Joker: Uçtu, uçtu*!

Aklımı, tutamadım, kafatasımda!!!

Türkiye’de her gün yaşadığımız ve artık sıradanlaşan birçok olay, yabancı birinin ağzını hayretten açık bıraktıracak cinsten. Çoğumuz için bu ülkede yaşayıp da akıl sağlığını koruyabilmek büyük meziyet. Bizi delirmekten alıkoyan adeta pamuk ipliklerine bağlı beynimiz, aklımız.
Peki ya bu pamuk iplikleri koparsa?

İşte Joker, bir insanda bu pamuk ipliklerinin nasıl teker teker koptuğunu anlatıyor bize.

Detaya inmeden şunu belirtmekte fayda var. Bu bir Batman filmi değil. Bu bir süper kahraman ya da süper kötü filmi de değil. Bu tarz beklenti içinde olanlar büyük hayal kırıklığı yaşayabilirler.

NOT: Aşağıdaki yazı vizyondaki Joker (2019) filmine dair çok sayıda “spoiler” içerdiğinden (ne “spoiler”i, tüm filmi anlattım) filmi izleyenlerin okumasını tavsiye ediyorum. Yine de okursanız siz bilirsiniz.

Arthur Fleck’le tanışın

Arthur Fleck (Joaquin Phoenix), 40’ına merdiven dayamış, annesiyle yaşayan, hayata neşe ve mutluluk için geldiğine inanan (ya da annesi tarafından buna inandırılmış), durduk yere gülme hastalığından mustarip, psikolojik rahatsızlığı nedeniyle sosyal güvenlik kapsamında bir danışmanla görüşen, çeşitli organizasyonlarda palyaçoluk yapan ve her şeyden önemlisi stand-up komedi yapma hayaline sahip sıradan biri. Bir gün işler Arthur için ters gitmeye başlıyor ve her şey ardı ardına geliyor. Zaten hep öyle olmaz mı?

Önce kiralandığı dükkanın önünde tabela tutarken birkaç serseri çocuk tabelasını çalıyor. Bir kovalamacının ardından çocuklar tarafından dövülüyor, tabela kafasında kırılıyor. Bu yetmezmiş gibi patronu tarafından çalıştığı yeri terk etmekle ve tabelayı çalmakla itham ediliyor. İş arkadaşı Randall’ın (Glenn Fleshler) kendisini koruması için verdiği tabancayı çocuk hastanesinde gösteri yaparken düşürünce Randall’ın da iftirasıyla işinden oluyor. Belediyenin, bütçe kesintisi nedeniyle danışmanların işine son vermesiyle de ilaçlarını alamaz hale geliyor. Bu arada metroda üç tane zengin züppe kendisine sataşınca film kopuyor ve Arthur üçünü de öldürüyor. Tüm bunların ortasında yalnız yaşayan bir anne olan komşusu Sophie ile de (Zazie Beetz) romantik bir şeyler yaşamaya başlıyor.

Arthur’un acıları daha da devam edecek ama tam bu noktada Gotham’ın içinde bulunduğu durumdan biraz bahsetmek gerek. Şehre tam anlamıyla bir kaos hakim. Çöpler, işçilerin grevi nedeniyle dağ olmuş, şehri dev sıçanlar basmış. İnsanlar patladı patlayacak vaziyete gelmiş. Ve herkesin aklında şehri kurtarabilecek tek isim var: Thomas Wayne (Brett Cullen)
İsim tanıdık geldi mi? Evet, doğru bildiniz. Batman, nam-ı diğer Bruce Wayne’nin babası kendisi.

Thomas Wayne, söylentiye göre bir palyaço tarafından işlenen metro cinayetleri hakkında konuşurken “alt sınıf” insanları palyaço olmakla suçluyor ve bu da zenginler ve öfkeli halk arasındaki uçurumu derinleştiriyor, kimliği hatta varlığı bile meçhul “palyaço katil” yavaş yavaş bir sembole dönüşmeye başlıyor. (Burada V for Vendetta’ya bir selam çakalım.)

