Kızlı-Erkekli Sinema!!!

Bakınız yazarları olarak son günlerde yaşananlara ilişkin meramımızı sinema yoluyla anlattık!...

İki insan arasındaki ilişkiye erkek ve kadın olarak bakarsanız, rollerini en baştan biçerseniz, ikiniz bir olup aile kuracaksınız, sen çalışıp eve para getireceksin, sen evde çocuk bakacaksın diye insanları tek boyuta indirgerseniz, toplum olarak gideceğiniz tek yer yokuş aşağıdır. Kutsal kitaplardaki cinsel özgürlüğe sahip lanetlenmiş kavimlere tarih sayfalarında pek rastlanmaz. İlişkileri, bu konuda toplumun bakış açılarını ve buna bağlı kuralları özgürleştirebilen, cinsiyetçiliği yenebilmiş, cinsel tercihlere hoşgörüyle bakabilen toplumlar, tarihin her döneminde en ileri toplumlardır. Bu konudaki yaygın ön yargının aksine bu özgürlükler sadece batı medeniyetine özgü değil, batımıza, doğumuza, kuzeyimize, güneyimize ve üzerinde yaşadığımız toprakların tarihine baktığımızda da aynı gerçekle karşılaşırız. Kaldı ki, tarihsel gerçekler tersini göstermiş olsa bile, iki insan arasındaki aşkın, sevginin, seksin, toplumu germesi kadar anlamsız bir hassasiyet olamaz.

Hayatları erkek-erkeğe, içlerindeki cinsel patlamaları bastırarak geçirmiş, başkalarının özgür hayat tarzlarına sapkınlık gözüyle bakmış, vücudundan, içinden gelen dogal dürtülerinden utanan, iki insan arasındaki ilişkiyi doğallıktan çıkarıp metalaştıran kafaların bu basit gerçeği görmesi zor. Genel olarak “Başımıza taş yağacak, cehennemde yanacağız” diyerek özgürlüğe acı, lanet ve sınırsız şiddetle karşılık verme eğilimindeler.
Bakınız yazarları olarak, Maxim Gorki’nin başladığı “Dünyayı güzellik kurtaracak” cümlesinin Sait Faik’in “Bir insanı sevmekle başlayacak herşey” şeklinde bitirilmesini seviyoruz. Sinemayı seviyoruz, aşkı seviyoruz, insanları da tüm falsolarına rağmen sevmeye çalışıyoruz…
Okurlarımızın da bizimle aynı fikirlerde olduğunu hissediyoruz. Derdimizi en iyi sinemanın anlattığını düşündüğümüzden, gündeme dair notumuzu yine sinemayla düşelim istedik. Kızlı-erkekli özgürce yaşamanın, cinselliğini istediği gibi dışavurmanın en doğru yaşam biçimi olduğunu altını çize çize, sinemadan bu gerçeğin altını en iyi çizen filmler ve sahnelerle baş başa bırakıyoruz sizleri…

Fırat Türkoğlu: Gerçek aşkı bulmanın veya insanın cinsel yolculuğunun uzun ve karışık bir süreç olduğunu en iyi anlatan filmlerden High Fidelity’de Rob Gordon, Laura’nın en çok sevdiği özelliklerini anlatıyor…

Gadjo Dilo, Stephanie, Sabina..

Cem Çelik: Benim aklıma hemen The Dreamers geldi!

Sinan Doğrul: Closer karmaşık erkek ve kadın ruh hallerinin çarpışmasıyla ortaya çıkan kafa karıştırıcı ama bir o kadar da hüzünlü ilişkilerini anlatan bir filmdi…

Bence son dönem kadın erkek ilişkilerini, yalnız modern insanı, ve onun hayat değerlerini ve hatta bu değerlerin içi boşluğunu en anlatan filmlerden biri de beginners’tı

Hayatının artık kemale erdiği yaşlarında bir eşcinsel olduğunu fark eden Hal, bunun hemen sonrasında ölümcül bir hastalığa yakalanır. Onun son günlerinde yanında olmak isteyen oğlu Oliver ise dibine kadar yalnız ve anlamsızdır. Oliver kızlı erkekli bir partide Anna ile tanışır. Birbirlerine âşık olsalar da bu aşkla ne yapacaklarını ve bu işin nereye doğru gideceğini kestiremezler. Beginners sadece bir dram ya da bir aşk hikayesi değil, bu zamanın “modern” insanının “ben neyim ne işe yararım?” belirsizliğini çok başarılı bir sinema diliyle betimlemişti. söylemeden geçemedim.

