L’Heure D’Ete: Globalizm 1 – Burjuvazi 0

İstanbul Film Festivali yıllardır biz sinemaseverlerin temel ihtiyaç olarak gördüğü birçok şeyi fazlasıyla karşılıyor. Yıllardır festivali takip edenler için artık “festival filmi” diye bir olgunun varlığından bahsedebiliriz. Dvdsini bulamayacağımız,...

lheure-dete-iksv.jpg

İstanbul Film Festivali yıllardır biz sinemaseverlerin temel ihtiyaç olarak gördüğü birçok şeyi fazlasıyla karşılıyor. Yıllardır festivali takip edenler için artık “festival filmi” diye bir olgunun varlığından bahsedebiliriz.

Dvdsini bulamayacağımız, gösterime girme şansının çok düşük olduğu, genç yönetmenler tarafından çekilen ilk filmler, usta yönetmenlerin geçiş dönemi filmleri, belli bir tema etrafında (aşk, insan hakları, vs.) kendine yer bulmuş önemli yapımlar bu sınıfa giriyor. “Dünya festivallerinden”, “uluslararası yarışma” ve “genç ustalardan” bölümleri festival filmi izlemek isteyen kitlenin aradığını rahatlıkla bulabileceği bölümler olarak öne çıkar.

Olivier Assayas’ın L’Heure D’Ete (Yaz Saati) isimli filmi tam da ‘festival filmi’ dediğimiz türe uyan bir yapım. İlk yönetmenlik koltuğuna oturduğundan bu yana 20 yılı geride bırakan Assayas, fransız sinemasında farklı türleri, yöntemleri deneyen, popülerin değil, farklının ve yeninin peşinden gitmeye çalışan bir isim oldu. 54 yaşındaki yönetmen festivalden bir süre önce izleme şansı bulduğumuz son filminde izleyenlere bir ailenin öyküsü üzerinden farklı bir sinema deneyimi sunuyor.

Filmimiz aslında tek katlı bir malikâne diyebileceğimiz bir kır evinde başlıyor. Artık pek çok filmde rastlamaya başladığımız sıcak bir Akdeniz sofrasında bir ailenin bir araya gelişini izliyoruz. Kovanın ana kraliçesi, tüm ailenin büyükannesi Helene’in (George Franju ve Raoul Ruiz’in favori oyuncusu Edith Scob) doğum günündeyiz. Hediyelerini kabul ediyor, çocuklarına ufak dokundurmalarla takılıyor.

Film biraz ilerlediğinde ve evin içinde dolaşmaya başladığımızda her yerden sanat fışkırdığını görüyoruz. Büyük ressamların eserlerinin duvarlara dekor olarak asıldığı, art nouveau ustalarının mobilyalarıyla dolu bir evde bulunduğumuzu anlıyoruz. Zenginlik, yeşillik ve bahçede koşuşturan çocuklarla betimlenen sağlık, kendini gösteriyor. Kısacası mutlu bir burjuva ailesi tablosunu oluşturan her şey var.

l-heure-d-ete2.jpg

Bu mutlu tabloyu bozacak olan durum, çok kısa bir süre sonra ortaya çıkıyor. Helene artık 75 yaşında olduğunu ve ölümünün yaklaştığını düşünerek, kendisinden sonra neler olacağını en fazla sorumluluk sahibi çocuğu olarak gördüğü Frederic’le (Charles Berling) konuşuyor. Filmin bize göre anlatmak istediği konu da tam da burada başlıyor. Bu dakikadan itibaren globalizmin ve yeni olanın, burjuvazi ve geleneksel olanı ne hallere düşürdüğünü bir mikro evrende izlemeye başlıyoruz.

Helene’in diğer oğlu Jeremie’nin (Jeremie Renier) ve kızı Adrienne’ın (Julliette Binoche) hayatlarını Fransa’nın dışında sürdürdüğünü öğreniyoruz. Çin’de çalışan Jeremie’nin ve New York’ta grafiker olan Adrienne’ın, çocukluklarını geçirdikleri evden, ana kraliçenin kovanından nasıl koptuğunu, nasıl küreselleşmenin kölesi olduklarını görüyoruz.

Piknik bittikten ve herkes yarattığı küçük dünyasına döndükten sonra Helene’in ölüm haberi aileyi sarsıyor. Durumunun farkında olan ve çocuklarını birbirine düşürmeden servetini paylaştıran ana kraliçe sahneden çekildikten sonra, burjuvazinin kendine yarattığı sarayın da paramparça oluşunu izliyoruz.Satılan ev ve sanat eserleriyle çocuklukları da yavaş yavaş dağılan, üstünde yazı yazdıkları masayı müzede uzaktan izlemek durumunda kalan Frederic ve eşinin hissettikleri bir isyan değil yenilgi olarak karşımıza çıkıyor.

Burjuva sınıfın çevresinde kendine yer bulan sanatın ve burjuva değerlerinin müzelik oluşunu takip ediyoruz. Aile, anneleri Helene’in, evin ilk ve gerçek sahibi ressam amcası ile bir ilişkisi olduğunu öğrendiklerinde bile şaşırmıyor, geçmişte yaşanan uygunsuzlukları kimse burjuva alışkanlıklarını öne çıkarıp skandal olarak nitelemiyor.

Helene’in ölümünden sonra olanlara en çok üzülen kişi, eve hayatını adayan hizmetçi Eloise… Helene’in ölümünden önce en son konuştuğu ve son bir pişmanlıkla içini döktüğü yaşlı kadının, varoluş nedeninin ortadan kalkmasıyla yaşadığı hüznü yaşıyoruz.

Filmin son sahnesinde, ev satılmadan önce son bir parti vermek isteyen torunlar basıyor evi. Küresel oyuncakları, sporları, eğlence biçimleri, I-Mac’leriyle eski ve yeninin en bariz kontrastını oluşturuyorlar. Bu kontrastın içinde her şeyin farkına biraz geç varan, ailenin isyankâr torununun üzüntüsüyle eve veda ediyoruz.

[dailymotion x8t8bb_lyheure-dyete-fragman_shortfilms]

Tüm filmi yazıda anlattık belki ama yine de festivalde takip etmeniz gereken bir film olduğunu düşünüyor ve geniş film listenizde bu filme de yer ayırmanızı öneriyoruz.

kategori:
haber

ilgili