İstanbul Film Festivali Online Gösterimler – Kasım Seçkisi Değerlendirmesi

Haktan Kaan İçel, İstanbul Film Festivali kapsamında devam eden online gösterimlerden "Kasım Seçkisi" filmlerini kısa kısa değerlendirdi.

İstanbul Film Festivali Online Gösterimler – Kasım Seçkisi

Bu yıl her ay film seçkileriyle bizleri filmsiz bırakmayan İstanbul Film Festivali kasım ayında yine birbirinden ilginç filmlerle bizleri karşıladı.

Kitoboy: Yokluğun ortasında saf hayallerin esiri olmak üzerine yer yer gülümseten, yer yer de karakterin hareketleri üzerinden saç baş yoldurtan bir büyüme hikayesi bize sunuluyor. Çok fazla bahsi geçmeyen bir coğrafyadan bakan bakış açısı filme otantik bir çekicilik katmış. Ana karakterimizin hayaller içinde kayboluşu, Sibirya’nın yoklukta gibi hissettiren doğasıyla doğru orantılı olarak ruhunuza işliyor. Henüz kirlenmemiş ve ilkel düşünce yapısının kirli dünyaları hayal ederken, kendini kirletmeye çalışması filmin odak noktası oluyordu. Büyüme hikayesi olarak bakarsak ortalama bir işe imza attığı söylenebilir.

The Mafia Is No Longer What It Used to Be: Belgesel olarak süresinin çok uzadığını düşünsem de ilginç bir noktaya temas ediyor. Mafya babalarının ölümlerinden 25 yıl geçmesine rağmen yöre halkı, mafyanın isimlerini ağızlarına dahi almaktan korkuyorlar. Nesilden nesle geçen nefret ile korku arasında kalmışlar. Bu bağlamda enteresan bir iş olduğu düşünülebilir. Belgeselin neşeli yapısı, hikayesindeki kanlı geçmişe göre ters orantılı tasarlnarak ironiyi yakalamaya çalışmışlar. Napoli’ye ilgi duyan herkesin bu belgeseli izlemesini tavsiye ederim. Aksi takdirde yerel özellikleri yüzünden çok ilgi görmeyebilir.

Una ventana al mar: Yaşamının içinde sıkışmış hasta bir kadın, son bir tatile çıkarak özgürleşmek ister. Harika doğal manzaralar, doğru kadrajlar ama bu kadar klişe bir senaryoya gerek var mıydı? Diğerlerinden farklı olan herhangi bir hamlesi olmadığı gibi, merak unsuru da etrafa serpmiyor. Sıradan bir romatik dram olarak adlandırır yeridir. Karakterin motivasyonu, diğer insanlar üzerinde pek etki yaratmıyor. Yenilikçi olmaması filmin cazibe merkezi olamaması vesile oluyor. Film başrol oyuncusu Emma Suarez olmasaydı, bu filmin adını bile duymayabilirdik. Yunanistan turizm reklamı gibi bir filme dönüşmüş.

Muscle: Hayattan ne isteriz, bizi ne mutlu eder? Güç? Arkadaşlık? Ya da sadece rutine bağlı kalmak… Muscle ana karakterimizin vahşi dışavurumunu, tüm rahatsız ediciliğiyle tasvir ediyor. Kışkırtıcı olduğu kadar, cüretkar ve rahatsız edici diyebiliriz. Neonsuz, renksiz Gaspar Noe kafası parti sahneleri ve tiksindirici boyutta testosteronu gözümüze sokan irkiltici siyah beyaz sinematografi çalışmasıyla uzun zamandır görmediğim aykırılıkta bir İngiliz filmi diyebilirim. Filmin oyuncularının iticiliğini bir yana koyarsak, benlik ve kimlik sorunlarıyla yepyeni bir isyan filmi denilebilir.

Aznavour by Charles: Charles Aznavour’un yıllarca biriktirdiği arşiv görüntülerinden oluşturulan ve bir metnin üstüne dizilen bu video art çalışması, zamanın ruhunu yakalamak için ilginç bir deneyim oluyor. Dünyanın her yerinden görüntülerin yer aldığı filmde, bir şarkıcının sanatına dair, ilişkilerine dair bir anlatı söz konusu oluyor. Bir yandan görüntülerin peliküllere dizilen büyücü görselliği, öte yandan bir hayatın zaman içinde değişimlerini deneyimliyorsunuz. Belki çok şaşalı bir iş değil ama deneysel bir biyografi çalışması olarak kurgucunun elini öpmek gerektiğini düşünüyorum.

