Maniac: İçimizdeki Şeytanlara Zülfikarlarla Saldıramadık

Gözyaşlarımızın da hiç bitmeyeceğini herkes biliyor.

Netflix’in TV ve sinemaya göre önemli bir avantajı var. Tabi ki yüksek izlenme rakamlarını hedefliyor ancak internet üzerinden sinemaya göre nispeten ucuz hizmet sunabildiği için daha önce TV ve sinemanın pek ilgilenmediği kitlelere yapım üretebiliyor. Konu yelpazesi neredeyse sonsuz. Sinemanın hiç dikkate almadığı, alsa da dağıtıma bile giremeyen bağımsız film olarak konumladığı fikirleri, önemli oyuncularla, tüm dünyaya yaydığı bir yapım haline getirebiliyor. Maniac da bu tip bir yapım. Bir yıl kadar önce sinemanın formda yıldızlarını bir araya getirerek çekimlerine başlanan dizi 21 Eylül’de yayınlandı. Ortaya çıkan sonuç, herkese hitap etmiyor ama bir yerinden yakaladığı seyirciyi de mutlu ediyor.

Herhangi bir Hollywood stüdyosunun veya ulusal yayın yapan TV kanalının hiç düşünmeden “Bu ne be?” diye geri çevireceği 2014 tarihli Norveç yapımı Maniac’ın yeniden çevrimi, Cary Joji Fukunaga’ya teslim edildiğinde yönetmene sınırsız serbestlik verildiği ortaya çıkan sonuçtan belli oluyor… Fukunaga, orijinal dizinin sadece senaryosunu değil türünü de değiştirerek işe başlamış. Jonah Hill ve Emma Stone’un çevresine de Sonoya Mizuno, Billy Magnussen, Jemima Kirke, Julia Garner, Justin Theroux, Sally Field, Gabriel Byrne ve Hank Azaria’dan oluşan usta veya yetenekli genç oyunculardan bir kadro kurmuş.

Yazının bundan sonrası spoiler içerir…

Fukunaga’nın daha önceki eserlerinden atmosfer yaratmada usta bir isim olduğunu biliyorduk. İlk bölümden itibaren dizinin atmosferinin Terry Gilliam’ın başyapıtları Brazil ve The Fisher King’den çok etkilendiğini söylememiz lazım. Zaten dizinin baş karakterlerinden Emma Stone’un mükemmel canlandırdığı Annie Landsberg’in Don Quixote’yi eline alıp “Bunu da bir türlü bitiremedim” demesi, Gilliam’a güzel bir gönderme olmuş. Brazil’in (ve aslında Zero Theorem’in) karanlık, farklı makinelerle dolu, 80’lerde bir yerde alternatif bir boyuta geçmiş gibi duran atmosferi Maniac’ta da var. Özellikle Owen Milgrim’ın daracık evinde Harry Tuttle bir yerlerden fırlayacak gibi hissediyorsunuz. The Fisher King’den de şizofreni, yakınını kaybetmenin insan ruhunda yarattığı yıkım ve buna bağlı beyinde oluşan arızaları anlatırken etkilendiğini söylememiz lazım. Dizi, son dönemde kendini biraz rahat hisseden yönetmenlerin sık sık yaptığı gibi küçük şık göndermelerle dolu. Annie ve Owen’ın ölü doktorla yaptıkları dansın Godard’ın Bande a Part’ından alınmış olması gibi minik detaylar Fukunaga’nın sinema altyapısı hakkında olumlu görüşlerimizi kuvvetlendiriyor.