Aynı zamanda Arthur’un annesi Penny’nin de (Frances Conroy) yıllar önceki patronu Thomas Wayne.

Penny’nin, Thomas Wayne’ye mektup yazıp durduğunu anlıyoruz. Ve asla bir cevap gelmediğini de. Bir gün annesinin son yazdığı mektubu açası tutuyor Arthur’un ve Thomas Wayne’nin babası olduğunu öğreniyor! (Bu noktada bana bunu spoiler olarak yazan hınzır kuzenime şükranlarımı sunuyorum! Hınzır kısmına sonra değineceğim.)

Babasıyla yüzleşmek için Wayne Malikanesi’ne giden Arthur, bu arzusunu gerçekleştiremese de genç Bruce’la (ve Alfred’le) tanışıyor. Alfred’le yaşadıkları ufak arbede sonrası kaçıyor. Yine de babasıyla konuşabilmek için bir davete sızıyor ve orada Thomas Wayne kendisine babası olmadığını, hatta kendisinin evlatlık ve annesinin de bir akıl hastası olduğunu söylemesiyle çılgına dönüyor. İnkar içinde orayı terk ediyor. Thomas Wayne’den yediği yumruk da cabası. (İşte kuzenin hınzırlığı!)

Bu arada cinayet soruşturması için iki dedektifin Fleck’e ulaştığını ve annesini sorguladıkları sırada Penny’nin aşırı heyecanlanıp hastaneye kaldırıldığını öğreniyoruz.

Fakat Thomas Wayne ile yaptığı konuşma içine bir kurt düşürüyor ve Arkham Akıl Hastanesi’nde 30 küsur yıl öncesinin kayıtları sayesinde Thomas Wayne’nin doğruyu söylediğini öğreniyor. Bardağı taşıran son damlalardan biri bu oluyor. Sophie’nin evine izinsiz giriyor ve korkan Sophie onu evden kovuyor. Nihayet annesini yastıkla boğmak suretiyle öldürüyor Arthur.

Tüm bunlar olurken Arthur’un stand-up komedi hayaliyle ilgili gelişmeler de oluyor, bunları özellikle sona sakladım. Öncelikle bir idolü var Arthur’un: Talk-show sunucusu Murray Franklin (Robert de Niro) Arthur, annesiyle birlikte Franklin’in programının sıkı bir hayranı ve programa katıldığı gündüz düşleri kuruyor. Sophie’yi de davet ettiği bir açık mikrofon gecesinde sahneye çıkıyor ve burada sürekli gülme hastalığının pençesinde, hiç de komik olmayan ama kendisine göre “komik” espriler yapıyor ve Franklin, bu utanç verici anların videosunu canlı yayında seyircisiyle paylaşıyor. Arthur bir anlığına da olsa Franklin’in şovunda kendisini gördüğüne mutlu olsa da insanların kendisiyle alay ettiğini anlıyor ve mutluluğu öfkeye dönüşüyor.

Böylelikle işsiz, sağlıksız, sevgilisiz, ilaçsız, hayalsiz, adam öldürmüş, kısaca hayatta tutunacak dalı kalmamış bir insana dönüşüyor. Yani kısaca en başta dediğim pamuk iplikleri teker teker kopmuş biri haline geliyor. Sonuç? Delilik elbette.

Franklin’in asistanından aldığı bir telefonla şaşırıyor. Videosuna seyircilerden gelen tepkiler üzerine Franklin’in kendisini programında konuk etmek istediğini öğreniyor ve daveti kabul ediyor. Hayatta hiçbir amacı kalmamış bir insan olarak Franklin’in programında son bir şakayla sükse yapmayı planlıyor. Şaka: Canlı yayında intihar etmek!