Aşkın 500 Günü kızlı erkekli ilişkilerden bahsederken onların birbirlerini insan edişlerini, fark etmeden hayata hazırlayışlarını ve olgunlaştırmalarını anlatan bir filmdi mesela. “Aşk romantiktir ama hayatın içindeyse onun da bazı acı gerçekleri vardır ve siz bunula öyle ya da böyle yüzleşmek zorundasınız” demeye çalışan film kızlı erkekli ilişkileri tanımlar. Bu ilişkilerin hayat içindeki yerlerini tarif ederken oldukça başarılı bir dil tutturmayı başarmış ve birçok sinema seyircisinin de takdirini kazanmıştı diye düşünüyorum.

Simge Üngor: The Notebook/ Silver Linings Playbook / Amelie

Gültekin Turgut: Ben bu söylemin sadece muhafazakarlığın gereği gibi sunulmasından kızlı erkekli vakası olmaktan öte sağın içine dönük bir yanı olduğunu da düşünüyorum. Cemaatin iki insan kaynağı vardır biri dershaneler diğeri öğrenci evleri… 28 şubatta bile polisin denetlemediği cemaat evleri kız-erkek yurt mu yok gibi doğalmış gibi görünen sebeplerle tacize uğrayacak. Dershaneleri kapatan ikinci raunda hazırlanıyor bence… Kızlı erkekli ayıp ulan durumu ise bunun muhafazakar kamuflajı bence… Bülent Arınç’ı bir kez daha taca atması, bu söylemin ilk olarak zaman’da çıkması da bence bunun göstergeleri… Kızlı-erkekli birlikte yaşamaya dair sinema tarihinden değil ama insanlık tarihinden aklıma ilk olarak şu geliyor. Dinlere göre bizi var eden olay da bu… Adem ile Havva’nın cennette, cennetten kovuluşunda ve dünyadaki ilk günlerinde “kızlı erkekli” yaşamış olmaları… Sonra Hz. Muhammed’e ilk inanan kişinin Hz. Hatice olması… Hz. Ayşe’nin erkeklerle birlikte savaşması… Kızlarla erkekler ezelden beri bir aradalar özeti bu…

Uğur Kibar: Woody Allen’ın 90 öncesi filmleri ve pek tabi ki o muhteşem Annie Hall…

Erdal Hamamcı: ben yine Türkan Sultan’dan yapıyorum girişi… Hepimiz ucundan da olsa bu filmi biliyoruz, kocasını öldüren adama aşık olan kadın, kocasını öldürdüğü kadına aşık olan adam. Konuya bu şekliyle yaklaştığımızda bizim muhafazakar-demokrat yapımıza uyuyor mu bilemiyorum. Finalde ne oluyor; töre de olsa, vali de olsa, emniyet de olsa kızlı-erkekli birleşmek isteyen herşeyi göze alıp birleşiyor kardeşim.

Bir de aklıma bu geldi, eğlenceli tarafından bakınca… Efendi dikkat etsin de ikinci Taksim faciasını yaşamasın!

Engin Eryigit: “Voy a Explotar”ı hatırlattı. Mütevazı bir Meksika filmi. Türkçe adıyla “Şimdi Patlayacağım”! İki isyankar genç “öğrenci” Roman ve Maru’nun yolları kesişiyor. Roman’ın babası saygın bir siyasetçi (saygın tırnak içinde). Bir silah bir Volkswagen çalıp anne-babalarının anlamadığı şeyleri birlikte keşfediyorlar. Herkes onları dışarıda ararken evin çatısına kamp kuruyorlar, vs.

Attenberg de iyi bir ‘bastırılmış cinsellik’ analiziydi. “Baskı altına alsak da keşfediyorlar müdürüm, engelleyemiyoruz.” Sahne seçmek zor. Tamamını izlemek lazım.

Ebru Çavdarlı: Başbakana The East’i öneririm. Hem çevreci bir örgütün illegal eylemleri için hem de kızlı-erkekli birbirlerini muhafazakar demokrat yapımıza uygun olmayarak yıkadıkları için kendisine “The east” filmini tavsiye ediyorum. Neckless Muammer’e de bu filmi evleri nasıl terör yuvasına dönüştürdükleri için izlemesini tavsiye eder, geri kalan hayatında başarılar dilerim.

Yıldıray Kibar: Before Sunrise, Garden state, Me and You and Everyone e Know, Wristcutters: A Love Story, Away We Go, The Rules of Attraction, Moonrise Kingdom, Punch-Drunk Love ve Chasing Amy…