Senaryo kurgusu, zaman zaman tekrara düşse de, bazı konulara takıntı düzeyinde özel önem verse de, mantık düzleminden sapsa da, dizinin büyük bir bölümünün şizofren ve depresyondaki iki insanın beyni içinde geçtiğini hatırlatmamız lazım. Bu tekrarlar, mantık hataları, boğucu ve sıkıcı sekansların bilinçli seçimler olduğunu, sahnelerden hemen sonra iki karakterin ruhsal durumlarındaki değişikliklerden anlıyorsunuz. Fukunaga’nın 10 bölümlük diziyi, başarılı bir giriş, gelişme ve sonuç iskeletine bağladığını söyleyebiliriz. Sosyal medya veya eleştirmen yorumlarına bakıldığında, dizinin hitap etmediği veya etkilenmeyen insanların bile geçtiğimiz haftasonunda 10 saatini ayırıp, ara vermeden tamamını bitirdiğini görebiliyorsunuz. Belli bölümlerde karakterlerle özdeşleşmemiz için bilinçli olarak sıksa da sürekliliğini kaybetmeyen bir dizi ortaya çıkarılmış.

Maniac’ın kime hitap ettiğine ve doğru tuşlara basarak nasıl hatrı sayılır bir kitleyi yakaladığına gelince… Günümüz dünyasının evde tıkılıp kalmış, hayatı belli bir rutine girmiş, çevresinin bir dolu kötülükle dolu olduğunu görmesine rağmen isyan edecek gücü kendinde bulamayan ruhlarını daha ilk bölümden yakalamayı ve hepimizin yüzüne iyi bir ayna tutmayı başarıyor. Owen’ın kutu evi, çevremizi saran gökdelenlerin stüdyo dairelerinden fırlamış gibi… Hayatın çarkları, insanların kendisini küçük ve güçsüz görmesiyle işliyor. Şirketler, sosyal çevreler ve bazen aileler, insanlardan istediklerini kendilerini değersiz hissettirerek alabiliyor. Sömürü mekanizması, sıkıntı, hayalleri öldürme, değerleri yok etmeyle işleyebiliyor. İş, eve gidip uyuma ve trafik üçgeninden kurtulamayan, saçmasapan makinelerle çevrilen hayatlar Maniac’ta çok iyi anlatılmış. İyi anlatılan bir diğer konu da sevdiğiniz bir yakınınızı kaybetmenin insan ruhunda ve yaşamında yarattığı tahribat. Sevilen bir insanın ani ölümü arkasında söylenmemiş sözler ve pişmanlıklar bırakabiliyor. Hayatın zorluklarına birlikte karşı koyduğunuz bir insanın yokluğu ve dolmayan boşluğu Emma Stone’un da nevrotik-depresif karakterini işlemedeki başarısıyla da çok iyi işlenmiş. Kısacası insanların ruhlarında yaşattığı şeytanlar, tarihin her çağından daha fazla… Vitaminler, moraller ve üstlerine saldırırken kullanabileceğimiz zülfikarlar da çok sınırlı sayıda…

İnsanların duygularını aracısız olarak görebilen, depolayan yapay zeka Gertie’nin empati işlevi eklenince derin bir ruhsal çöküntüye girmesi ve fıttırması hayatlarımızın ne kadar boktan olduğunu iyi anlatıyor. Yaşamın ağırlığı saniyede milyonlarca işlem yapabilen ve çözümler bulabilen bir bilgisayara bile fazla geliyor. Annie’nin huysuzluğu ve madde bağımlılığı, Owen’ın git gide daha derin bir depresyona batması yeni bir tedavi yönteminde umut aramalarına neden olsa da, iyileşme süreci laboratuardaki herkes için gerçekleşiyor.

Tabi ki böyle bir arınma ve üç hapla kolayca tedavi, gerçek hayatlarımızda yok. Dizi, mutlu sonlar olmadığını, Owen’ın yıldırım aşkla tutulduğu kadınla kaçıp 7 çocuk yaptığı bölümde gösteriyor. Sadece kaçış var, bu kaçışın sizi nereye çıkaracağı ise belli değil. Sıkışmışlık ve rahatsızlık hissi herkeste mevcut. Herkes biraz manyak, herkes rahatsız. Hayatın önümüze sunduğu karışık yollardan doğru veya yanlış seçimler yapmak da sağlıklı bir ruhun kolay taşıyabileceği bir yük değil zaten.

kategori:
izlenim

ilgili