Manchester by the Sea: Dingin Bir Yüreksökümü

Yıldıray Kibar, Manchester by the Sea'yi yazdı.

“Ölümün yalnızlığı yoktur ama; ölüm, bir başına yalnızlıktır.” ¹

İnsan hayatının darmadağın olduğu dönemlerde arkada hüzünlü bir müzik çalmaz ve bir yönetmen insanları ağlatacak şekilde dramatize etmez yaşananları. Çünkü yaşananlar bir anda değil, zaman içerisinde dağıtır insanı. Gizli basınç noktaları olur insanların yaşamında. Dokunduğunda tümden paramparça olup kırılırsın. O zaman ağlamaya ve isyan etmeye başlarsın. Zamana bağlı her şey. Fakat o anın ne zaman gelip ciğerini deşeceğini bilemiyorsun. Gerçek acılar Holywood filmlerinde izlemeye alıştığımız gibi gelişmiyor insan yaşamında. Daha yüzeysel görünüp daha derin yaralıyor. Bir acı yüzünden bir şehirden gidiyor ve döndüğünde aynı insan olamıyorsun.

Babam öldüğü gün saçlarımda kızıl mohikan boyası, üniversitede gireceğim bir sınavın arefesindeydim. Apar topar memleketime dönmüştüm. Bir odanın soğuk taşları üzerinde defnedilmeyi bekleyen babama bakmıştım. Ertesi gün naaşının başında kafamdaki horoz ibibiğiyle absürtçe bekledim. Cenazeden sonra üniversiteye geri dönüp, serseriliğe devam ettim. Hiç bir şey olmamış gibi bardan bara, ortamdan ortama koşturdum. Annemin de bir süre sonra yoğun bakıma alınması ile tekrar memlekete dönüp annemin yerine işe gitmem gerekti. Tüm işletmeyi bahis oynamaya alıştırdım. Bir sürü de karmaşık ilişki beraberinde. Salakça ama gerçek bunlar. Tüm bu sürecin travmasını ise gizlice yaşadım. Kimsenin görmediği anlarda ortaya çıktı krizlerim. Saçlarımı gizli gizli yoldum, başkaldırdım. Hayat dışarda aktı. O sınava girmek üzere olan genç olmadım bir daha. Ben değiştim. Benim dışımda hiç bir şey değişmedi. Filmi izlerken birebir aynı olmayan ama temelde benzer rahatsızlığı iliklerimde hissettim.

Manchester by the Sea bana göre alçak gönüllü bir şaheser. Bir çok kişiye ve genel kanıya göre böyle olmadığını biliyorum. Bana göre/benim için öyle. Çünkü gerçeğin yalın ve abartısız anlatısı bu filmde kusursuz biçimde ortaya çıkıyor. Büyük bir travma sonrasında artık önceki insan olamıyorsun. Dışarıdan hiç belli olmuyor bu değişim. İçten içe değişiyor ve dönüşüyorsun. Etkileyici geri dönüşler de yaşamıyor insanlar. Bir travma bir insanı nereye savurduysa orada kalıyor ve öyle yaşıyor. Hayat bu işte.

Lonergan harikulade bir yönetmen. İnsanı derinden etkileyen yaşanmışlıkları işaret ederken sarsıcı bir hünerle fantazi tuzaklarına düşmüyor. Özgün bir suç ve ceza uyarlaması olan Margaret ile tam olarak ifade edemediği (ettirilmediği ²) bu yeteneği Manchester by the Sea ile kontrolsüzce önümüze getiriyor. Sıradan (dünyada farklı şekillerde defalarca yaşandığı üzere) bir hikayeyi oldukça yalın bir şekilde anlatıyor. Suçluluk duygusundan sıyrılamayan bir adamın, kardeşinin ölümü üzerine eve geri dönüşü. Yeğeniyle olan işleri yoluna koyma çabası. Film bu kadar. Ne kadar tırmalasan daha fazla bir hikaye yok. Peki mesele hikaye mi? Yoksa bu hikayenin nasıl yaşandığı mı? Yoksa bu yaşananın nasıl ifade edildiği mi? Bu soruların kesişim kümesinden yüreksöken bir film çıkıyor. Öyle boynu bükük ama ifadesiz bir şekilde bakıyor yüzümüze.