Defunct: Zamanın külleri bize sadece geçmişin izlerini gösterir. O döneme ait olmadığımız ama deneyimleme isteğimizin olduğu bir histir. Defunct da işte bu duygudan yola çıkarak rekabetçi iş hayatından sıyrılıp boş boş geçirdiğimiz çocukluğumuzun yazlık tatil günlerine bizi götürüyor. Ana karakterinin başarıya odaklı hayat tarzını ve hayallerini gerçekleştirememesini izliyoruz. Zaten filmin genel amacının da ana karakterden çok, dedesinin geçmişi olduğunu fark ediyoruz. Yine toplumsal baskının insanlar üzerindeki etkisinin cinsel fobi şeklinde hayatları kısıtladığını keşfediyoruz. Dünyanın neresinde olursa olsun maço bakış açılarının yörelttiği yaşamlar konusunda pek de yenilikçi olmayan tarzda orta şekerli bir formül filminde kendimizi buluyoruz.

Golden Voices: İsrail’den son derece özgün bir kara mizah hikayesi karşımıza sunuluyor. Bir yandan bizi 90’lara götüren hikaye, öte yandan düşündürüyor. Filmdeki iki ana karakterin sudan çıkmış balık gibi hayata yeniden başlama gayreti ve ses sanatçısı olmanın farklı kapıları açabileceği gerçeği filmin konusunu daha çekici kılıyor. Maria Belkin filmde döktürmüş. Olağanüstü ses kontrolü takdiri hak ediyor. Göçmenlik mevzusuna farklı bir açıdan yaklaşması, ülkemizdeki mültecilerle ilgili Suriye meselesini de hatırlatmıyor değil. Sovyetler dağılınca İsrail’e iltica eden yahudilerin yaşadıkları durumlardan mizah üreterek film seyirciyi tavlıyor. Sonuç olarak yeni bir yaşama adapte olmayan bir evli çiftin ilişkisini merkezine alıyor.

Lessons of Love: Lessons of Love kırsal hayatına aşık olmakla ilgili bir film olarak kısaca özetlenebilir. Şehrin kirli, insanı yoran ve aşağılayıcı tavrı, ruhunu özgür kılmak isteyen her birey için basık bir kabusa dönüşebilir. Ana karakterimiz deneyimlerle ne istediğini keşfetmeye çalışıyor. Bir egzotik dansıyla ilişki kurarak kendini keşfetmeye çalışan ana karakterimizin hayatına dair kısa kesitlerle dahil olmak, bizi pek de şaşırtmayan sıradan hikayenin içinde sıkılmamıza neden oluyor. Küçük ve ortalama bir iş dersek yalan söylemeyiz.

Old Man Cartoon Movie: Süt manyağı köylülere dair ve köy yaşantısına dair sinir bozucu ve mizah duygusu çürümüş bir stop-motion animasyon izliyoruz. Sürekli çocukların gülebileceği fiziksel espriler ve çocukların anlayamacağı metafizik, kimya ve kuantum üzerine farklı teorilerle ilerliyoruz. Estonya masalları ve kuzey mitlerini kullanarak kendince farklı bir dünya yaratsa da, film içeriğindeki kaosun kurbanı oluyor. Karman çorman bir hikayede filmi toparlayamadan sonlandırıyor. Maalesef çok zayıf bir iş olarak seçkinin dibinde yer alıyor.

Ivana the Terrible: Ivana Mladenovic’in son derece kişisel hikayesinden sinemaya aktardığı yaz dönemi, günlük dünyanın sıradan anlarını, depresif bir kadının hafızasından aktarıyor. Feminist bakış açıları, Romanya ile Sırbistan arasındaki kültürel ortaklık ve belgesele yakın bir anlatım tercih edilmesinin filmi farklı kılmaya yetmediğini söyleyebiliriz. Yer yer eğlenceli doneler yakalansa da, bütüne baktığımızda kendine has bir karakterin sayıklamalarını izliyoruz. Yakalanan anlar yeterli gelmiyor.

kategori:
seçki

ilgili