Programın yayınlanacağı gün, programa hazırlandığı sırada annesinin ölümü üzerine başsağlığına eski iş arkadaşları Randall ve cüce Gary (Leigh Gill) geliyor. Randall’ı vahşice öldüren Arthur, kendisine her zaman iyi davranan Gary’i ise bağışlıyor ve evden gönderiyor.
Programa çıkmak üzere evinden çıkan Arthur, peşindeki dedektiflerden kaçıyor ve kovalamacanın ardından kendini metroda buluyor. Keza dedektifler de. Ancak metro “katil palyaço” dolu çünkü halkın öfkesi isyana dönüşmek üzere ve insanlar yöneticileri protesto etmeye bu sembolle gidiyorlar. Burada dedektiflerden biri yanlışlıkla bir insanı öldürünce linç ediliyorlar, Arthur da ellerinden kaçıyor.
Franklin’in şovu öncesi idolüyle tanışan Arthur, palyaço makyajının politik bir sembol olmadığını, amacının insanları gülümsetmek olduğunu söylüyor ve Franklin’den bir ricada bulunuyor: “Ben Joker (Şakacı) olarak tanıtır mısın?” Bunun nedeni olarak da Franklin’in kendi videosunu oynatırken kendisinden bu şekilde bahsetmesi.

Sonunda Franklin’in şovunda konuk olmayı başaran Arthur burada ölen gençleri öldürdüğünü itiraf ediyor ve insanların başkalarına saygısı kalmadığından bahsediyor. Franklin’le tartışan Arthur son bir şaka için silahını çıkartıyor ve…
Franklin’i canlı yayında öldürüyor!

Hali hazırda yaşanan infialle birlikte bu olay, Arthur’un Joker’e dönüşümünü tamamlıyor ve Joker kitlelerin peşinden koşabileceği bir sembol haline dönüşüyor. Polis tarafından yakalansa da sokaklarda ayaklanmış insanlar onu kurtarıyor.

Sınıf çatışması, ayaklanma sırasında palyaço maskeli birinin bir arka sokakta Thomas Wayne ve eşi Martha’yı Bruce’nin gözleri önünde öldürmesiyle doruğa ulaşıyor. Bundan sonrasını filmde görmesek de biliyoruz ki Batman’ı Batman yapan, Bruce Wayne’i Batman’a çeviren olay bu.
Son sahnede ise Arthur’u bir akıl hastanesinde görüyoruz. Burada bize konuştuğu doktoru öldürdüğü izlenimi veriliyor ama esas soru şu: Arthur oraya nasıl düştü? Daha da önemlisi yaşanan her şey gerçek miydi?

Kim ulan bu Joker?

Son 20 yıldır Hollywood sinemasını çizgi roman uyarlamaları şekillendiriyor. Joker de bu furyanın uzantısı gibi görünse de aslında değil. Başta da dedim, bu bir süper kahraman ya da süper kötü filmi değil. Ama elbette sinema ve çizgi roman denince Darth Vader ve Hannibal Lecter ile birlikte akla gelen “en sevilen kötü”lerden Joker.

Joker’in gerçekte kim olduğu ve nasıl o hale geldiği bilinmez. Tim Burton, Joker’i Jack Nicholson’u kimyasal dolu bir tanka düşürmek suretiyle oluşturmuşsa da kesin bir “orijin”i yoktur Joker’in. (Gotham dizisi de benzer bir yolu izlemiştir bu arada.) Film, bir adamın nasıl Joker olabileceğine dair bir öneri getirmiş ve bence bunu da çok iyi yapmış.

Film boyunca Arthur Fleck olarak bildiğimiz kişinin aslında evlatlık olduğunu öğrenmesi kendisini bir anda kimliksiz yani Joker’in bildiğimiz bir özelliğine sahip biri haline dönüştürüyor. Bu çok güzel bir ayrıntı. (Bunu filmi izlerken düşünmüştüm, ekşi sözlük’te filmle ilgili yazılanlarda da bu ayrıntıyı yakalayanlar olmuş.)

Arthur’un insanı ve izleyeni rahatsız eden gülüşünün bir rahatsızlık olması, bunun sonucu yaşadıkları ve Joker’e dönüşümündeki payı bence çok acı vericiydi. Arthur güldükçe benim içim acıdı adeta. Ve bu da Joker’le özdeşleştirebileceğimiz bir özellik. Ani ve nedensiz kahkahalar.