Hayatının merkezi olan babasını kaybeden Patrick’in hayatına hiç bir şey olmamış gibi devam etmesi aslında çok normal. Bu normallik içerisinde babası ile ilişki kurduğu kavramlara karşı aşırı hassas hale gelmesi ise müthiş bir tespit. Filmde (Patrick) hemen defnedilemediği için babasının buzlukta tutulacağı düşüncesi ile baş edemiyor. Buzlukta gördüğü tavuk paketleri sinir krizi geçirmesine sebep oluyor. Babasının hayattaki en çok sevdiği şey olan teknesine takıntılı bir hale geliyor. Yeni motor alarak teknenin hayatına devam etmesini istiyor ve satılmasına karşı aşırı reaksiyon veriyor. Aslında ölüm kavramına bu şekilde tepki gösteriyor. Hayatın normal akışında geçiyor olması içindeki hassas dönüşüm ve kırık noktaların oluşmasına engel olmuyor. Dışarıdan bakıldığında günlük hayatında hiç bir şey değişmemiş gibi olsa da Patrick artık aynı genç olamıyor. İşte bahsettiğim gerçeklik budur. Patrick’in kırılma noktası kendine aittir.

Filmde çok sıkı bir sahne var. Lee (Casey Affleck) eski eşi Randi (Michelle Williams) ile tesadüfen sokakta karşılaşır. Lee üç küçük çocuklarının ölümünden sorumlu tutmaktadır kendisini. Bu yüzden Manchester’dan gitmiş ve hayatını kapıcı olarak yaşamaya hapsetmiştir. Randi de görmediğimiz ama anladığımız kadarıyla bu suçu yüzüne ağır şekilde vurmuştur zamanında. Bu tesadüfi karşılaşmada Randi’nin yanında yeni doğan bebeği vardır. Kendi travmasını bir şekilde (nasıl bilmiyoruz) atlatmış ve hayatına yeni bir yön vermiştir. Lee ise hala kendi cehenneminde yanmaya devam etmektedir. İşte bu şartlar altında Randi, Lee’den özür diler. Söylememesi gereken sözler söylediğini ve kendi acısını yaşarken aynı acıyı (veya daha fazlasını) Lee’nin yaşadığını düşünemediğini itiraf eder. Haksızlık yaptığını söyler ve daha fazlasını konuşmak istediğini ifade eder. Planlanmamış ve beklenmedik bir konuşmadır bu. Lee bir an önce bu konuşmanın bitmesini ve yoluna gitmeye çalışır. Sonunda Randi gözyaşları içerisinde Lee’ye onu (hala) sevdiğini söyler. [Hayatımda gördüğüm en iyi / en çarpıcı aşk itiraflarından biri bu olabilir] Sarsıcı bir acıyı paylaşıyor olmalarının ötesi vardır bu sahnede. Lee, Randi’nin sevdiği o adam değildir artık. Kendi içinden (Manchester’dan) çıkıp gitmiştir çoktan. Bir daha geri dönmeyecek ve zorunlu kalmak zorunda olduğu kısıtlı zamanı tüketip tekrar denklemden çıkmak istemektedir. Randi’nin affı hiç bir şey ifade etmemektedir. Lee kendisini hiç bir zaman affetmeyecektir. Lee bir başkasıdır.

Yukarıda bahsettiğim sahneye kadar Michelle Williams’ın neden ödüllere adaylık aldığını anlayamamıştım. İzledikten sonra Williams için hak vermekle beraber, Casey Affleck nazarımda tüm en iyi erkek oyuncu ödüllerinin sahibi oldu.

Manchester by the Sea insanları koşa koşa sinemaya çekecek bir yapıt değil. Böyle bir amacı da yok gibi görünüyor. Daha çok bir sanat eseri denebilir. Görselleşen iyi bir roman gibi anlatıyor hikayesini. Günümüz izleyicisinin beklentilerini karşılamayacak, keyfini kaçıracak ve sıkacaktır haliyle. Zararı yok. Çoğu insan yaşadığı gerçekliğin karşısına geçip izlemeyi kaldıramaz. İstemez ve rahatsız olur.

Hikayesi, yönetimi ve oyunculukları ile fazlasıyla güzel bir film Manchester by the Sea. Derinlikli bir kitap gibi insanın içine işliyor. Yüceltmiyor, yargılamıyor, inandırıcılıktan uzak yollara sapmıyor. Hatta izleyicinin Hollywood sinemasında kodlandığı “geri dönüş”, “mutlu son” gibi yollara hiç uğramıyor bile. Yazının bir yerlerinde de yazmıştım; bu film mütevazi bir başyapıt diye.

¹ – Hasan Ali Toptaş – Yalnızlıklar
² – Margaret, Yapım stüdyosu Fox Searchlights ve Kenneth Lonergan arasında süre konusunda çıkan anlaşmazlıktan ötürü davalık olmuş bir film. Yaklaşık 6 yıl süren anlaşmazlık sonunda film stüdyosu haklı bulunmuş ve film kırpılmıştır.

kategori:
izlenim

ilgili