bakınız

Vertov, Trier ve The Idiots Üzerine

| Yorum Yok

the-idiots-lars-von-trier-film.jpg

Dziga Vertov’la Lars von Trier’in sineması iç içe geçmiş üç kavramda buluşur: Dolaysızlık, devrimcilik ve gerçeği göstermek. Dolaysızlık, gerçeği film çekim anında yeniden üreten kurmaca sinemaya karşı Vertov’un aldığı tavırdır. 1917 Ekim Devriminden sonra sinemayla tanışan Vertov, burjuvaya alet olan kurgu filmlere karşı geliştirdiği Sine-Göz kuramıyla insan gözünün göremediği gerçekleri göstermek ister. Gerçek görüntülerden montajla imgelere ulaşır ve görünmeyeni sinemasal bir dil yaratarak perdeye yansıtır. Sovyet halkının yaşadığı gerçekliği dünya halklarına anlatırken sinema dilinin birleştiriciliğini seçer.

The Idiots’daki dolaysızlık ise Dogma 95 kaidelerinden gelen belgesellikte hayat bulur. Doğal ışık kullanımı, ortamda varsa müzik kullanılması ve yüzlere yaklaşırken aniden uzaklaşan, sallanan bir el kamerası… ve bunların yarattığı yabancılaştırma efektiyle pekiştirilen mesafeli durduğumuz “gerçeklik”. Oysa senaryo yerli yerindedir, mizansen de.. Trier’in kamerası gerçekliği yeniden üreten bir Sine-Göz’dür. İlginç olan, Trier kendi ismini jenerikten çıkarsa bile bize yönetmenin varlığını her an hissettirdiği sinema diliyle, ironik şekilde oyun-içinde-oyun diyebileceğimiz bir varoluşa evrilir. Filmde, kendisi gibi burjuva entelektüel tiplere (çoğu karakter değildir) deneysel burjuva eleştirisi yaptırır. Kendisi de bu filmi çekerek aynı şeyi yapmaktadır zaten. Dolayısıyla Lars von Trier’i Vertov’a yaklaştıran her şey, onu yaşadığı çağ nedeniyle bir anlamda ondan uzaklaştırır. Doğaldır bu. Çünkü bugün gerçek; ancak gerçek olmayanın yani bir kurmacanın içinden çıkarılabilecek hale gelmiştir.

Bir Tepki Olarak Akıldışı Olanı Seçmek

Entelektüeller kimi rahatsız edeceğini nasıl iyi bilirse, Trier’in filmleri de öylesine iyi biliyor bunu. Politik doğrucular, ahlakçılar, iktidarseverler bunlardan rahatsız olur. Bizi ise bu kafa tutuş tahrik eder. Breaking The Waves’i (1996: Dalgaları Aşmak) izlediğimiz ilk gençlik yıllarımızda Bess’in deliliği hangimizin başını döndürmedi? Birilerinin “ayakkabısına taş koyarken” başka birilerinin içindeki deliliği cesaretlendirmedi mi Trier? Golden Heart (Altın Kalp) üçlemesinin tüm filmleri için söyleyebiliriz bunları. Breaking The Waves de, The Idiots (1998: Gerizekalılar) ve Dancer in the Dark (2000: Karanlıkta Dans) da rezil dünyaya verilen tahrik edici cevaplar değil mi?The Idiots.. Burjuvaziyi karşısına alan, ezilenin yanında saf tutan entelektüel, günümüzde bu direnişini nereye kadar sürdürebilir? The Idiots’ın temelinde yatan bu soruyu kıymetli kılan hikayedeki akıldışılıktır aslında, yani gerizekalılık.

