Ladri di biciclette: Bir Bisikletin İnsana Ettiği

Büyük Savaş sonrası Roma’sında işsizlik almış başını gitmiş. Her yerde yoksulluk ve hayat mücadelesi… Fellini mizansenlerinden alışageldiğimiz coşkulu Roma gecelerinden eser yok (muhakkak ki Fellini daha sahneye çıkmamıştı). Fellini’nin...

Büyük Savaş sonrası Roma’sında işsizlik almış başını gitmiş. Her yerde yoksulluk ve hayat mücadelesi… Fellini mizansenlerinden alışageldiğimiz coşkulu Roma gecelerinden eser yok (muhakkak ki Fellini daha sahneye çıkmamıştı). Fellini’nin cümbüşlerinden, yıldızlarından, paparazzilerden, zengin züppelerden önce, De Sica’nın Yeni Gerçekçiliği; bir göz odada yaşamaya çalışan, ekmek peşinde, çocuklu yoksul İtalyan ailelerinin dramı vardı.

Bu sıradan işsiz insanlardan biri olan Antonio’ya talih bir gün de olsa güler. Ama yoksul insanın çilesi bitmeyecektir. Hani hiçbir zaman bu kadar kolay olmaz ya, daha sevinemeden makus talihi geri seker Antonio’nun. Basit bir bisikletin yoksunluğundan hayatları alt üst olan insanların destanını yazıyor Vittorio de Sica. Ve o kadar samimi anlatıyor ki, bizi bu destana inandırıyor.

İtalyan sinemasında çığır açan bir yapıt olan “Bisiklet Hırsızları”, savaş sonrası İtalyan sinemasını sürükleyen en belirgin ve etkin akım olan Yeni Gerçekçilik’in (Neo-Realizm) göz bebeği. Film, değindiği işçi hikayesinin ve evrensel insanî değerlerin günümüzde de halen tazeliğini korumasından olsa gerek, üzerinden 60 yıldan fazla bir süre geçmesine karşın vuruculuğundan (yıkıcılığından) hiç bir şey yitirmiyor. Başyapıt seviyesine çıkmasında, takındığı Yeni Gerçekçilik’e özgü alan derinliği tercihi, amatör oyuncu kullanımı, minimalist oyun ve gerçek mekanlarda çekim yapmak gibi estetik seçimlerin de rolü büyük. Sadece geniş planlardaki kalabalık mizansenler değil, yakın planlardaki yüzler bile o kadar abartıdan uzak, o kadar inandırıcı ve samimi ki, bir filmden çok, evinizde 1948 yılına açılmış bir zaman penceresinden 60 küsur yıl önce olanları izler gibi hissediyorsunuz. Hikayeye derinden bağlanmaktan kendinizi alamıyorsunuz.

Filmde, akışı kolaylaştıran alışılmadık kovalamaca (bisiklet avı), filmin yapısına aslen seyirciye heyecan aksettirmesinden daha derin bir katkı sağlıyor. Roma kazan, kahramanlarımız kepçe dolaşırken girilen mekânlar tekin değil. Kilise, genelev, karakol, falcının evi, lokanta, futbol stadı çevresi (Roma-Modena maçı)… Kahramanlarımız kendilerini tesadüfen buralarda bulurken De Sica, Roma’nın röntgenini çekme fırsatını harikulade kullanıyor. Sıradan Roma insanının gezindiği dar sokaklar ve bu dar sokaklar ile ilişkisi (bu mekanların çoğunun gerçek olduğunu bilmek) hayret ve hayranlık uyandırıcı derecede gerçekçi. Özellikle kilisedeki uzun çekimlerin sembolik bir anlamı olduğunu düşünmek anlamlı olabilir. Hırsızı tanıdığından şüphelenilen yaşlı adamın kiliseye yemek yemek için gidiyor olması, hırsızın oturduğu mahalle ve ev, falcının kapısındaki umut fakiri insan kuyruğu… Tüm bu görüntüleri seyrederken kendinizi, kötü olanı, hırsızı, uğursuzu, tekinsizi, genelevdeki kadınları yargılamaktan uzak buluveriyorsunuz. Bisiklet Hırsızları vicdanınıza dokunuyor.

Büyümüş de küçülmüş Bruno’ya da ayrı bir parantez açmak gerek. El parmaklarını tek bir noktada birleştirip aşağı yukarı sallayarak serzenişte bulunmayı adet edinen İtalyanlarda (bir Serie A maçı izlemiş olan herkes bunu fark etmiştir) çocuklar istisna değil. Masum yüzüne sığınmamış yalnızca. Oyunculuğunu da fazlasıyla göstermiş. Benim gibi filmi izleyip de merak edenler için söyleyeyim: İtalyanların doğuştan oyuncu olduklarının en güzel kanıtlarından biri, gözleri parıldayan Bruno’yu oynayan yedi yaşındaki Enzo Staiola, sonraki yıllarda birkaç filmde daha oynadıktan sonra Matematik öğretmeni olmuş.

Bisiklet Hırsızları, ilk seferde belki alakasız gibi gelebilecek bir çağrışım olarak bana John Ford’un Gazap Üzümleri’ni hatırlattı. John Steinbeck’in malum gerçekçi tavrından dolayı her iki film de duygu olarak birbirine çok yakın izler bırakıyor. İlginçtir, Bisiklet Hırsızları’nın başrol oyuncusu, gerçek hayatta fabrika işçisi Lamberto Maggiorani’nun (Antonio), Gazap Üzümleri’ndeki efsanevi Henry Fonda’dan (Tom Joad) eksiği yok. Her ikisi de filmlerine olmazsa olmaz bir katkı sunuyorlar. Gazap Üzümleri’nin bitiş sahnesi, tamamlanmamışlık hissi uyandırırken, benzer şekilde Bisiklet Hırsızları bittiğinde de yaşam mücadelesinin onlar için her gün tekrar başlayacağını çok iyi anlıyoruz.

İtalyanlar bize her bakımdan çok benziyor. Karısını bile döver gibi seviyor adam. Kaba saba el kol şakaları yapıyor. Kuyruğa kaynayıp arıza çıkaranlar, otobüsün kapısı kendilerini almadan kapanınca söylenenler… Aşırı steril Batı Avrupalılardan daha samimi geliyor bana Akdenizliler. Filmde yer yer bunların izlerini görmek de hoş bir sürpriz oluyor. Türkiye’nin farklı bir versiyonu gibi.

Filmin olağanüstü bir kapanış sahnesi var. Çaresizliğin ağırlığı altında ezilen insanları anlamak için illa ki Dostoyevski okumak gerekmiyor. Bisiklet Hırsızları size yeter de artar bile. 1948 yapımı bu başyapıt, zamanının çok ötesinde ve mutlaka izlenmeli.

kategori:
izlenim

ilgili