Kings: Ergüven’den Rodney King Linci Sonrası Olaylara ‘Dışarıdan’ Bir Bakış

Deniz Ergüven’in ikinci filmi üzerine...

Genç yönetmen Deniz Gamze Ergüven adını TR-Fransa ortak yapımı Mustang‘le duyurmuştu cümle âleme. Bizde kötü eleştiriler alan bu film yurt dışında gösterildiği her yerden olumlu eleştiriler almış, pek çok ödül kazanmış, Fransa’nın yabancı dilde Oscar adayı filmi olmuştu. Tabii bu filme içeriden bakıldığında ortaya çıkan sorunlar dışarıdan (Amerika’dan mesela) bakıldığında fark edilmiyor. Ergüven Fransa’da yaşadığından olsa gerek kadınların yaşantısını dışarıdan bir bakışla yansıtmıştı. Yönetmenin ilk Amerikan filmi Kings de bu sorundan muzdarip. 1991’de Los Angeles’ın bir banliyösünde geçen Kings siyahilerin protestolarının, Rodney King lincinin birkaç hafta öncesini konu alıyor. Halle Berry‘le Daniel Craig‘in başrollerini üstlendiği film, ABD’den hiç iyi eleştiriler alamamıştı. Hatta bizim Mustang‘e yönelttiğimiz eleştirilerin benzerini almış Kings.

Berry ve Craig nedeniyle kimilerince merakla beklenen bu film için o klişe cümleyi tekrarlamak durumundayım: Kings neresinden tutulsa elimizde kalıyor. Kan bağının olmadığı, kimsesiz çocuklardan oluşan bir aileyi merkeze koyan Ergüven ne yazık ki oldukça dağınık, odak noktası sürekli şaşan, oradan oraya savrulan bir senaryo kaleme almış. Filmin merkezinde Berry’nin oynadığı Millie yer alıyor. Film epey uzun giriş sekansından sonra Millie’yi anlatmaya başlıyor ama bir süre sonra Millie sahneyi uzunca bir süreliğine terk edebiliyor. Bu sürede Ergüven genç Jesse’nin (Lamar Johnson) sıradan hayatına [sorunlu Nicole’a (Rachel Hilson) âşık olması, Nicole’un başını belaya sokmasına engel olması vs] odaklanmaya başlıyor. Bir süre sonra Millie öyküye dönüyor, fakat odak başka karakterlerle tekrar dağılıyor. Ergüven’in ana karakteri Millie’ye dair söyleyebildiği çok az şey oluyor: Evi tanımadığı yetim çocuklarla dolduracak kadar iyi yürekli, bekâr, cefakâr bir anne. Karakteri daha fazla tanıtamıyor yönetmen. Keza diğer karakterleri de fazla tanıtmıyor. Ama özellikle alkolik Obie (Craig) fazlasıyla tek boyutlu kalıyor. Filmdeki tek beyaz karakter olan Obie’nin işlevi zerre güldürmeyen mizahı sağlaması ve kahramanlık işlevi. Mizah demişken… Obie’nin eşyaları polislere atması üzerinden mizah kasılıyor ama bu sahnelerin komediden çok uzakta olduğunu belirtmeliyim. Ne yazık ki Craig çok kötü harcanıyor bu filmde. Halbuki önplana hiç çıkamayan, tek boyutlu bir karakter için tanınmayan bir oyuncu seçilse tek boyutluluk, sıradanlık göze batmayabilirdi.

