bakınız

Hüzünlü Şişko ve Annesi (*)

| 2 Yorum

karanliktakiler-meral-cetinkaya.jpg

Bir film hakkında ikilemde kaldığım çok olmamıştır; sinemadan çıktığım ilk birkaç dakikada kararımı vermiş olurum. Ancak Karanlıktakiler, hakkında bir türlü karar veremediğim bir film olarak karşıma çıktı. Gelin sizi de kararsızlığıma ortak edeyim.

Öncelikle film Çağan Irmak’ın son iki filminden oldukça farklı. Babam ve Oğlum ve Issız Adam konu itibari ile bir çok insanla çakışan filmlerdi. Bir başka deyişle filme gelen izleyici kendisini filmdeki ana karakterlerden birinin yerine koyabiliyordu. Çocuğundan erken yaşta ayrılmak zorunda kalanlar, babasını erken yaşta kaybedenler, kendi iç karmaşaları yüzünden hayatının aşklarını elinden kaçıranlar… Oysa Karanlıktakiler’de izleyicinin kendisine yakın hissedebileceği bir karakter yok. Tam tersi gerçekten karanlıkta kalmış, pek görmek, bilmek istemediğimiz, bizim içimizi karatan karakterler var filmde. Egemen (Erdem Akakçe) mahallenin delisi diye rahatlıkla tabir edebileceğimiz Gülseren’in (Meral Çetinkaya) oğludur. Her sabah kaçık annesi tarafından takım elbise ve memur çantası ile evden uğurlanmakta, vapur ile karşıya geçip çalıştığı reklamcılık şirketine gitmekte, orada üstünü değiştirip office boy’luk yapmaktadır.

Filmin başlarında Egemen’in ne kadar mutsuz ve yalnız, Gülseren’in ise ne kadar çekilmez ve kaçık olduğuna sıklıkla tanık oluruz. Ancak tanık olduğumuz sahneler sürekli kendini tekrarlıyorlar; Egemen hep aynı kişilerden aynı lafları duyuyor, Gülseren hep aynı çocuklar tarafından aynı şekilde rahatsız ediliyor. Dolayısıyla seyircide “zaten ilk seferinde anlamıştık, ne gereği vardı bu sahnenin tekrarına?” sorusu uyanıyor. Bir başka deyişle Çağan Irmak seyircisini filmin psikolojisine gerçekten canını sıkarak sokuyor.

Bir miktar da Umay (Derya Alabora) karakterine dikkatimizi çevirmekte fayda var; Umay eşinden boşanmış, başarılı bir reklamcıdır ve Egemen’in çalıştığı ajansın sahibidir. Mustafa Hakkındaki Herşey’deki Fikret Kuşkan’ın oyandığı Mustafa karakterinin aksine reklamcılıkta başarılı olmasına rağmen hala insancıl kalabilmiştir. Egemen’in saflığını ve çalışkanlığı takdir etmekte, onu ezmeden, rencide etmeden yönetmektedir. Oysa diğer çalışanlarına karşı o kadar da ılıman olmadığını, işi uzatan bir yönetmenini fırçalarken görürüz.

İşte bu uzun karakterleri ve durumu tanıtma faslından sonra yönetmen, izleyiciyi ters köşe yapmak için sürekli ‘ters manyeller’ verip durmaya başlar. Örneğin Egemen’in ne kadar saf ve temiz olduğunu düşündüğümüz bir anda Umay’a olan tuhaf tutkusunu öğreniriz. Umay’ın boş iskemlesine sarılarak sapıkça bir yüz ifadesi ile içine çekmektedir kadının artakalan kokusunu. Ya da film psikolojik dram merkezli ilerleyecekken Gülseren’in gözünden tuhaf şeylerin yansımasını görürüz. Çağan Irmak’ın Kâbuslar Evi geçmişini bilenler bu noktada “Acaba paranormal bir boyuta mı geçecek film?” diye düşünmekten kendilerini alamazlar. Oysa bu da sadece bir şaşırtmadır.

