forgotten: Ukrayna’da özerk ilan edilen bölgede neler dönüyor sorusuna yanıt arayan Zabuti, yalanlarla dolu bir coğrafyada tahammül sınırlarını test ediyor. Yozlaşan polisler, askerler, tek tek silinmeye çalışılan bir tarih ve kadın istismarı tüm rahatsız edici detaylarıyla karşımızda yerini alıyor. Rusya ve Ukrayna arasında kalan insanların çaresizliği ve inançlarına karşın piyon gibi dış güçler tarafından kullanılmaları filmin alt metnini oluşturuyor. Rahatsız edici kimi sahnelerden dolayı film herkes için olmayabilir. Lakin politik çıkmazların ardındaki çıkarcılık, belki de bu görüntülerden daha rahatsız edici bir yozlaşmayı ortaya koyuyor.

Tantas Almas: Yalın bir hikaye anlatımı tercih eden yapım, bir adamın son görev olarak bellediği defin işlemini şiirsel görsel yapısıyla desteklemiş. Resim karelerinden ayırt edemediğimiz kadrajlar tek başına etkileyici olsa da, hikaye anlatımı bakımından kopuk denilebilir. Filmin verdiği mesaj belli ki önplanda tutulmuş. Bu sebeple de amatör oyuncu performanslarıyla beraber temposu düşük bir seyir planı ortaya çıkmış. İyi niyetli ama tatmin edicilikten uzak bir deneyim diyebiliriz.

Tengo Miedo Torero: Pinochet diktatörlüğündeki Şili’de Drag Queen olmak ve bir yandan da hayatta kalmaya çalışmakla ilgili ilginç bir film ortaya çıkmış. Bunca zorluk yokmuş gibi bir de isyan eden halkın protestoları arasında, devrimcilerden birine aşık olmak tam bir karmaşa değildir de nedir? “Aurora” filmiyle hatırladığımız Rodrigo Sepulveda bu sefer bize güçlü bir karakter profili sunuyor. Kendine has üslubuyla bir ayakta kalma öyküsü sunulurken, tek karakterin sırtına onca yük bindirilerek performansı parlatılıyor. Filmin sanat yönetimi adına sade ama dönemi yakalamak amaçlı iyi iş çıkartıldığını söyleyebilirim.  Yönetmen son derece kontrollü kadrajlarıyla sinematografik anlar yakalıyor. Alfredo Castro yine mükemmel bir oyuncu performansı sunuyor. Filmi izlerken oyuncunun karakterine o kadar kendimizi kaptırıyoruz ki, oyuncuyu alkışlamadan filmden çıkamıyoruz. Filmin adının festivalde izlediğimiz diğer bir film gibi bir şarkı kaynaklı ortaya çıktığını da belirtmek gerekiyor.

kategori:
seçki

ilgili