It Comes at Night: Nothing Comes at Night

Yılın şişirilmiş gerilimi üzerine...

İlk filmi Krisha‘yla bolca övülen senarist-yönetmen Trey Edward Shults bu filminden hemen sonra It Comes at Night filmini çekti. Başrollerini Joel Edgerton, Carmen Ejogo, Christopher Abbott, Riley Keough ve Kelvin Harrison’ın üstlendiği film bazı yerlerde geçtiği gibi korku değil, daha çok psikolojik gerilim filmi. Neden korku olarak pazarlandığını bilemiyoruz ama 97 dakikalık sürede yönetmen bir kez bile korkutmaya çalışmıyor. Bunun yerine son zamanlarda övülen The Witch ve It Follows gibi filmlerde olduğu gibi atmosferiyle germeye ve dışarıdaki tehlikelerden çok insanın acımasızlığına ve paranoyaklığına odaklanmayı tercih ediyor. Fakat bunu başarabildiğini söylemek güç.

(Yazının sonrası spoiler içerir.)

Film salgının ortaya çıktığı bir dönemde geçiyor. Bu salgın insanları zombi gibi bir şeylere dönüştürüyor olsa gerek ki Paul filmin başında babasını vurup ardından yakıyor. Yönetmen bu salgına zerre ilgi göstermiyor. Yani salgın neden ortaya çıkmış, insanları neye dönüştürüyor, dış dünyada neler olmuş, ne kadar zamandır bu salgın sürüyor gibi onlarca sorumuzu yanıtlamakla uğraşmıyor. Belli ki Shults gizemi amaçlamış. Lakin karakterlerin bu salgın hakkında konuşmamaları, sanki normal bir dönemde yaşıyorlarmış gibi bambaşka konulardan konuşmaları göze batabiliyor. Öte yandan sadece salgına değil, pek çok olaya dair sorularımız da yanıtsız kalıyor, üstüne mantıksız sahneler de yok değil.

Mantıksız sahneye örnek: Paul (Edgerton) evine girmeye çalışan Will’i (Abbott) ağaca bağlayıp dışarıda 1-2 gece bırakır. Ama Will’e hiçbir şey olmaz. Film daha adından başlayıp dışarıdaki tehlikeye dikkat çekerken Will’e hiçbir şeyin olmaması, ama daha sonra kaybolan köpeği hasta olarak dönmesi de göze batıyor. Paul, Will’in hasta (zombi diyelim) olmadığını fark ettiğinde Will’in ailesini almak için Will’le birlikte yola çıkar, 10 km sonra iki kişi Paul’a saldırır. Saldırma nedenlerini öğrenemiyoruz ya da ormanda başka kişilerin olup olmadığını. Belki de amaç ekşın/heyecan katmaktır. Finale dek fazla bir şey olmaz. Ara ara gerilimli konuşmalar olur, ama o kadar. Finalde gene sorularımız yanıtlanmaz: Will’in çocuğu hasta mıydı yoksa Paul’un paranoyaklığı yüzünden hasta olduğunu düşündü, Paul neden aileyi öldürdü, Paul neden böyle birisi, dış dünyadan kendisini soyutladığı için mi manyaklaştı, neden sorgulamadan öldürüyor, ailenin gitmesine neden izin vermedi, salgın nasıl yayılıyor? Ya da dış kapının sadece bir anahtarı olduğu halde kapı nasıl açılabildi? Bu soruları hiç düşünmeyin, çünkü yanıtları yok.

Gizemli bir film yapmak başka, mühim soruları yanıtsız bırakıp öyküye zarar vermek başka. Shults ikincisini yapmış. Hiçbir soruyu yanıtlamadığı gibi karakterleri de yeteri kadar derinleştiremiyor, gerilimi de film boyunca besleyemiyor. Öte yandan insanlığın vahşiliğini, izolasyon yüzünden kafayı sıyırmasını da gayet klişe sekanslarla işliyor. Filmde özgün hiçbir şey yok, gerilim pek yok, sorulara yanıt yok, mantıksız sahneler çok. Filmin adı It Comes at Night ama geceleyin dışarıdan pek bir şey gelmiyor, sevgili Will belirttiğim gibi ağaca bağlı şekilde bir ya da iki gece geçiriyor ama ona hiçbir şey olmuyor. Bir de hepsinin üstüne aynı sahnelerin tekrarlanıp durması can sıkıyor. Çok iyi eleştiriler alan The Witch bu filmden daha iyiydi ve benzer temaları daha iyi işlemişti. Hatırlanırsa The Witch de ormanda geçiyor, ormandan gelen tehlikelere ve bu tehlikeler yüzünden ebeveynlerin psikolojilerinin bozulmasına odaklanıyordu. Ama The Witch daha gerilimli, daha çarpıcı ve etkileyiciydi. It Comes at Night çoğu konuda başarısız bir film olmuş.

kategori:
izlenim

ilgili