Yine ani öfke patlamaları da Joker’i Joker yapan özelliklerinden biri. Bunu da gözlemleyebildik.

Joker’in bir suç dehası olup insanları peşinden sürükleyebilmesi konusunda ise biraz muallaktayım açıkçası. Sembole dönüşmesiyle kitleleri peşinden nasıl koşturabildiğine dair bir ipucu verilmişse de dehaya dair bir şey göremedik (mi acaba?) Son sahneyi bu anlamda değerlendirirsek izlediğimiz her şey Arthur’un değil de akıl hastanesindeki Joker’in uydurması olmasın sakın? Gerçeğin farklı bir versiyonu yani. Ya da koca bir yalan. Burası belki seyirciye bırakılmış belki de ben çok uç düşünüyorum ama ben böyle düşünmek isterim.

Joaquin Phoenix’in çıkardığı iş, oyunculuk tek kelimeyle olağanüstü. Oscar’a uzanır mı, uzanmaz mı bilinmez ama güçlü bir aday olacağı kesin. Üstelik bunu, merhum Heath Ledger’in The Dark Knight’ta hayat verdiği Joker ile kıyaslanma riski çok yüksekken başarması takdire şayan. Bu arada filmin de böyle bir iddiası yok zaten.

Heath Ledger ve The Dark Knight’taki Joker’den bahsetmişken Jaoquin Phoenix’in Joker’i (ya da Arthur’u) zaman zaman Ledger’in Joker’ini anımsattı. (Ayrıca kimi sahnelerde çizgi filmlerdeki Joker’leri de anımsatmıştı, bu da ekşi sözlük’te dile getirilmiş.) Buradan Phoenix’in Ledger’a öykündüğü ya da o Joker’den esinlendiği anlamı çıkmasın. Özellikle birkaç sahne seyirciye “Aynı Ledger’in Joker’i” dedirtiyor ve bence bu karakterin tutarlılığını gösteriyor. Gerçi iki filmin, iki Joker’in birbiriyle bir alakası ya da bağı yok. The Dark Knight’ta Joker yüzündeki yaraları nasıl aldığını anlatırken babasından bahsediyor ama burada ne yara var ne baba. Arthur babasının kim olduğunu bilmiyor bile. “Her iki Joker de birbirinin uzantısıdır, kronik yalancı birinin anlattığına mı inanıyorsun?” da denebilir elbette, takdir sizin.

Filmde kullanılan müzikler ve şarkılar da harika. Seçilen şarkıların sözleri filmle uyum içinde. Frank Sinatra ağırlıklı şarkılar (That’s Life, Send in the Clowns…) insanın aklına ister istemez New York’u getiriyor ve kullanılan mekanların da etkisiyle hayali Gotham bir nevi New York oluyor, bu da filmi, olduğundan daha “Amerikan” hale getiriyor. Bu arada filmde (ve filmin fragmanında) kullanılan şarkı olan Smile’nin bestesi, Charlie Chaplin’e ait ve melodi bir sinema klasiği olan Modern Times’da geçiyor. Filmde hem Chaplin’e hem de bu filme yapılan bir saygı duruşu da mevcut.

Bir alt kültür olan çizgi romanlara, buradan uyarlanan filmlere burun kıvıranlara, geçtiğimiz yıllardaki Logan ile beraber verilmiş en güzel cevaplardan biri olmuş Joker. Kesinlikle izlenmeyi (hem de birden çok defa) hak ediyor. Sinemayı seviyor ya da çizgi romanlara ilgi duyuyorsanız (ya da ikisi birden) kaçırmamanız gereken bir film.

(*) Bulutsuzluk Özlemi’nin güzel bir şarkısıdır kendisi. Şarkıda şöyle geçer: Aklımı tutamadım kafatasımda, uçtu uçtu!

kategori:
izlenim

ilgili