Mank: Hollywood Ağlarını Örerken

Fincher, sinema açısından özel bir dönemden, özel bir hikaye anlatıyor...

David Fincher’ın uzun bir aradan sonra bir uzun metraj için kamera arkasına geçmesini sağlayan Mank, 2020 yılının en iddialı yapımlarından biri olmayı başarmış.

Filmin konusunu duyduktan sonra bir hayal kırıklığına uğramış ve beklentilerimi düşürmüştüm. Tarihin en çarpıcı ve iyi filmlerinden Citizen Kane ile ilgili sinemayla yakından ilgilenenlerin bildiği hikayeyi, Fincher’ın bize nasıl anlatacağını merak etsem bile, konusu itibariyle filme biraz önyargılı yaklaşmıştım. Durağan geçeceğini düşündüğüm filmi Fincher, bol diyalog, zaman atlamaları ve flashback’lerle başka bir noktaya getirmiş. Özellikle belirli sahnelerin verdiği rahatsız edici karanlık ve kasvetin, filme çok uyduğunu düşünüyorum. Mank’in yatakta yatıyor olduğu birçok sahnede doğal ışıklandırmanın kullanıldığını düşünüyorum. Tabi ki Barry Lyndon filminde Kubrick’in yaptığı gibi görkemli bir ışıklandırmadan söz etmesem bile, ışığın doğallığını çok sevdim.

Oyunculuklar arasında Gary Oldman dışında öne çıkan bir performans olduğunu düşünmüyorum. Gary Oldman’ın performansını beğensem bile, Oscar’ı kazanacağına pek ihtimal vermiyorum. Tabi ki bu noktada rakiplerine de bakmak gerekir. Filmin Oscar kazanabileceği en iddialı dalın görüntü yönetmenliği olacağını düşünüyorum.

Genel bir değerlendirme yaptıktan sonra filmin ana hatlarına geçelim.

Ana perspektifte Citizen Kane’in, senaryo yazım sürecine odaklanan yapım, Fincher’ın elinde başka noktalara sürükleniyor. Üç ana hat üzerinden inceleyerek filmi okumanın daha anlamlı olacağını düşünüyorum.

Birinci hat; Mank’in Citizen Kane filminin senaryosunu yazmaya çalışması… Alkolik ve bir hayli muhalif olan Mank, geçirdiği trafik kazası sonucu belli bir süre yatmak zorunda kalıyor. Mank’i iyi analiz eden Orson Welles ise onu, Kember Campbell Çiftliği’ne göndererek, dikkatinin dağılmamasını ve hızlı bir biçimde senaryoyu yazmasını istiyor. Kember Campbell Çiftliği’nde yaşanılan her türlü çatışma, Mank’i tanımamıza yardımcı oluyor. Yaklaşık yüz kişiyi Hitler’in gazabından kurtaran Mank hakkında detaylıca bilgi sahibi oluyoruz. Asiliği, dikbaşlılığı ve ağzına geleni söylemesiyle bilinen Mank, esasen sanıldığı kadar vurdumduymaz birisi değil. Mank, ne kadar filmin ana hatlarını oluştursa da, yapımın tek önemli karakteri kendisi değil. Zaman atlamalı ve flashbacklerle hikayesini sağlamlaştıran yapı, Mank karakterini de dönüştürüyor. Özellikle politik anlamda sosyalizmin savunucusu gibi davranan Mank, birçok hatalı karar veriyor. Bu hatalı kararları ise onu, ilerleyen dönemlerde daha düşüncesiz bir adama dönüştürüyor.

İkinci hatta filmin, Mank dışındaki en önemli karakteri olarak Hollywood yer alıyor. Büyük Buhran’ı tam manasıyla atlatamayan Amerika’da, sinema sektörünün de zor zamanlar yaşadığı döneme odaklanıyoruz. Küçülmeye giden veya satılan yapım şirketleri, eski gücüne kavuşmak adına yaratıcı çözümler arıyorlar. Özellikle filmin ortalarına doğru Hollywood’ın altın çağına geçiş dönemi hakkında fazlaca bilgi sahibi oluyoruz. Bana göre Mank’ten sonra filmin en önemli karakteri Hollywood’un kendisi. Hareketli, değişen ve gelişen dünyaya uyum sağlamaya çalışan stüdyolar, kendileriyle beraber Hollywood’u da değiştiriyorlar.

Üçüncü ana hat ise; filmin politik altyapısı… Henüz ikinci dünya savaşı başlamamış, Amerika’da Hitler’e sempati duyan bireyler sessizliğe bürünmemişken, Hitler üzerinden bir yönetim biçimi tartışmasına girişiliyor. Özellikle doğum günü kutlamasındaki sahne, benim adıma filmin en iyi sahnelerinden biriydi. Akışkan, bol diyaloglu ve fikir çarpışmalarının olduğu bu kutlama sahnesi, karakterlerin konuşma serüveniyle beraber başka noktalara yöneliyor. Mank’in iddialar kaybetmesine, yalan ifadelerle halkı manipüle eden yönetmenin intiharına kadar süren gerilim anı, bunu filmin politik altyapısına borçlu…

Genel anlamda beklentilerimin üstüne çıkan Mank filmi, Fincher’ın en iyi filmlerinden biri olmasa da, yıllar sonra hatırlanacak bir film. Benim filme puanım:70/100

kategori:
izlenim

ilgili