Kaybettiklerimiz: Chris Marker

Sinema, kendini öne çıkarmayı fazla sevmeyen çok büyük ustalarından birini yitirdi....

Christian François Bouche-Villeneuve ismiyle 29 Temmuz 1921’de doğan, Chris Marker doğum yeri hakkında hikayeler uydurmayı seven bir kişiydi. Çeşitli kereler Moğolistan’da, bazen de Paris’te Belleville’de doğduğunu iddia etti. Geçmişini hep gizli tutan ve bu konudaki sorulara kafa karıştırıcı yanıtlar vererek hayatını kendine saklamayı tercih eden Marker davranışlarını “İzleyicilerim için benim filmlerimi bilmeleri yeterli. Gerisi önemsiz” sözleriyle açıklardı.

Marker’ın geçmişi hakkında kesin olan önemli bir gerçek (bu konuda da kafa karıştırırdı ama en azından başka insanların tanıklıklarından biliyoruz) İkinci Dünya Savaşı’nda yaptıklarıydı. O dönem Paris’te felsefe okuyan Marker işgal üzerine direniş hareketine katıldı ve önemli görevlerde bulundu.

Savaşın ardından gazeteciliğe başladı. Bu meslekte ilk tanıştığı isimlerden birinin Andre Bazin olması hayatını değiştirdi. İkisi birlikte sinema eleştirileri yazmaya başladı. Fotoğrafçılıktaki yeteneğini de bu dönem keşfetti. Gittiği her olay ve geziden olağanüstü fotoğraflarla dönmesi hızla yükselmesini ve dünyayı gezme şansını yakalamasını sağladı. Üretkenliğini roman yazarak da gösterdi.

1950’de deyim yerindeyse sinemanın kaynağına düştü. Alan Resnais, Agnes Varda, Armand Gatti gibi önemli sinemacılar ve Marguerite Duras gibi yazarlarla arkadaş oldu. 1952’de Helsinki Olimpiyat Oyunları ile ilgili çektiği Olympia 52 çok beğenildi. Alan Resnais ile afrika sanatını anlattığı “Les Statues Meurent Aussi” (Heykeller de Ölür) fransız sömürgeciliğini yerden yere vurduğu için yasaklandı. Resnais’in önemli filmlerinde yardımcı yönetmenlik ve yapımcılık yaptı. 1961’de Küba’da Fidel Castro’yla da isimlerle röportajlar yaparak çektiği “Cuba Si!” bu sefer amerikan karşıtlığı nedeniyle yasaklandı.

1962, hem Marker, hem de sinema tarihi için önemli bir yıl oldu. 27 dakikalık La Jetee, zaman yolculuğuna ve post-apokaliptik dünyaya getirdiği eşsiz yorumla, basit görünümlü bir başyapıt haline geldi. Film bir sahnesi dışında fotoğraflardan oluşuyordu ancak hareketli görüntüden hiçbir eksiği bulunmuyordu. (Daha sonra film 12 Monkeys’in temelini de oluşturdu)

Belgeseller ve kısa filmlerle devam eden kariyerinin önemli dönüm noktalarından biri Loin Du Vietnam’ı organize etmesi oldu. Jean-Luc Godard, Alain Resnais, Agnès Varda, Claude Lelouch, William Klein, Michele Ray ve Joris Ivens’i bir araya getirdiği film, Vietnam Savaşı karşıtlığının bayraklarından biri haline geldi. Kurduğu film kolektifi SLON’la sosyalist yönü ağır basan filmlere destek vermeye başladı. Genç yönetmenlerin filmlerinde kameraman olarak çalışmaktan çekinmedi. 1968 Mayısında olaylarda ve gösterilerde etkin rol aldı. 70’lerde dünyanın dört bir yanındaki sosyalist hareketlere özellikle Şili ve Salvador Allende’ye destek verdi. Yves Montand’ın şilili madenciler için verdiği konserleri kayda aldı. 1977 yılında ise özellikle Avrupa’daki sosyalist akımlar hakkındaki haklı eleştirilerini sıraladığı “Le Fond de L’Air Est Rouge” (Hava Kırmızı) isimli filmiyle yenien olay yarattı. 1982’de de sinemanın önemli başyapıtlarından Sans Soleil’i çekti.

Hayatının geri kalanında Marker, genel olarak inzivadaydı. Sevdiği ve kaybettiği insanların arkasından belgeseller hazırlayarak (Simone Signoret için çektiği Memoirs pour Simone gibi) az sayıda eser verdi. Dijital medyaya merak sardı, birçok bienalde çektiği filmlerle sanatçılara destek verdi. Kendisinden röportajlar için fotoğraf isteyenlere kedi fotoğrafları yolladı.

Dün doksanbirinci yaşgününde hayata gözlerini yumdu.

kategori:
haber

ilgili