Yüzyılın En Romantik Macerası: Man On Wire
| Yazan: Iraz Şensöz · 20 Şubat 2009 | Paylaş |

Tutkuyla bağlandığınız bir şey var mı? Düşünmeden, yakın olmadan, yapmadan edemediğiniz bir şey? Kalp atışlarınızı artıran bir ihtiras, sizi hayata bağlayan bir hayaliniz var mı? Pes etmeyen, tutkulu biri misinizdir? Eğer öyle iseniz tutkunuzun size yaptıracağı en çılgınca, en yaratıcı, en yasadışı eylem ne olurdu?
Bugün tutkuyla yapıldığı söylenen her şey, 60lara, 70lere bakınca tutku denemeyecek kadar düşük dozlu uğraşlar gibi görünüyor. Elimizi attığımız her eylemden sonuç bekliyoruz. Araçlarla geçirdiğimiz süreci yani hayatı pas geçiyoruz. Bu bizi amacı kendine içre eylemlerden uzaklaştırıyor. Tutku yerine uzmanlık alanlarımız var, yaratıcı eylemler yerine ezberlenmiş birtakım hareketler sergiliyoruz. Belki Philippe Petit’nin hikayesi bize tutkuyu hatırlatabilir.
Philippe Petit 1968 Paris’inde yaşayan 19 yaşında bir genç adam. Dünyanın en güzel işini yapıyor: ip cambazlığı. Bulduğu iki yükseltiye geriveriyor ipini. Sokaklarda koşuşturanları birkaç dakikalığına da olsa her şeyden uzaklaştırıyor. Sonra polis geliyor “Sen insanların aklını başından almaya utanmıyor musun” diyor ve götürüyor soytarıyı. Sonrası hep aynı hikaye. Uyarı alıyor, belki bir süre nezarethanede kalıyor ama yoluna devam ediyor. Philippe, bir gün Paris’te Notre Dame Katedrali’nin iki yükseltisine gerilmiş telin üzerinde. Başka bir gün Sydney Liman Köprüsü’nde. Polis gelene kadar o çoktan yükseklerin tadını çıkarmış oluyor.
Tutkunuz varsa eğer, her neyse o, dünyaya tutkunuzu yaşatacak özneleri arayarak bakarsınız. Philippe de 1968in ortalarında gazetede, yapımına henüz başlanan ikiz kulelerin haberini görüyor. New York’ta, bittiğinde dünyanın en yüksek yapıları (450 metre) olacak iki kule. Dünya kocaman bir sirk çadırıysa, çadırda ip gerilecek iki direği buluyor Philippe. O günden sonra altı yıl boyunca gecesi gündüzü, ikiz kuleler arasına gerili tel üzerinde yapacağı dansın planıyla geçiyor. En önemlisi Philippe başından beri inanıyor o tel üzerinde yürüyeceğine. “Nobody could stop me” diye anlatıyor o günleri. Bunun adı tutku.
Teldeki Adam’dan söz ediyoruz. James Marsh’ın, Philippe Petit’nin aynı adlı kitabından uyarlayarak çektiği belgesel, Man On Wire. Philippe ve arkadaşlarının yasadışı macerasının hikayesi. Maceranın heyacanı genç ip cambazının cesaretinde olduğu kadar planın izinsiz yapılacak olmasında. Bu gerilim filmin anlatımında şahane yer buluyor kendine. Philippe’in aylar süren cambazlık egzersizleri, maket üstünde planlar, Paris’ten New York’a geliş gidişler, sahte kimlikler, kurulan düzenler, denemeler, saklanmalar… Tam ekip işi bir macera.
Film birçok açıdan doyurucu ve görmeye alışık olmadığımız türden bir belgesel. Beyazperdede belgesel görmeye zaten alışkın değiliz, bir de böylesine başarılı işler izlemek gerçekten keyif veriyor. Petit ve arkadaşları hazırlık sürecini başından sonuna kameraya almış zaten. Hikayenin çok az bölümü yeniden canlandırma. Belgeselleri kurmaca filmlere kıyasla sıkıcı yapan genelde anlatım tekniklerindeki kısırlıklarıdır. Teldeki Adam bu genellemeyi güzelce yıkıyor, bizi zaman zaman gülümsetip zaman zaman duygulandırarak Petit ve arkadaşlarının ardından sürüklüyor. Siyah-beyaz çok yerinde kullanılıyor. Anlatıcılara kimi yerlerde eşlik eden sessiz film tadındaki sahneler ve güvenlikten saklanma mevzularında gerilimi artıran görüntüler oldukça yaratıcı. Hikayede Petit’nin sevgilisi ve arkadaşlarıyla ilişkilerine değinilmesi de dramatik yapıyı güçlendiriyor. Politik bir tavrı olmasa da, bu seyirlik belgeselde anlatılan eylem için ‘yüzyılın sanat suçu’ demek biraz iddialı olacaktır. Lakin rahatlıkla ‘yüzyılın en romantik macerası’ diyebiliriz.





