Metro Manila: Yabancı Gözlerle Fakirlik

Çalıştığı ipek fabrikası kapatıldıktan sonra çiftçilik yapmaya başlayan Oscar (Jake Macapagal) karısına ve iki çocuğuna artık bakamayacak duruma gelir. Çareyi “Metro”pol Manila’ya gitmekte bulur. Yol bilmeden, kalacak yer veya...

Çalıştığı ipek fabrikası kapatıldıktan sonra çiftçilik yapmaya başlayan Oscar (Jake Macapagal) karısına ve iki çocuğuna artık bakamayacak duruma gelir. Çareyi “Metro”pol Manila’ya gitmekte bulur. Yol bilmeden, kalacak yer veya işi olmadan ceplerinde yalnızca birkaç kuruşla vardıkları bu megakentin ise onlara iyi davranmaya pek niyeti yoktur…

metro manila

Aslında ortada oldukça tanıdık bir manzara mevcut. Taşı toprağı altın İstanbul her gün benzer hikâyelere sahip insanları kendine çekip bağrında boğuyor. Olayın tanıdıklığı sadece İstanbul ve/veya megakentlere göç mevzusunda saklı değil. Manzaranın aşinalığının asıl sebebi Filipinlerde geçen filmin, çaresizlik temelinde ele aldığı bu konudan hareket ederken seçtiği dinamikler, kullandığı anlatım tekniklerinin fazlasıyla Yeşilçamvari olması.

Bunu daha iyi anlatabilmek için filmin konusunu en azından etiketlendirerek biraz daha detaylandırmak gerekiyor. İşini kaybetmiş adam, sefalet, göç, eğitimsizlik, işsizlik, öngörüsüzlük, neredeyse tüm insanlara (film boyu) katıksız inanç, kötü yola düşmek, plansızlık ve aşırı plancılık. 80’lerin sonunda ve 90’ların başında çekilmiş filmleri gözünüzün önüne getirin. Köyünde aç kalan adam büyük şehre gelir. Burada iş bulmaya çabalar; iş bulur ama sürekli tokatlanır (dolandırılır). Karısı önce olaydan bağımsızdır, sonrasında dayanamaz ve iş arar. Bulduğu iş onu “kötü yola” sürükler.

Hikâye tanıdık olmasına tanıdık ama ortada yabancı bir nokta mevcut. Yabancı bir eve/şehre/ülkeye gittiğinizde her şey size farklı gelir. Her türden “eksantrik” şeye sanki orada ilk defa oluyormuşçasına yaklaşırsınız. Aşinalık dediğimiz şeyde ise bu türden mevzulara dönüp bakmazsınız bile. Örneğin hayatında ilk defa kenar mahalle görmüş birisine bu çok enteresan gelebilir, lakin hayatı oralarda geçmiş birisine sıradan gelecektir. Film boyu birçok karede (özellikle başlarında) insanı rahatsız eden merakla gösterilen “manzaralar” mevcut. Bu gösterim biçimini, biraz daha farklı şekil olsa bile, Slumdog Millionare filminde de görmüştüm ve hiç hoşlanmamıştım. Filmin sırf bu yanına bakarak bile “yabancı” birisi tarafından çekildiğini anlayabilirsiniz. İçsel ve yerel bir hikâyeyi anlatırken, dışarıdan bakışın ötesine geçememek çok büyük bir engel. Diğer yanda aslında yedirilmiş olsa; örneğin bir çocuk misali, cama yapışarak her gördüğü farklılığa hayret edilse (ki birkaç yerde böyle bir deneme mevcut) nispeten kabul edilebilir olabilirdi.

metro manila film

“Hayatın olağan akışı” denilen bir tabir vardır; hukukta çokça “hayatın olağan akışına aykırı” biçiminde kullanılır. Bu filmde bazı şeyler gerçekten olağan akışa aykırı. Örneğin tüm diğer güvenlik görevlilerinin gayet yüksek sayılabilecek standartlarda yaşamalarına yetecek maaşı alacak elemanımızın bunu kavrayamaması ve buna uygun davranmaması (karısının çalışmaya devam etmesi? Para kazanıyor mu halihazırda hiç anlaşılmıyor). Olağan akış demişken filmlerin olağan akışına da uymayan yanları mevcut: Filmin açılış sekansında gösterilen sahneyle alakasız ilerleyen yarım saat gibi. Bu filmin bütünlük açısından sakat olmasına neden oluyor. Şaşırtmacalara ve yapılan keskin değişimlere değinmeye bile gerek yok. Bilinmezlik katmak istenilen yerin en anlaşılmaz yerleri olduğu da ayrı bir gerçek. Filmde bolca yer edinen ağrıyan diş gibi. O diş çekiliyor… eee?

Sundance Film Festivali büyük ödül adayı, izleyici ödülü sahibi filmin Filipinler’de geçiyor olması bile başlıca çekiciydi aslında benim için. Filmekimi 2013 sayesinde berbat bir altyazı ile (Kurmaca Film’e teşekkürlerimi iletiyorum) kötü bir salonda izlediğimden bakış açım biraz değişmiş olabilir. Zira kötü yönde söylediğim her şeyin ötesinde iyi yapılmış birkaç hamlesi de mevcut. Bu yine de neticeye bakıldığında filmin hiçbir orijinalliği olmadığı gerçeğini değiştirmiyor. Daha önce defalarca izlediğimiz, çok fakirdiler ve başka şansları yoktu öyküsünü allayıp pullamak onu farklı bir hikâye yapmıyor. Üstelik fakirdiler, eee, şey, sadece fakirdiler iştenin ötesine geçilemiyorsa…

Filmin bu sene İngiltere’nin Oscar aday adayı olması bana nedense seneler evvel Güneşi Gördüm’ün ülkemiz tarafından aday gösterilmesini anımsattı. Demek ki sadece ülkemiz sineması değil, başka sinemalarda da akıl tutulması yaşanabiliyormuş…

kategori:
izlenim

ilgili