Les Géants: Küçük Devler

Bu sene İstanbul Film Festivali’nde izleme şansı bulduğum (son günü, son seans) Les géants,açıkçası plansız ve sürpriz gittiğim bir filmdi. Beklentilerimin düşük olmasından mıdır bilmiyorum fakat film ile ilgili...

Bu sene İstanbul Film Festivali’nde izleme şansı bulduğum (son günü, son seans) Les géants,açıkçası plansız ve sürpriz gittiğim bir filmdi. Beklentilerimin düşük olmasından mıdır bilmiyorum fakat film ile ilgili önyargılarım filmin sonunda tamamen değişmişti. Belçikalı yönetmen,aktör ve ressam Bouli Lanners, bize modern bir üç genç arkadaş hikayesini, komedi-dram öğelerini harmanlayarak, buna yine mükemmel doğa görüntülerini de katarak sunmayı gayet iyi başarmış.

Zak ve Set, yaz tatillerini şehirden uzak,ölmüş dedelerinden miras kalmış köy evinde geçirmektedir.
İlgisiz ailelerinden uzak bu iki kardeşin yolları Danny ile kesişir. Bu tanışmadan sonra, kısıtlı imkanların bulunduğu kasabada kendilerine eğlence bulmak ve zaman geçirmek adına yer yer boylarından büyük işlere kalkışmak, yer yer ise tehlikeli işlere bulaşmaktadırlar. Üç kafadar, araba yolculuğana çıkmak, esrar alıp tüttürmek, dedelerinin tabancası ile atış yapmak, komşularının mahzeninden yemek çalmak gibi eğlencelerinin yanında, paralarının tükendiğini farkedince işleri daha da büyütüp, dedelerinden miras kalan köy evini ot satın aldıkları adamın yanında çalışan ‘Sığır’ lakaplı satıcıya ot yetiştirmesi için kiralarlar. Kiralamanın üç ay olduğunu düşünürken sürenin altı aya uzaması, evdeki eşyaları spotçulara beklediklerinden daha ucuza satmaları, Sığır’ın zamanı geldiğinde kirayı ödememesi bu üç kafadarı sıkıntılı bir döneme sürükler. Çünkü ne paraları, ne kalacak yerleri vardır. Hayatta kalma mücadelesi, arkadaşlık ve kardeşlik bağlılığı gibi unsurların yoğun olarak işlendiği filmin bazı bölümleri bana yer yer “Into the Wild” yer yer “Stand By Me” filmlerini anımsattı.

Filmin başlarında Zak ve Seth’in anneleri ile telefonda konuşmalarına şahit oluyoruz. Anneleri Zak’e hemen gelemeyeceğini söylüyor, büyük kardeş olan Seth annesinin gelmeyeceğinden emin bir şekilde kardeşi Zak’e buna inandırmaya çalışsa da, Zak ümidini kaybetmek istemezcesine filmin belli kısımlarında sürekli annesiyle mesajlaşıyor. Yiyeceklerinin tükenmesi, kalacak yerlerinin olmaması, onları karamsarlığa iterken, yeni yerler keşfetme dürtülerini de güçlendiriyor.

Gölün kenarında bulunan yıkık bir eve taşınıyorlar fakat taşındıkları günün ertesi evin çok eski olmasından dolayı ev yıkılıyor, ne kalacak yerleri var ne de yiyecekleri… Yol kenarında yürürken orta yaşlı bir kadının üç arkadaşı arabasına alması, evine götürmesi, onlara anne şefkati ile yaklaşması, çocukların karşılaştıkları bu şefkatli durum karşısında kadına bir o kadar nazik bir şekilde davranmaları, duydukları aile özlemine, bağlılığına gönderme gibi… Özellikle Zak’in misafir olduğu evin banyosunda kadının elbisesini koklaması, annesinin özlemini gidermesi çarpıcı bir dille irdelenmiş.

Zak ve Seth kardeşler’in ailelerinden uzak ve onlardan habersiz geçirdikleri her kötü olay kendi aralarındaki kardeşlik bağlarını kuvvetlendirirken, ailelerinden uzaklaşmaya itiyor. Aynı şekilde Danny’in abisi ‘sığır’ ile arasındaki kötü bağın kendisini farklı dostluklar, farklı ülkelerde yaşama hayaline itmesi gibi… Doğudan batıya ilerledikçe ya da kuzey diyelim; aile bağlılığının bizim kendi kültürümüzden çok daha farklı olduğunu görebiliyoruz. Bunun en büyük  sebeblerinden biri de sanırım ataerkil bir toplumda yaşamamız,büyütülmemiz.

Avrupa ülkelerinin modernize görüntülerinin altında aile bağlılığının kopukluğunu,uyuşturucu kullanım yaşının ve bu uyuşturuculara ulaşım yollarının kolaylığı alt metin olarak sunulurken, bu üç kafadarın başlarına kötü ne gelirse gelsin, yaşadıklarından bir eğlence çıkarmaları, keyifli ama bir o kadar da düşündürücü bir filmi ortaya çıkarmış.

kategori:
izlenim

ilgili