Magic in the Moonlight: Her Şeyden Biraz Var, Hiçbir Şeyden Tam Yok

Birkaç hafta önce; şu anda yaşamakta olduğum Torino’da film festivali düzenlendi (Festivalin jüri başkanı Ferzan Özpetek’ti). Festival kapsamında en çok ilgi çeken filmlerin başında gelen Magic in the Moonlight’a...
magic in the moonlight

Birkaç hafta önce; şu anda yaşamakta olduğum Torino’da film festivali düzenlendi (Festivalin jüri başkanı Ferzan Özpetek’ti). Festival kapsamında en çok ilgi çeken filmlerin başında gelen Magic in the Moonlight’a güç bela bilet buldum ve izleme şansını yakaladım. Bu arada klasikler bölümünde yer alan The Graduate (Nichols, 1969), The Conversation (Coppola, 1974) ve The Last Waltz (Scorsese, 1978)’a tekrardan hayran kalma fırsatını bize veren festivale binlerce teşekkürler.

20’li yıllarda Wei Ling Soo takma adiyla illüzyonistlik yapan Stanley; yakın bir dostunun ısrarları üzerine, medyumvari özellikleri olduğu sanılan bir kızı incelemek icin Güney Fransa’ya gider. O bölgede yaşayan zengin bir ingiliz ailesinin işe yaramaz oğluyla evlenmek üzere olan Sophie’nin mistik güçlerine ilk başlarda inanmayan Stanley, zamanla ona inanmaya ve ona bağlanmaya başlar. Stanley ve Sophie’nin ilişkisi birbirlerine söyledikleri tüm yalanlara rağmen eninde sonunda aşka dönüşür.

magic in moonlight

Görüntü yönetimi, sanat yonetimi ve set dizaynı tıpkı Midnight in Paris’te olduğu gibi kusursuz bir şekilde dönemine uygun tasarlanmış fakat filmin senaryosu Woody Allen sinemasına uzak bir düzeyde. Her Woody Allen filminde başarılı yazılmasına alıştığımız Woody Allen temsili erkek karakter ve onun partneri olarak gördüğümüz kadın karakter (özellikle de kadın karakter); ortalama bir romantik komedi düzeyinde tıkılı kalmakta. Yan karakterler ise normal bir Woody Allen filmine göre çok zayıf düzeyde. Yine hikayenin içinde edebiyatı, felsefeyi, sanatı, şehri, orta ve üst sınıf yaşamını ve mizahı görebiliyoruz. Fakat bütün bunlar, son derece yüzeysel bir derecede kalıyor.

Colin Firth’ün performansı; hem Woody Allen mizahını, hem klasik ingiliz mizahını, hem de Jack Lemmon’in Billy Wilder filmlerindeki performanslarını anımsatmakta. Firth, oynadığı bütün filmlerde kendi varlığını hissetiren önemli bir oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor ve filmin teknik unsurlardan sonraki en iyi yönü olarak göze çarpıyor. Emma Stone ise karakterinin çok başarılı yazılamaması ve Colin Firth kadar tecrübeli olmaması sebebiyle belli bir performans çizgisinde kalıyor ve Colin Firth’ün performansının yanına bile yaklaşamıyor.

Son 10 yıldır Woody Allen’ın film skalası “bir iyi bir kötü” şeklinde ilerlemekte. Gecen yıl izledigimiz Blue Jasmine, bu skalanın iyi kısmında kalıyordu. Bu yıl izlediğimiz Magic in the Moonlight ise; malesef To Rome with Love ve You’ll Meet a Tall Dark Stranger ile aynı yerde kalıyor. Kısacası, Woody Allen’ı az bir Woody Allen filmi izleyenleri bekliyor.

kategori:
izlenim

ilgili