Ergüven’in senaryosunun işleyen tek tarafı kardeşlik ve aile ilişkileri oluyor. Mustang‘de de kardeşleri merkeze koyan Ergüven, Kings‘de birbirleriyle kan bağı olmayan kardeşlerin birbirlerine sevgilerini yansıtabilmiş, keza annenin çocuklarına sevgisini de işleyebilmiş. Ama bunun dışındakiler tren enkazından farksız. Karakterlerin tek boyutluluğu, Millie’nin Obie’ye dair duyguları ve Obie’yle komşuluk ilişkisi kötü işleniyor. Hatta daha öncesinde Millie’nin Obie’ye dair bir şeyler hissettiği hiçbir şekilde belirtilmemesine rağmen Millie’nin Obie’yle ilgili erotik bir rüyasına yer veriyor Ergüven, ki bu sekans filmin en kötü ve gereksiz sekanslarından oluyor. Mizah amacı gütmeyen bu rüya sekansı berbatlığından ötürü fazlasıyla güldürüyor. Filmin sorunu da bu: Güldürmek istediğinde güldüremiyor, güldürmek istemediğinde güldürüyor. Filmin ilk bir saati 9 bireyden oluşan ailenin hır gürüne, gündelik yaşamlarına ve sorunlarına odaklanılırken kalan sürede de Rodney King sonrası patlak veren protestolara ve çatışmalara değiniliyor.

Lakin ırkçılık, King ve protestolar filmin en kötü işlenen tarafları oluyor. Ergüven konuya yabancı olduğunu filmin her anında belli ediyor. Amerika’daki ırkçılığa yabancı olan Ergüven bu yüzden ırkçılığın hakkını veremiyor. Filmde kötü beyaz polis bile yok. Polisler sadece devriye atıyorlar, onların ırkçılıklarına değinilemiyor. Ergüven bu eksiğini dönemin haberlerini (radyo ve televizyon haberleri, TV’deki tartışma programları) bolca kullanarak kapatmaya çalışıyor. Yönetmen ırkçılığı haberlerle anlatmaya çalışıyor, lakin bu durum öykünün haberlerle boğulmasına neden oluyor. Arabadayken radyodaki haberlere, evdeyken TV’deki haberlere o kadar çok yer veriliyor ki öyküyü dağıtmaktan, öykünün odak noktasını yitirmekten kurtulamıyor. Gerilimli bir atmosfer de oluşturamıyor Ergüven. Mesela ortalık kazan gibi kaynarken biz ailenin hiçbir ferdi için endişelenemiyoruz. Bunun diğer nedeni de karakterleri umursatamaması. Protestolar bütçe nedeniyle olsa gerek iyi bir şekilde yansıtılamadığı gibi Amerika’nın kanayan yarası ırkçılık protestolar sırasında romantizme ve mizaha meze ediliyor. Tabii ki amaç ırkçılığı meze yapmak değil. Lakin protestolar sırasında Millie’yle Obie’yi direğe kelepçeletip buradan mizah kasması olacak iş değildi doğrusu. Irkçılığa dair mesajların (“Beyazlar birisini öldürünce serbest kalıyorlar, biz bir şey yapmasak bile hapse giriyoruz”) kör göze sokulması da mevzuya zarar veriyor.

Her açıdan dökülüyor Kings. Kurgusu da kötü. Ergüven sahneleri bağlamak için sürekli Los Angeles’ın havadan çekilmiş görüntülerini kullanıyor, yaratıcı bir yöntem bulamıyor. Yer yer amatör bir filmden farksız hale geliyor Kings. Berry senaryo fazla alan açmasa da Millie rolünde fena değildi. Genç aktris Hilson’ı ve Jesse’yi oynayan aktörü daha fazla beğendim. Velhasıl Ergüven bu filminde de yabancısı olduğu olayları anlatmaya çalışmış ve gene başarılı olamamış. Dilerim üçüncü filmiyle iyi bir yapıma imzasını atar. Tabii bu kez setlere dönmek için acele etmemeli. Mustang‘ten birkaç ay sonra Kings‘i çekip filmi Eylül 2017’ye yetiştirmişti ama aslında 10 yıldır dolabında duran senaryosunun tekrar tekrar yazılmaya ihtiyacı vardı. Üçüncü filmi için daha iyi bir senaryo tercih etmeli veya yazmaya çalışmalı.

kategori:
izlenim

ilgili