Gerizekalı rolü oynayan bir grup insanın hikayesi değildir The Idiots. Akılsızlaşmaya, delirmeye çabalayan bir grup insanın hikayesidir. İçinde sanat akademisyenlerinin, doktorların olduğu bir grup “akıllı” insan.. Filmde en az görünen kişi olmasına rağmen anlamı itibariyle başrolde olan Karen karakteri, bu oyunbaz gruba tesadüfen dahil olur, daha doğrusu kendini onların içinde bulur. Restoranda yemek yiyenleri rahatsız eden, aralarına katılmak için akılcı hiçbir kritere gerek olmayan bu “deli” grubun en “normal” üyesi olacaktır Karen. Numaradan değil gerçekten kendinden geçtiği, sinirsel ataklar, krizler geçirdiği kimi zamanlarda gruba kendiliğinden dahil olacaktır. İlk başta -grup da biz de- farkına varmasak da Karen “gerçek”tir. Grubun toplum dışında kurduğu özgür dünyaya sığınır Karen. Akılsızlığın kendisi ve akıl dışında yaşanılan her an özgürlük değil midir? Özgürlükse mutluluk.. Evden ayrılırlarken Karen kısacık bir veda konuşması yapar: “Sizinle birlikte bir gerizekalıyken çok mutluydum.”

Ardından Karen’in bu grubun peşine takılmadan hemen önce bebeğini kaybettiğini anlarız. O, acıyla baş etmek için budalalığı, dangalaklığı, gerizekalılığı seçmiştir. Aklın yitimini istemiştir. Akıl yerinden oynamak zorundadır. Akıl yerindeyken dünyanın katlanılabilir olması imkansızdır. Aklı yitirmek bir çözüm önerisidir. Ne şekilde olursa olsun. Delirmek bir tepkidir.Yoksa siz içinizdeki gerizekalıyı hiç serbest bırakmadınız mı? Bırakmadıysanız nasıl yaşayabildiniz bugüne kadar? Film bunları sorar bize..

Toplum Karen’in kocasının ağzında dillenir ve şöyle der: “Cenazeye gelmedin, bu; üzülmediğin anlamına gelir.” Toplum bize nasıl yas tutmamız, nasıl sevinmemiz, nasıl ve nerede sevişmemiz gerektiğini..vs söylemez mi? Faşizm maalesef toplumun damarlarına işlemiştir. Kalabalıkların içinde birer yabancıya dönüşen bu sahte gerizekalılar kendilerini bir eve kapatarak, zenginlerin kapılarını çalıp rahatsız ederek, onları evinden etmek isteyen bürokrasinin karşısında çırılçıplak soyunarak faşizmle mücadele etmek isterler. Bu tepkiler, ekonomik krizde işsiz kalıp sinir krizi geçiren işçinin Konak Meydanı’nda çırılçıplak koşmasıyla yakınlıklar içerir. Veya 1989’da Tienanmen Meydanı’ndaki Çinli’nin tankın üzerine yürümesiyle.. “Gerizekalıların” direnişi ise iki hafta sürer. Peki, sonra?

Sona doğru, belli bir sistemle yönetilen (Stoffer) her topluluk gibi dağılacaklardır. Herkes bir tarafta hımbıllık yaparken Stoffer konuyu açar. Aralarından hangisinin hem gündelik hayata geri dönüp hem gerizekalılaşma cesareti vardır? Ya da bu evde kalma cesareti? İçlerinde denemeler yapanlar olmuştur ama bu sorunun cevabı Karen’dir. Başından beri gerizekalıların gönüllü rehberi olan, hiçbir yere ait olmadığını en net bildiğimiz Susanne, Karen’le birlikte onun evine gider. Ailesi Karen’e cenazeye katılmadığı ve çekip gittiği için tepkilidir. Karen, oturma odasında otururlarken ağzındaki çiğnenmiş pastayı yavaşça dışarı çıkarır. Çiğnenmiş, tükürükle karışık bir pasta lokması çenesine doğru akar. Karen o an hayatının tamamen içindedir ve sadece özgür olmak istediğini dillendirir. Evet, delirmek bir tepkidir. Kocası sert bir tokat atar Karen’e. Toplum kafamıza vurur. Hemen ardından, Susanne, Karen’e seslenir: “Gidelim mi?” El ele tutuşurlar; dışarıya, çemberin, evin dışına çıkarlar. Film biter.Trier de bu filmi yaparak toplum dışına mı çıkmıştır? Tıpkı filmdeki grup gibi, bir süreliğine evet. Film yapmak onun gerizekalılaşma, akılsızlaşma, delirme biçimidir. Trier gibiler için asıl mesele bu delirme biçimini bulmak olacaktır belki. Peki, Karen gibiler için?