Tersköşe hareketlerinden sonra sonuç bölümüne yaklaşılmaya başlanır. Egemen’in annesinden çektiklerine beyazperdenin karşısında dayanamazken bir darbe de Umay’dan gelir. Çok saf bir şekilde ve çok tuhaf bir anda duygularını Umay ile paylaşan Egemen, sevdiği kadın tarafından polis çağırmakla tehdit edilir. Bunun üzerine Egemen gemilerini yakar, kendisine oldukça pahalıya patlayan bir arayış sonunda bir miktar “ot” bulur, bakkaldan en pahalı şarabı satın alır, fiyakalı kıyafetler giyinir ve annesine dört dörtlük bir akşam yemeği hazırlar. İzleyicilerin çoğu yemek sonrası bir şekilde Egemen’in annesini öldürmeyi planladığını düşünür. Çünkü açıkcası Egemen’in film boyunca geldiği nokta bu eylemi -neredeyse- her seyircinin gözü önünde meşrulaştırmıştır. Yemekler yenir, cigaralar içilir. Sonra -tam da filmin az ama öz konuşan bekçi karakterinin de dediği gibi- önce neşelenirler, sonra unutmaya çalıştıklarını hatırlarlar. İşte bu noktada izleyici iyice sersemletilip, iyice hırpalanır. Film boyunca etrafındakilere bir yük, bir eziyet olmaktan başka bir işe yaramayan Gülseren’in nasıl bir olay sonunda bir kaçık haline geldiğini öğreniriz. Gülseren henüz genç kız iken, mahallenin göbeğinden kaçırılır ve günlerce tecavüze uğrar. Bu sahnelerin de yine aynı yıldırma tekniği ile rahatsız etmek için çekildiğini belirtmekte fayda var. Kamera çok akıllı bir şekilde Gülseren’in gözünden kullanıldığı için seyirci tecavüze uğradığını hisseder defalarca… “O kadar da acımazsız” (!) olmayan tecavüzcü günler sonra Gülseren’i serbest bırakır. Ailesine dönen kız geçirdiği şok yüzünden konuşamamaktadır. Zaman içerisinde kızın tecavüzcüsünden hamile kaldığı ortaya çıkar. Parayla tutulmuş bir damat bulunur, düzmece bir nikâh kıyılır, yeni bir mahalleye taşınılır ve birkaç ay sonra düzmece baba evden kaçmış gibi gösterilir. İşte tam bu anda afişteki sözleri duyarız Gülseren’in ağzından “Ölmek kolaydı ama sen vardın!”. Böylelikle filmin sonuna geldiğimizde karanlıkta örtbas edilenlerin neler olduğunu anlamış, neredeyse filmin başından beri sinirlerimizi geren, tepkimizi çeken Gülseren’e sempati beslemeye başlarız.

Öte yandan Egemen’in annesini öldürmeyi planladığını (belki de hem annesini hem kendini!) düşündüğümüz için tekrar tedirgin oluruz; sadece oğlu için tüm başına gelenlere rağmen yaşamayı seçen Gülseren, acaba oğlu tarafından mı öldürülecektir? Açıkçası film bu konuya tam bir cevap vermeden sona erer. Kimilerine göre annesini cigaranın getirdiği cesaret ile evden çıkarmayı başaran Egemen, intihar provası yaptığı yara gidip hem kendisini hem de annesini öldürecektir. Kimine göre ise Umay ile gidemediği uzaklara annesi ile gidecektir. Filmin sonunu tamamlama görevi izleyiciye bırakılır.

Gelelim başta da şikâyetçi olduğum kararsızlık durumlarıma; belli ki film bazı konulara değinmek, toplumun ikiyüzlülüğünü vurgulamak ve bunu yaparken de seyircisini durumdan rahatsız etmek amacı ile çekilmiş. Bu açıdan baktığımızda film amacına ulaşmış gibi gözüküyor. Ancak seyircisini biraz belden aşağıya vurarak ve hatta kolayına kaçarak rahatsız ediyor. Filmin ilk yarısında aynı detaylar o kadar çok tekrarlanıyor ki zaten bir sıkıntı havasına giriyorsunuz. Reklam şirketi ve şirketteki çoğu karakter öyküde sırıtıyor. Sekreter kızdan tutun da gece bekçisine kadar birçok karakter neredeyse filme hiçbir şey katmıyor. Pardon hakkını yemeyelim, ot’un ne işe yaradığını -çok klişe şekilde- bilge gece bekçisi anlatıyor Egemen’e! Derya Alabora her zamanki oyunculuk seviyesini tutturmuş olsa da derinlemesine tanıyamıyoruz Umay’ı. Egemen’in şalterini attıran son kişi olmaktan öteye geçemiyor bu ‘tip’ de. Öte yandan, bir noktadan sonra yönetmenin sağ gösterip sol vurması ile bir o yana bir bu yana savrulup duruyorsunuz. Sonuç olarak en afalladığınız anda Gülseren’in durumunu öğreniyorsunuz ve içinizdeki rahatsızlık hissi en üst seviyelere çıkıyor. Bu açılardan ele aldığınızda da film o kadar da başarılı gözükmüyor gözünüze. Ancak kısafilme yetebilecek bir senaryo -hatta anekdottan- koskoca bir film çekilmiş demekten alamıyorsunuz kendinizi. İki arada bir derede kalıyorsunuz yani…

Oyuncuların performansı ise hem sevindirici hem üzücü. Başrolde adı geçen oyuncuların hepsinin performansı ortalamanın üstünde, hatta Meral Çetinkaya unutulmaz bir performans sergiliyor. Ne yazık ki yan rollerdeki insanlar için aynı şeyi söyleyebilmek mümkün değil. Filmde kısa rolü olan birçok oyuncu rolüne ısınamamış gibi. Egemen’in teyzesinin eşinden, reklam ajansındaki birçok çalışana kadar bu durum aynı.

Anlayacağınız Çağan Irmak bu sefer bir miktar ezber bozuyor, daha önceki işlerine nazaran daha hassas bir konuya, tepki çekmek pahasına yaklaşıyor. Seyircisini rahatsız edip, karanlıktaki kirli çamaşırları ortaya dökmeye, kolların kırıldığında yenlerin ne pahasına içinde kaldığına dikkate çekmek istiyor. İstiyor istemesine de kurguda ve yöntemlerde bir miktar çuvallıyor. Bu esnada Meral Çetinkaya devreye giriyor ve filmin en izlenesi öğesini ortaya koyuyor.

—–

* http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=karanl%C4%B1ktakiler%2F%2316972321