Can Rende: George Orwell’ın 1984’ünün hastasıyım. Beni en çok etkileyen on roman arasına rahatlıkla girer. Ne yazık ki aynı şeyi sinema uyarlaması için söyleyemiyorum. Gene de konumuz devletin toplum mühendisliği, bireylerin cinsel yaşantısına karışmak olunca bu filmi hatırlamamak zor. Çoğu distopyada olduğu gibi 1984’te de cinsellik yasaklanır. Hatta faşist devlet işi daha da ileriye götürür ve cinselliği bir hastalık, şeytani bir şeymiş gibi sunar ve topluma bunu kabul ettirir. Daha sonra cinselliğin önlenmesi için kişileri görevlendirir. Zaten onlarca kameranın olduğu bir şehirde sevişebilmek de pek mümkün değil. Gene de birbirlerine aşık olan ve birbirlerini arzulayan karakterlerimiz sevişmenin bir yolunu bulurlar. Kitaptaki/filmdeki aşk belki çok da etkileyici değil, gene de başbakanın açıklamalarından sonra Winston’dan ve bir kadınla değişen hayatından bahsetmemek olmaz. Dileğimiz devletin Orwell’ın Londra’sı kadar manyaklaşmaması…

Turgay Kaplan: Ben de tam 1984’ün duruma cuk oturduğunu düşünüp filmden şu sahneyi yazacaktım ki sen yazmışsın. Filmdi, gerçek oldu.

Ömür Kuşluoğlu: Ben devlet büyüklerimizin belirlediği aile yapısına uygun nasıl oluruz sorusuna en güzel cevabı film olarak yeni çıkan We are the Millers filmini önermek istiyorum.
Bunu düşünen beyinler en az bu film kadar vasat olduğu için aklıma geldi herhalde. Hemen hayal etmeye başlıyorum. Orta halli bir uyuşturucu kaçakçısı olan aile babamız, Başbakan’dan gelen açıklamaları vahiy niteliğinde yorumlayarak bir anda otu, cigarayı bırakarak namazı niyazı yerinde bir toplum bireyi olmaya karar verir. E tabi burada bitmez olay, doğal olarak “muhafazakar demokrat” bir yuva kurmak ister ve kendine zevce arar. Bu arayışı sırasında islami evlilik sitelerinde gezerken emekli striptizçi, yeni hatim hocası müstakbel karısı ile tanışır ve anlaşarak evlenirler. Bunca zamandır yaşadıkları kirli hayatları pişmanlıkla anarlar sürekli. Yeni yaşam tarzları için kendilerine içinde “kızlı-erkekli” oturulmamış bir ev alırlar ve parti ilçe başkanlığı torpiliy.. öhömm -yardımıyla belediyede işe başlarlar.
Mutluluklarını daim kılmak için de 3 adet yavrulamaya karar verirler fakat takdir-i işte ilahi çocukları olmadıkları için hemen bir hayır kurumuna giderek istek dışı cinsel münasebet sonucu “siz doğurun devlet bakar” denilen çocuklardan evlat edinirler. Şimdi çok mutlular, kış geliyor, makarna ve kömür kapılarına kadar geliyor nasıl olsa. Kızlarını okutmayı düşünmüyorlar, oğlanları da liseden sonra nasılsa mucit olamayacakları için “ara eleman” olarak sanayide bir ustanın yanına vermeyi planlıyorlar. Onlar ülkesini seviyorlar ve çok mutlular. Ya siz?

Haktan Kaan İçel: Shallowgrave… İki erkek – bir kızlı bir ev düşünün. İşte böyle yaşamak bozmuyor onları. Para bozuyor. Bu yüzden de kızlı erkekli filmlerde favorilerimden biri sayılır. Basit bir hikayenin ne kadar da izlenesi olduğunu görürsünüz.

Barış Toker: Last Tango in Paris’te Paul ve Jeanne “kızlı-erkekli” ev tutuyorlardı Paris’in ortasında. İnsandan çok farenin olduğu Paris’te. Hayatı boyunca hiçbir yeri ev edinemeyen Paul için ilk kez bir yuva oluyordu o berbat daire. İsimlerin olmadığı, geçmişlerin konuşulmadığı, dışarıdan kimsenin kabul edilmediği bir ev; sadece Paul ve Jeanne’e ait.

Ama Days of Heaven’da Bill ve Abby’nin başlarını sokacak bir evleri dahi yoktu. Diyardan diyara gezip trenlerde, çiftliklerde, samanlıklarda uyuyorlardı “kızlı-erkekli”. Abd kırsalının “muhafazakar demokrat” yapısına ters olduğu için de kardeşiz diyorlardı ama işte her şekilde birlikte mutlu kalmayı becerebiliyorlardı.

City of Angels’da Seth ve Maggie bırak aynı evi paylaşmayı aynı dünyaya bile ait değillerdi. Birilerine rağmen ölümlü dünyayı ev edinebildiler kendilerine ama dedik ya ölümlü dünya. Hep birileri müdahale ediyor işte. Tadını çıkartmayı bilirsen aşk da armut da çok güzeldir, ister Los Angeles’da olsun ister Berlin’de.

Şimdi bütün bu aşk hikayelerine komşu ihbarıyla polisin müdahale ettiğini düşünün…

kategori:
seçki

ilgili